Tag Archives: uyarlama

Kitabı kadar iyi: Sevdiğim 14 edebiyat uyarlaması

Edebiyattan uyarlanan filmlere “Kitabı daha iyiydi” demek âdettendir. Değişiklik olsun diye “En az kitabı kadar iyi” diye düşündüğüm filmlerden söz edeyim.

Bu bir “en iyiler” listesi değil (hatta bazı çok iyi filmleri, adları bu bahiste hep anıldığı için listeye dahil etmedim), uyarlama üzerine konuşmak için iyi malzeme sunduğunu düşündüğüm filmler.

1) Beyaz Geceler / Le Notti Bianche (Luchino Visconti, 1957)

le notti bianche

Ne Dostoyevski’nin en iyi kitabı, ne de Visconti’nin en iyi filmi. Hikayeye önemli değişiklikler, yenilikler getiren bir uyarlama da yok karşımızda.

“Peki ne var?” derseniz, efsanevi görüntü yönetmeni Giuseppe Rotunno’nun görüntüleri var. Bu filmi, yönetmen ve oyuncuların mükemmel performansları bir yana, Dostoyevski’yi sinemaya uyarlarken karakter ya da diyalogdan öte ışıklar ve gölgeler üzerine düşünmek gerektiğini gösterdiği için seviyorum. Okumaya devam et

Reklamlar

Hayatımız film olunca: Gerçek hikayeden uyarlanan filmler

“Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır” Hollywood’un çok sevdiği bir ibare. Bu sevginin altında çoğu zaman sinemacıların etkilendikleri hayat hikayelerini beyazperdeye aktarmaları gibi masum bir gerekçe olabilir. Ancak Amerikan sinemasının özgün hikayeler bulmakta giderek zorlanmasının ve “gerçek bir hikaye” tabelasının sağladığı ticari desteğin payını da gözardı etmemek gerek. Tüm bu etkenlerin bir araya gelmesi Hollywood’un her yıl bu kategoride onlarca film üretmesine neden oluyor.

Hayatı sinemalaştırma iddiasındaki bu filmler arasında dolaşırken bir yaşamöyküsünü baştan sona ya da geniş bir şekilde anlatanlara öncelik tanımalıyız. Zira sayısal üstünlük onlara ait gibi görünüyor.

“Etkileyici” hayatlar, “çarpıcı” anlar

“Biographical picture” (biyografik film) sözünün kısaltması “biopic” adıyla anılan filmler başlı başına bir alt tür oluşturmakta. Üstelik dönemi için devasa bir bütçeye (500 bin dolar) ve süreye (125 dakika) sahip 1917 yapımı “Cleopatra”dan bu yana “epik”le akraba olan bir türden söz ediyoruz.

“Queen Christina”dan “Sergeant York-Kahraman Çavuş”a, “Spartacus”ten “Patton”a sayısız film bu alt türün hem seyirci nezdinde büyük kredisi olduğunu hem de kamera önü ve arkasındaki pek çok isme Oscar fırsatı sunduğunu kanıtladı. Sadece son otuz yıldan ilk aklımıza gelen örnekleri sıralamak bir fikir verebilir: “Chariots of Fire-Ateş Arabaları”, “Gandhi”, “Amadeus”, “Out of Africa-Benim Afrikam”, “The Last Emperor-Son İmparator”, “Schindler’s List-Schindler’in Listesi”, “Braveheart-Cesur Yürek”, “Shine”, “A Beautiful Mind-Akıl Oyunları”, “Ray”, “Walk The Line-Sınırları Aşmak”, “The Queen-Kraliçe”, “Milk”, “The King’s Speech-Zoraki Kral”…

Bu listede üç dört başyapıt bulunması sizi yanıltmasın, “biopic”lerin sayısındaki bolluk kaliteye pek yansımıyor (yine yukarıdaki filmler arasında sinema tarihinin değeri en fazla abartılmış birkaç filmini de bulabilirsiniz). Ana karakterin bütün hayatını kapsama konusundaki ısrarları; acıları, sevinçleri, kahramanlıkları tek bir olaya bağlamaktaki inatları ve üç perdeli dramatik yapıya sıkı sıkı sarılma hevesleriyle, “biopic”ler hayatlarımızın çeşitliliğini yansıtacak çeşitlilikten uzak görünüyorlar.

