Tag Archives: yorum

“Ses”: The wisdom of your inner voice? (Emine Yıldırım)

The supernatural thriller genre does not occur frequently among Turkish productions. That said, this must not be confused with the related horror genre attempts that have gained momentum in recent years (e.g., “D@bbe,” “Musallat” and “Araf”). The most significant Turkish horror film still remains the Taylan Brothers’ “Küçük Kıyamet” (Little Apocalypse) because, like most successful examples from its genre, it was a lot more than the usual scares and gore; it played as an in-depth investigation into the psychology of earthquake trauma.

Directed by the prolific Ümit Ünal (this being his third film in the past two years after the stylish “Gölgesizler” [Shadowless] and forgettable “Kaptan Feza” [Captain Feza]) and written by film critic and short film director Uygar Şirin, “Ses” (The Voice) is what one could consider a technical and contextual achievement, perhaps even bound to be a local box office hit.

Surely the film does not present anything new to the genre, but it at least does not smell like a rotten Hollywood rip-off thanks to its spatter of local motifs and cultural references without the usual misogyny of female torture. In fact, there’s a distinct line of the male lead, clearly addressing the problems of Western envy and stale literary adaptations: “Oh those foreign high school graduates, they talk like a subtitled movie.” We all know where that’s coming from, no offense to those who have graduated from these schools, myself included.

And of course, we begin with a petrified beautiful young woman, suffering from low self-esteem and, in this case, an inexplicable case of aural disturbance. Derya (played by the frail yet of pleasant composure Selma Ergeç) lives with her aging mother (Işık Yenersu) in one of those historic İstanbul houses that maintains unequivocally an enchanting yet unnerving vibe (check Giovanni Scognamillo’s “İstanbul Mysteries, Holy Tombs and Beliefs” for further atmospheric reference). Derya works at a call center — making things even worse, as dealing with a ghost’s voice can sometimes be better than dealing with customer calls. Her best friend sits right next to her, and her boss, Onur (heartthrob Mehmet Günsür of “Hamam” fame), is across the room. There’s something intriguing, yet off, about Onur; he seems to have cared for Selma since their childhood as the two families are close friends, but he doesn’t seem to have gotten over his wife’s unfortunate death a year ago.

The voice inside Derya’s head, which increasingly sounds like that of a sexual deviant (though the voice belongs to actress Selen Üçer, modified, of course), tells her to follow Onur and other clues that might enlighten her own past, which seems to not be what she thought it was. Derya is also suffering from terrible nightmares — the sort that become pure paradise for such movies utilizing the subconscious as a perfect trapeze for contrasted lighting and ominous art direction. It seems that she has an inexplicable phobia of knives and the dark. When Derya finds a photograph of Onur and his family from two decades ago (the kind that reeks with uncanny nostalgia with its orange filter), she further seeks the path of the voice, which has almost taken control of her daily life, and encounters a retired wet nurse (a brilliant Serra Yılmaz, spookily funny with her lines) who gives her a clue about Onur’s troubled childhood, which also seems to include her. Alas, the voice that haunts Derya will eventually reveal all and bring the film to a climax that would put a smile on Freud’s bearded face.

The strong and weak points of “Ses” seem to stem from the same place — its high regard for illustrating an intelligent and psychological thriller of depth where the expected scares serve the purpose of the main human story of dysfunctional and traumatized families — yet the scenes which specifically highlight the drama and not the suspense tend to perform weakly as the emotional dynamic between the characters could have been more engaging. One of the most important scenes playing through a Skype conversation on the one hand works for the sheer desperation of the situation, but on the other lacks the emotional climax that might further elevate the film to the status of a classic.

For the most part, the film’s real theme (which cannot be revealed at this point for spoilers) is so familiar to Turkish culture that it achieves in portraying a remarkable zeitgeist that no other films of related genres have been able to present.

All things considered, Ünal brings a well-crafted tale of agony (the kind of agony that’s worth pondering) with the help of astounding cinematography from Türksoy Gölebeyi, tight editing from Çiçek Kahraman and Natalin Solakoğlu, mesmerizingly painful art direction from Elif Taşçıoğlu and not to mention the powerful sound design (which holds the motif skeleton of the film) by Burak Topalakçı and Sascha Walker. Kudos to the cast and crew, who bring a film catering to all tastes, mainstream and independent.

