Tag Archives: tim burton

Seyir Defteri: “Karanlık Gölgeler” ve asıl gölgedekiler

Tim Burton’ın son filmi “Dark Shadows/Karanlık Gölgeler” gösterime girdi. Halen bir Tim Burton filmini merakla bekleyenler var mı bilmiyorum, varsa belki bu filmi de sevmişlerdir. Geri kalanlar, yönetmenin ilk dönem filmlerinden farklı olarak, derinlik, incelik, zeka ve yaratıcılıktan yoksun bir Tim Burton filmiyle daha karşılaştılar.

Kimileri kendisini halen usta bir yönetmen olarak görse de Burton’ın sanat yönetmeni ve prodüksiyon tasarımcısı yanları diğer taraflarını gölgede bırakıyor artık. Ne yazık ki (Burton için “Ne şans ki”) modern zamanlarda yönetmenlik bunlardan ibaret sanılabiliyor.

Bu film 60 kopyayla sinemalarımızda arz-ı endam edip gündemin tepesine oturmuşken şehrin bir başka köşesinde, İstanbul Modern’de, Alman sinemasının son döneminden 11 film gösteriliyor. Goethe Enstitüsü’nün katkılarıyla hazırlanan bu seçkiden henüz iki film seyrettim (“This Ain’t California/Burası Kaliforniya Değil” ve “Die Vermissten/Kayıp Aranıyor”) ama bu iki alçakgönüllü film çok önemli (hatta “sinemayı sinema yapan”) iki özellik paylaşıyorlar.

Geçmişe ve geleceğe bakmak: “Burası Kaliforniya Değil” ve “Kayıp Aranıyor”

1) İkisinin de bir “mesele”si var.

“Burası Kaliforniya Değil” 1980’lerin Doğu Almanya’sında bir grup gencin kaykay tutkusundan sözü açıyor. Oradan, bu tutkunun ailelerine ve ülkelerinin politik sistemine karşı nasıl bir başkaldırı aracı olduğuna geçiyor. Bunun üzerinden bir Doğu Almanya-Batı Almanya, sosyalizm-kapitalizm tartışması açıyor. Ve bütün bunları yavaş yavaş “kaybetmenin hüznü” başlığı altında toplayıp asıl büyük çelişkinin büyümenin ta kendisi olduğunu vurguluyor. Bu çok katmanlılık içinde tek bir duyguda konaklamanız imkansız ama ortak payda hep melankoli.

“Kayıp Aranıyor” ise çocuk olmakla yetişkin olmayı, anne-baba olmakla evlat olmayı karşı karşıya getirirken bu beylik konu aracılığıyla dünyanın bugünü ve muhtemel geleceğine bakıyor. Çocukları ne korku sineması trüğü olarak kullanıyor, ne de “sevimli şeyler” deyip geçiyor. Kolay kolay “Bunu daha önce görmüştüm” diyemeyeceğiniz bir yaklaşım.

2) İki film de anlatım ve üslup açısından taze yollar deniyor.

“Burası Kaliforniya Değil” arşiv görüntülerini, kurmaca filmlere taş çıkartan canlandırmalar ve aktüel söyleşilerle harmanlayıp enfes bir karışım yaratıyor.

“Kayıp Aranıyor” ise Amerikan ve İngiliz sinemasının “sakin” distopyalarını “Avatar” gibi gösterecek sadelikte, can yakıcı bir belgesel kadar gerçek bir distopya dünyası kuruyor. Sinemanın sayısız unsuru bir yana sadece çerçevenin bile ne kadar güçlü bir araç olabileceğini kanıtlıyor…

Spot ışığının altında bize hiçbir yenilik vaad etmeyen bir film var. Karanlık bir köşede ise gencecik yönetmenler, “Güneşin altında anlatılmayan bir şey kalmadı” demeyerek sinemayı kurcalıyor, sinemanın işgal ettiği alanı kendilerince genişletiyorlar.

Sleepy Hollow/Hayalet Süvari

Yazıya bir başlık atacak olsam Tim Burton’ı kastederek “Hollywood’un dahilerinden biri, dehasını harcamaya devam ediyor” diyebilirdim. Çoğu başlık gibi biraz abartılı olurdu belki ama her abartı gibi belli bir gerçeklik içerirdi. Biraz daha ileri gidip, jeneriğinde Burton’ın yanı sıra Scott Rudin, Andrew Kevin Walker, Francis Ford Coppola, Johnny Depp, Christina Ricci, Christopher Walken, Miranda Richardson gibi isimlere rastladığımız “Hayalet Süvari”nin, “yeteneklerin heba edilmesi” durumunun iyi örneklerinden biri olduğunu da iddia edebilirim.