Sinema tarihine damgasını vuran “Raging Bull-Kızgın Boğa” ve “Goodfellas-Sıkı Dostlar” gibi iki “biopic”e imza atan Martin Scorsese’nin bile gün gelip “The Aviator-Göklerin Hakimi“ gibi yüzde yüz formüllü bir film çekmesi, yarattıkları girdabın kuvvetini gösteriyor bir bakıma.

Watergate bahanesiyle gazeteciliğin abecesi: “Başkanın Bütün Adamları”

Gerçeğin özü

Biyografik filmler çemberinden dışarı çıktığımızda ise “gerçek hikaye”ler arasında Amerikan sinema tarihinin en iyi filmlerinden bazılarına rastlıyoruz. Bu filmlerin ortak özelliklerini “Az önce saydığımız klişelerin tam ters istikameti” diye özetleyebiliriz: Konu edilen hayatın veya olayın tamamını değil, belli bir ya da birkaç bölümünü ele almak… Hayatı belli bir dramatik yapıya sokmak yerine o hayatın biricikliğine uygun bir yapı bulmaya çalışmak… Hepsinden önemlisi, gerçek hayattan gelen hikayeyi nihai bir amaç değil, anlatılacak temanın ya da meselenin aracı olarak görmek, böylelikle gerçek hikayeden daha “büyük” bir kurmaca yaratmak…

Hemen türün birkaç yüz akını analım… “All The President’s Men-Başkanın Bütün Adamları”: “Butch Cassidy and The Sundance Kid-Sonsuz Ölüm”ün yazarı William Goldman’ın kaleminden çıkan bu film asıl olarak Alan Pakula’nın yönetmenlik gösterisi. Watergate skandalını anlatıyor gibi görünse de ilk karesinden itibaren gazetecilik üzerine bir film olduğunu söylüyor… “JFK”: “Kennedy’yi Amerikan devleti öldürdü” gibi bir teoriyi dur durak bilmeyen bir 180 dakika boyunca, eline geçen tüm siyasal ve sinemasal malzemeleri kullanarak anlatmak ancak Oliver Stone’un gözükaralığıyla yapılabilecek bir iş… ”Quiz Show-Şike”: “The Conspirator”ın yönetmeni Robert Redford’un filmi 1950’lerde bir yarışma programında yaşanan skandaldan yola çıkıp medya ve adalet dünyasındaki yoslaşmaya bakıyor, fona Amerika’daki sınıflar arası görünür/görünmez engelleri yerleştiriyor ve lafı “Hayalimizdeki Amerika bu değildi”ye getiriyor… “Zodiac”: Yönetmen David Fincher ve senarist James Vanderbilt, “Bullitt” ve “Dirty Harry-Kirli Harry”ye ilham kaynağı olmuş bir gerçek hikayeden, merkez sinemanın tüm kurallarına meydan okuyan bir film çıkartıyorlar. Üç tane baş karakter, bilgi üstüne bilgi, film içinden çıkan küçük filmler ve bir türlü gerçekleşmeyen katarsis… Sonuç, polisiye sinemada bir kilometre taşı… “Straight Story-Straight’in Hikayesi”: Amerika’yı bir çim biçme makinasıyla bir uçtan bir uca kateden 75 yaşındaki Alvin Straight’in öyküsü ancak David Lynch’in elinde spiritüel bir yol hikayesine dönüşebilirdi… “I’m Not There-Beni Orada Arama”: Kronolojik bir sıralama yerine tematik bir düzeni tercih eden, ana karakteri yedi ayrı oyuncuya oynatan, bir hayatı değil o hayatın her birimizin hayatında bıraktığı izleri beyazperdeye aktarmaya çalışan Todd Haynes’den klişe “biopic”lere esaslı bir cevap.