(Today’s Zaman, 6.3.2010)

Sakat Raconu: Mutsuzluk Gönüllüleri (Bülent Küçükaslan)

“Büyük Deniz Yükseliyor”un karakterlerinden Çağrı, genç yaşta bacağını kaybedip sakat kalmış biri. Kitabı yazmayı bitirmek üzereyken bir noktada Çağrı’ya “benzeyen” biriyle konuşma ihtiyacı duydum ve yazım sürecinde sürekli takip ettiğim engelliler.biz sitesinin kurucusu ve editörü Bülent Küçükaslan’ı aradım. Siteden edindiğim bilgiler sayesinde Çağrı’yla benzer bir kaderi paylaştığını biliyordum… Buluştuk, tanıştık. Çağrı’yla başlayan konuşma, saatleri bulan bir sohbete dönüştü. Bülent daha sonra “Sakat Raconu” başlıklı köşesinde kitap (ve kendi hayalinin peşinden koşmak) üzerine, sadece onun elinden çıkabilecek bir yazı yazdı.

Bundan aylar önce Uygar Şirin diye biri aradı beni. Yazar olduğunu, yeni bir roman yazmaya başladığını, romandaki ana karakterlerden birinin kaza sonucu bir bacağının koptuğunu ve bu karakterin oluşması için -sakat- benimle görüşmek istediğini söyledi.

Birkaç gün sonra bana geldi. Hikâyeyi kısaca anlattı. Sonradan sakatlanan birinin hayata bakışını anlamak için uzun uzun muhabbet ettik.

Anladık mı? Sanmıyorum. Çünkü hem “sakat” kavramıyla açıklanabilecek tek bir kişilik yapısı yoktu, hem her insan bir hikâyeydi, ve hem de herkes farklı ve sakat da herkesti.

Peki, o zaman ne sonuca vardık Uygar’la muhabbetimizden? Bugünden bakınca şu: Herkes kendi yaşamının (nasıl olması gerektiğinin) peşinden koşmalıydı. Herkes, başkasının koyduğu sınırların mahpusu değil, kendi ufkundaki yolun yolcusu olmalıydı. Herkes, o yol ayrımına geldiğinde, bütün varlığıyla mutluluğa adım atmalıydı.

Aradan aylar geçti. Uygar yine aradı, romanı yazmıştı: “Büyük Deniz Yükseliyor”.
Kısa süre içinde aldım romanı ve bugün sabaha karşı 2 civarında kitabın son satırını okudum: “Derya gitti.”

***

Bu sabah uyandım. Turkuaz rengi dingin bir deniz, ipince beyaza çalan sarı renkte kumsal, kumsalla flört eden beyaz köpüklü dilber: dalga ve onları gören ben.

Güzel bir geceydi. Güzel bir sabaha uyandım. Gecenin damağımda bıraktığı tadı düşündüm. “Derya gitti”kten sonra kitabın arkasına şunu yazmıştım: Son söz aslında hep ilk sözdür; bilene.

Ve devam etmiştim: Kendine inananların adası var. Yaşama inananların umudu var. Umudu olanların geleceği var. Bugünü olanların yarını var.

Çok lezzetli bir roman yazmıştı Uygar Şirin.  En kısa sürede hikâyeyle ilgili bir şeyler yazmalıydım.

***

Biraz önce sitede bir haber okudum. Haberde, hırsızları kovalarken kazada felç olan üç aylık polis Fatih Güzel’in, “Senin de hayatın kararmasın” diyerek nişanlısından ayrılması konu ediliyordu. Haberin altına alelacele şunları yazdım: Halt etmişsin kardeşim, halt etmişsin!..

Fatih Güzel’in Büyük Deniz’i yükseliyordu. Gördüm. Gözünün içine baktım. Deniz seviyesinden başka hiçbir şey yoktu gözünde. Sanki bakmak, görmek, tat/umut/yaşam almak-vermek için değil de, sadece yükselen denizin ölçümünü yapmak için vardı o gözler!

O halde yazmalıydım; gördüysem, yazmalıydım! Hem “Büyük Deniz Yükseliyor” hakkında hem de gözler hakkında.

Büyük Deniz Yükseliyor

Yeryüzü sular altında. Her yer su. Bir tek kara parçası var, bir tek yaşam alanı, bir tek ülke; o da: Ada. Ada’da birkaç milyon insan yaşıyor, bir de Başkan. Başkan bir gün açıklıyor:

“[…] kesin olmayan ama bilimsel verilere dayanan varsayımlara göre ülkemiz en az yirmi beş, en çok kırk beş gün içinde tümüyle sular altında kalacaktır.
[…] Bir kez daha söylemek ve vurgulamak isterim, yirmi beş-kırk beş gün aralığı diye özetleyebileceğimiz bu varsayım, en yüksek tepe için belirlenen değerdir.”