“Hayalet Süvari”, Washington Irving’in 19. yüzyılın başlarında yayınlanan “The Legend Of Sleepy Hollow” adlı öyküsüne dayanıyor. Bu öykü Amerikan kültüründe 200 yıldır belli bir etkiyi sürdürüyor olmasına rağmen bir filme kaynaklık etmeyeyeterli olmayacak kadar az “malzeme” içeriyor ve onu uyarlayacak her senaristi, ciddi bir ekleme, genişletme ve yeniden tasarlama çalışmasına davet ediyor. Walker’ın senaryosu bu nedenle öykünün hayalet süvari motifini ödünç alan neredeyse özgün bir çalışma.

Bu manevra hikayenin ve dolayısıyla filmin önünde çok geniş bir alan açıyor. Ne yazık ki “Hayalet Süvari” bu yeniden yaratma sürecinin ardından, eli kanlı bir katilin gizemli bir nedenle birbiri ardına cinayetler izlediği bir “slasher movie”den öte bir şey olamıyor. Böyle bir hikaye için bundan daha sığ bir yol düşünmek mümkün olmasa gerek.

Cinayetlerinden garip görünüşlü katiline, öykünün işleniş biçiminden aslında hiç de şart olmayan “horror” ağırlığına kadar her şey, “slasher” geleneğinin çok yakınında duruyor. Kuşkusuz bu tür “Halloween”den “Scream/Çığlık”a kadar bir dizi başyapıt da çıkardı ama burada hem eldeki öyküyü aşağı çekiyor hem de filmin yaratıcı kadrosunun dünyalarına uzak düşüyor. Hepsinden önemlisi “Hayalet Süvari” sanki öyle bir film değilmiş gibi yapıyor.

Sonuçta, birçok yöne gidebilecek son derece doğurgan bir öykü, olabilecek en sığ alanlardan birine hapsediliyor ve pek şaşırtmadan, pek korkutmadan, hikayenin gizemini hiçbir zaman fazla ilgi çekici kılamadan, ilk dönem Amerikan korku filmlerine, gotik korku öykülerine ve İngiliz korku sinemasına kimi selamlar verilse de ana hattan ayrılmadan, son derece tanıdık ve başarısız bir finale doğru gidiyor.

Burton’ın dünyasıyla bu film arasındaki en önemli ortak yönler, onun çizgi roman ve animasyonla haşır neşir olan sineması ve Amerikan/Hristiyan kültürünün mistik yanlarından beslenmesi. “Edward Scissorhands/Makas Eller”deki makas elli adamdan “Batman”in tüm karakterlerine, “Beetlejuice/Beter Böcek”in yaratıklarından “Nightmare Before Christmas/Noel Kabusu”ndaki İskelet Jack’e kadar, Burton sinemasının karakterleri hep bu kaynaklardan beslendiler. “Hayalet Süvari”nin başı kesik kahramanını da bunların arasına katabiliriz.

Ancak bu yeterli değil. Burton’ın en önemli özelliği, bu dünyaya bazen çok zeki ve güçlü bir mizah, bazen de neredeyse trajedilere yakışan sağlam bir dramatik malzemeyle girmesi. Zaten onun sinemasını çekici kılan paradoks, tek boyutlu olmaya son derece müsait, “karton” karakterleriyle, böylesine sağlam bir dramatik malzemeyi bir arada sunması. Ayrıca makas elleri yüzünden “insan” olmakta zorlanan Edward, iki ayrı kimlik arasında kalan Batman ve Kedi Kız ya da sayısız psikolojik, cinsel ve sanatsal kimlik arasında kalan Ed Wood gibi sıkışmış, kendilerine bir “yaşam alanı” arayan karakterler Burton sinemasında istisnadan öte kuraldır ve filmlerine, benzerine az rastlanan bir duygusal yoğunluk katarlar.

“Hayalet Süvari”, Burton’ın sinemasını sıradanlıktan, sığlıktan ve basit bir sirk olmaktan uzak tutan tüm bu olumlu özelliklerden nasibini almamış bir film ve Burton meraklıları için, yönetmenin son yıllardaki düşüşünü perçinleyen bir hayal kırıklığı.

(Sinema, Mayıs 2000)