Sahici yalanlar: “Uzay Yolu”nun Mr. Spock’ı Leonard Nimoy “Simpsons”ta

Gerçek ne kadar gerçek?

Konu gerçek hayata dayanan filmler olunca işin ucu gerçeğin nasıl ve ne kadar doğru şekilde yansıtılabileceğine varıyor. Bir yanda “Gerçekten milim sapılamaz”, diğer yanda “Sanatçı gerçekle istediği gibi oynayabilir” diyenler safları oluşturuyor. Koca bir hayatı ya da diyelim onun birkaç gününü 2-3 saatlik bir filme sıkıştırmak için gerçeğe müdahale etmek, onu sadeleştirmek, sinema ritmine uydurmak, hatta bazı ekler yapmak gerektiği kuşkusuz. Ancak, muğlak da olsa, “olayların ve karakterlerin özüne sadık kalmak” diye bir sınır çizilebilir ve sinemacılar “Sonuçta bu bir belgesel değil” demeden önce kendi ödevlerini yapabilir.

“Midnight Express-Geceyarısı Ekspresi” bu anlamda iyi bildiğimiz bir örnek. Yönetmen Alan Parker’ın “Billy Hayes kitabı yazarken olayları biraz değiştirmiş, Oliver Stone senaryoyu yazarken biraz değiştirmiş, ben de filme çekerken biraz değiştirdim” diye anlattığı süreç filme kaynaklık eden otobiyografik kitaptan çok farklı bir filmle sonuçlanmıştı.

“A Beautiful Mind-Akıl Oyunları” sağ olsun, biseksüel bir hayat sürdüğü bilinen, evliliği sona erdikten sonra hemşiresiyle bir ilişki yaşayan ve ondan bir çocuk sahibi olup daha sonra eski eşiyle yeniden evlenen John Nash’in bu özelliklerinin hiçbirine filmde rastlamıyoruz.

Buralarda etik bir sorunla karşı karşıyayız artık, çünkü bütün bu değişikliklerin sebebi belli ki daha “doğru” ya da “iyi” bir film değil, daha sempatik karakterler, daha çok özdeşleşme ve daha çok gişe hasılatı. İşte gerçeği paraya çeviren formül.

Gerçeğin kurmacadan daha inanılmaz olduğu veya göz göre göre zorlandığı zamanlarda ise “Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır”dan başka formüller bulmak gerekiyor. Tony Scott’ın “Domino”su bunu en baştan itiraf ederken (“Bu film gerçek bir hikayaden uyarlandı. Sayılır.”), “The Men Who Stare At Goats-Özel Kuvvetler” seyircisini uyarır: “Bu filmdeki olayların inanabileceğinizden daha fazlası gerçek.”

Uyarılar ne kadar yerinde olsa da “Gerçek ne kadar gerçek?”, “Gerçek ne kadar kurmacaya dönüşebilir?” soruları kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekle hiç ilgisi olmadığı varsayılan, ancak gerçek öykülerden alınan pek çok filmden daha çok gerçeğe dokunan bir türün, bilim kurgunun efsanelerinden Kaptan Spock’ı canlandıran Leonard Nimoy bu sorulara en iyi cevabı veriyor. Hem de gerçekten tuhaf “The Simpsons”ın bir bölümünün girişinde: “Merhaba. Ben Leonard Nimoy. Az sonra izleyeceğiniz uzaylı hikayesi tamamen doğrudur. Doğru derken, yanlış demek istiyorum. Hepsi yalan. Ama eğlenceli yalanlar. Sonuçta, sahici gerçek de böyle bir şey değil midir? Cevap veriyorum: Hayır.”

(Milliyet Sanat, Eylül 2011)