Önce her şey duruyor. Ardından her şey açığa çıkıyor. Sonra herkesin bir hikâyesi başlıyor/bitiyor; ya birilerinin çizdiği sınırlarda mahpus ya da kendi ufkundaki yolun yolcusu oluyorlar.

Bazıları fark etti, bazıları çark etti, bazıları biliyordum dedi, bazıları biliyordu dedi, bazıları kim bilir dedi.

“Büyük Deniz’in yükselmesi ülkeyi çok değiştirdi. Kimi sözcükler anlamsızlaştı, yok olmak üzereler. Kimi sözcüklerin anlamı değişti. Kimi sözcükler ünlendi, değerleri arttı.
“Deniz”in, “uyku”nun, “gün”ün, “düş”ün, “suç”un, “gelecek”in, “arkadaş”ın, “kumsal”ın, “yolcu”nun, “utanç”ın, “korku”nun, “ev”in, “yukarı” ve “aşağı”nın, “kıyı” ve “aykırı”nın, “deli” ve “derin”in anlamları değişti, kaydı ya da yok oldu. Her şeyden önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, “ölüm”ün anlamı değişti.
“Başlangıç”ın anlamı kalmazken, “son”unki değişti, şimdi çok daha açık ve anlaşılır.
“Su” eskisinden bile çok kullanılıyor ama artık korkuyla anılır oldu.
“Belki” gereksizleşti, her şey kesin.
“Ayak basacak yer azaldıkça “yer”in anlamı kalmıyor. Kaçacak yer azaldıkça “kaçış”ın anlamının kalmadığı gibi. Yakında, su her yanı doldurduğunda “ada” da anlamsızlaşacak.”

Seçenek vardı. Herkes dilediği yoldan gidebilirdi.

Ve herkes seçimini yaptı. Herkes yolunda ilerlemeye başladı. Herkes son sözünü söyledi. Ve her şey -yeniden- başladı.

***

İşte böyle sürüp gidiyor bu büyüleyici ada hikâyesi.

Hikâyenin bir yerinde, herkes yolunda ilerlerken, adamın biri bir kova benzini başından aşağıya döküyor ve cebinden çıkardığı çakmakla kendini ateşe veriyor. Ada ve Kürşat oradalar. “Kürşat!” diye bağırarak yanan adama doğru fırlıyor Ada. Kürşat Ada’nın kolundan tutuyor, çekiyor. “Kürşat, adam yanıyor!” diyor Ada. “Bir şey yapamayız” diyor Kürşat, ”Alev bu, başladı mı bitmiş demektir”. Ada kollarıyla gözlerini kapıyor.

Kısa bir an sonra Kürşat konuşuyor:

– Yardım öyle bir şey değil ki. Adam çakmağı yaktıktan sonra koşturmak, yardım etmek değil… Biz Sontepe’ye vardığımızda adam orada duruyordu. Boş boş bakıyordu. Elinde kova vardı Ada. Kova, kova! Ne işi olur kovayla, düşündük mü? Ne yapıyor? Su mu alıyor oradan? Ne yapıyor? Sorduk mu?
– …
– Sormadık. Delinin teki deyip geçtik. Yanına gidip bakacaktık, kovada ne var diye soracaktık, kokuyor bu, su değil, diyecektik. O zaman yardım etmiş olurduk. Belki o zaman adam kendini yakmazdı, bilmiyorum. Belki gözümüzün içine bakmıştır, biz onunkine bakmadığımız için görmemişizdir. Suçluysak bunu yapmadığımız için suçluyuz. Yoksa kendimizi alevlere atmadığımız için değil. Kahramanlık alevlere dalmak değil, kahramanlık birine yangından önce elini uzatmak.

***

Bu sabah bir haber okudum. Haberde şöyle diyordu 3 ay önce omurilik yaralanması sonucu felç olan Fatih Güzel:

“Ama onun da hayatını karartmak istemedim. Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi. Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı. ‘Sana ömrüm boyunca bakarım’ dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak kabul etmek zorunda kaldı.
2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu’na giren Fatih Güzel’in şimdi tek umudu kök hücre tedavisi.”

Okuduğum andan beri yazmaya çalışıyorum. Yazdıkça hep bir şeylerin eksik kaldığını/kalacağını görüyorum. Yazsam eksik, yazmasam olmaz; çünkü gördüm, Fatih’in elindeki kovayı gördüm. Çakmağı yaktı mı, alev aldı mı, bilmiyorum. Ama ben yine de yazmalıyım. Fatih için “uyku”nun, “gün”ün, “düş”ün, “suç”un, “gelecek”in, “arkadaş”ın, “utanç”ın, “korku”nun, “ev”in, “yukarı” ve “aşağı”nın anlamları değişmeden yetişebilirim belki. Her şeyden önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, “yaşam”ın anlamı değişmeden.

Biliyorum ki bir kez yanlış yola girerse, aynaya her baktığında kendine yabancılaşmış bir Fatih görecek.* Biliyorum ki yapmak istedikleriyle yaptıkları arasındaki uçurum büyüdükçe mutsuzluğu derinleşecek.**

Fatih’e Cevaplar

“Ama onun da hayatını karartmak istemedim.”

İyi halt etmişsin güzel kardeşim! Böylesi anlarda Türk filmlerinden zihnimizde kalan rolü/raconu kesiyoruz hemencecik! Bir de böbürlene böbürlene fedakâr taraf pozlarına girmiyor muyuz! Yuh olsun bize.

İnsan severse neden hayatı kararmış olsun ki? İşini/yaşamını oturarak sürdüren birinin ömrü neden “karanlık” olsun? Hem başkaları hakkında karar vermek sana mı düşer? Ne hakla seni seven bir kadının yerine ve onun isteğinin dışında bir karar alıyorsun!

“Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi.”

Kim demiş mümkün değil diye! Hemen umut tacirliği yapıp kök hücre ile yalandan umut veren insanlar, neden önce bu tür konularda bilgi vermezler! Bal gibi de çocuğun olur.

“Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı. ‘Sana ömrüm boyunca bakarım’ dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak kabul etmek zorunda kaldı.”

İnsanlar mutlu olmak için adım atmalılar, mutsuz olmak için değil. Ve güzel kardeşim, sen yanlış yola adım attın; o yolda mutluluk yok.

“Bakmak” değil, ömür boyu yaşamaktır, paylaşmaktır evlilik. Birlikteyken mutlu olmaktır, kendinden çok düşünmektir, mücadelede sırtını yaslamaktır, omuz vermektir, gülmektir, ağlamaktır, kızmaktır, tökezlemektir, kalkmaktır, kaldırmaktır, kaybetmektir, kazanmaktır. Bu paylaşımları oturarak yapamayacağını sakın düşünme. O kadar çok örnek var ki mutlu olan ve yaşamı doludizgin yaşayan…

“2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu’na giren Fatih Güzel’in şimdi tek umudu kök hücre tedavisi.”

Tek umut kök hücre olursa, elbette önünde hep hayal kırıklıkları olacaktır. Unut kök hücreyi. Tıp gelişince zaten sen de geri kalmazsın o tedaviden. Ama ne şu anda bu kök hücre tedavisinin bir bilimselliği var ve ne de yararı. Orta ve uzun vadeli bir beklenti sadece…

Ne güzel mesleğin var. Bence en kısa zamanda sana en yakın Emniyet teşkilatında bir büro işine geri dönmelisin. Polislik illa hırsız kovalamakla olmaz. Zekânı kullanarak mesleğini en güzel ve başarılı şekilde yürütebilirsin. Hiç hiç hiç kimse sana bu konuda engel olamamalı. Bence tıpkı felç olmadan önce olduğu gibi bugün de hayallerinin peşinde koşmaya devam etmelisin.

Göreceksin kardeşim, her şey dünkünden daha güzel olacak… Her son söz dediğinde, her son dediğinde, bil ki bir şeyler yeniden başlıyordur. Kendini son’a değil, başlayacak olan’a hazırlamalısın.

Yükselen deniz değil, sen kendini dibe çekiyorsun.  “Umut” da, “yarın” da, sevgi” de, “saygı” da, “aşk” da, “iş” de, “dostluk” da üç ay önceki anlamlarda. “Yaşam” hep aynı…

Bak! Gör!

Ve bil ki bir kez gördüğünde artık her şey çok güzel olacak. Göreceksin.

(engelliler.biz, 8.5.2006)

Yazının tamamı için: http://www.engelliler.biz/forum/archive/index.php/t-1293.html

Korkularını tutkuyla sevmek (Asu Maro)

Ümit Ünal bu yıl ikinci filmiyle karşımızda. Selma Ergeç ve Mehmet Günsür’lü ‘Ses’, iyi bir psikolojik gerilim

Bir genç kadınla bir adam, dansa kalkmışlar. Adamın niyeti flört etmek, “Hadi birbirimizi daha iyi tanıyalım” halinde. Kendisiyle ilgili önemsediği, özel bulduğu bir şey söyleyip karşılığını istiyor karşısındaki kadından.
“Ben çok güzel balık pişiririm” diyor, “buğulama”. Evet, özel bir şey, belli ki övündüğü bir şey, bir de vaat içeriyor tabii…
“Hadi şimdi sıra sende.” “Benim korkularım var” diyor kadın. “Bıçaklardan korkarım, asla dokunamam. Hatta masaya geldiğinde yer değiştiririm.” Başka? “Sabah ezanından korkarım bir de.”
Tahmin edileceği gibi o dans o şarkının sonunda bitiyor, adam kadına hiçbir zaman balık pişirmeyecek, hatta birbirlerinin adını bile bilmeyecekler.
Mesele burada değil ama, kadının, bazen hepimizin yaptığı gibi korkularını tutkuyla sevmesinde. Kendisini tanımlarken söze onlarla başlamasında. Onları hayatının vazgeçilmez bir parçası görüp üstüne gitmeyi, kurtulmayı hiç düşünmemesinde…
Hepimiz kendimize uyarlayabiliriz durumu. Uçmaktan korkanlar, kediden köpekten, efendim yükseklikten, sonra ‘bağlanmaktan’ korkanlar… Korkularına tutunanlar, dört elle sarılanlar…

Uzaklardan bir SES gelir
Filmdeki kadının, Derya’nın başına bir şey geliyor ama: Bir gün derin uykusunda bir ses duyuyor, ona “Uyan!” diyen. Ve o ses susmuyor bir daha… Oraya git, buraya git, içinden geçeni pat diye söyle, hayır ona binme, burda in… Derya’yı korkularının üzerine gitmeye zorluyor kararlı bir şekilde. Artık kaçmasına izin vermiyor ve adım adım hayatındaki ‘sırrı’ keşfetmesini sağlıyor.
Bu yılın başında ‘Kaptan Feza’sını izlediğimiz – ‘izlediğimiz’ diyorum ama filmin gösterime girmesiyle çıkması bir oldu, Milliyet Sanat’taki söyleşimizde kendisinin de söylediği gibi “İş yapmadı” demek yeterli değil, film ‘görülmedi’ daha doğru – Ümit Ünal’ın yeni filmi ‘Ses’, bugün itibariyle sinemalarda. ‘Ses’, bir gerilim filmi. Ama öyle inlerle, cinlerle, olmadık gerçeküstü durumlarla değil, bizzat içimizdeki korkularla ‘geriyor’ bizi. Öyle olduğu için de etkileyici, düşündürücü ve gerçekçi zaten.
Derya’yı Selma Ergeç, hayatındaki sırrın diğer kahramanı, aynı zamanda çalıştığı call center’da müdürü olan Onur’u ise Mehmet Günsür oynuyor. İkisi de son derece başarılı. Benim için filmin asıl sürprizi, artık sahnelerde göremediğimiz için çok hayıflandığım Işık Yenersu ama. Derya’nın annesi rolünde gene adı gibi ışık saçıyor. O güzel sesini de ne kadar özlemişiz…
Derya’nın en yakın arkadaşını olanca doğallığıyla son dönemin iyi oyuncularından Eylem Yıldız oynuyor. Ayrıca küçük ama etkili rollerde Serra Yılmaz ve Hakan Karahan gibi hoşlukları var filmin. Onur’un yasını tuttuğu ölmüş karısının fotoğraflarının ise sinema yazarı Yeşim Tabak’a ait olduğunu söylemiş olalım. Ve de unutulmaz ‘Teyzem’in senaristi Ümit Ünal’ın bildiği sulara döndüğünü. Gerçi ‘Ses’in senaryosu sinema yazarı Uygar Şirin’e ait ama belli ki kanları tutmuş, sonuçta iyi bir ‘psikolojik gerilim’ filmimiz olmuş, vatana millete hayırlı olsun.

(Milliyet, 5.3.2010)