Tag Archives: söyleşi

“Sen taklit yapıyordun, onlar gerçekten öldüler”

Engin Ertan’la birlikte The Act of Killing-Öldürme Eylemi’nin yönetmeni Joshua Oppenheimer’la yaptığımız söyleşi

Öldürme Eylemi‘ni yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

2001’de, daha sonra The Globalization Tapes adını alacak bir belgeselin çekimleri için Endonezya’ya gittim. Film sendika kurma mücadelesi veren tarım işçileri hakkındaydı. Çekimler sırasında işçilerle görüşürken karşımıza çıkan en büyük engel işçilerin hissettiği derin korkuydu. Hepsinin anne-baba ya da büyükanne ve büyükbabaları1965 öncesinde sendika üyesiymiş, 65’deki askeri darbenin ardından ya öldürülmüşler ya da hapse atılmışlar. İşin tuhafı, cinayetlerin sorumlusu olan çetelerin üyeleri, işçilerle aynı köyde yaşıyorlardı… Endonezya’da bir milyon kişinin öldürüldüğü 1965-66 soykırımından bu şekilde haberdar oldum.

Ancak filminiz darbe ve soykırımın tarihçesini konu almıyor.

Hayır. Beni asıl ilgilendiren, o yıllarda yaşanan korku ve dehşetin bugün halen Endonezya’da hüküm sürüyor olmasıydı.

Öldürme Eyleminin merkezinde neden dönemin kurbanlarından biri değil de katillerinden biri var?

Böyle planlamamıştım aslında. Katliam kurbanlarının çocukları ve torunlarıyla röportajlar yapıyordum. Film bu röportajlardan oluşacaktı. Ancak görüşmeler sırasında sürekli polisin, askerin ya da komşu evlerde yaşayan katillerin müdahaleleriyle karşılaşıyorduk. Bir iki kez ben ve ekip arkadaşlarım tutuklandık. Daha önemlisi, görüştüğümüz kimselerin hayatlarını tehlikeye atabilirdik. Bunun üzerine bölgedeki insan hakları örgütlerine danıştık ve “Ne yapalım? Çekimleri durduralım mı?” diye sorduk. Ağız birliği etmişcesine “Hayır, devam etmelisiniz. Bu bizim için ve ülkemiz için çok önemli” dediler. The Globalization Tapes‘in ana karakteri olan kadın ise kurbanlar yerine katillerle konuşmamı önerdi. “Çünkü yaptıklarıyla övünecekler ve gururla anlatacaklardır” dedi.

Sonuç tam da onun öngördüğü gibi olmuş.

Evet. Katillerin o korkunç cinayetleri uluorta, göğüslerini gere gere anlatmalarını belgelediğimde, Endonezya’daki dehşetin ve ikiyüzlü sessizliğin çok daha iyi anlaşılacağını söylemişti… Öldürme Eylemi‘nin çekimleri boyunca kendimi asla Endonezya’ya film yapmaya gitmiş Amerikalı bir sinemacı olarak görmedim. Kurbanların çocuklarına ve Endonezya’daki insan hakları aktivistlerine, ülkelerindeki sessizliği kırmak için yardım eden biri olarak gördüm.

Filmin baş karakteri Anwar’la tanıştığımızda onun bir istisna olduğunu düşünürken, daha sonra onun Endonezya toplumunun halini yansıttığını anlıyoruz. Sizin için de süreç bu şekilde mi gelişti yoksa filmi kurgularken mi böyle bir yola gittiniz?

Film birkaç istisna hariç kronolojik bir şekilde ilerliyor. Örneğin, devlet görevlileriyle oldukça geç bir aşamada görüştüm çünkü filmi engelleyebileceklerini düşünüyordum. Fakat tanışınca, onların da hiçbir şeyi saklamaya gerek görmediklerini anladım… Gençlik ve Spor Bakanı’nın durumu farklıydı. O kendiliğinden çıkıp geldi sete. 5 yıl süren çekimler boyunca korktuğum tek gün o gündü. “Acaba ne diyecek, ne yapacak?” diye düşünüyordum, çünkü Gençlik ve Spor Bakanlığı tamamen kamuflaj amacıyla uydurulmuş bir isim. Aslında kendisi “Pancasila” adlı paramiliter gençlik örgütünün başı. Önce “Bizi böyle gösteremezsiniz” gibi şeyler söyledi ama sonra filmde gördüğünüz gibi “Yine de bu görüntüleri filme koyun. Neler yapabileceğimiz bilinsin” dedi.

Anwar ve arkadaşlarının cinayetleri birer film gibi canlandırması fikri nasıl ortaya çıktı?

Filmi yapmaya koyulduğumda bu adamları kötülüğün cisimleşmiş hali olarak görüyordum. Onlar birer canavardı ve ben de bu canavarları aramak üzere yola çıkmıştım. Ancak karşımda canavarlar değil insanlar buldum. Hepsi sizin benim gibi insanlardı. O zaman şunu sormaya başladım: Bu insanlar işledikleri cinayetler hakkında ne hissediyorlar?.. Anwar görüştüğüm 41. kişiydi. Bu 41 kişinin tamamı cinayetleri böbürlenerek ve tüm ayrıntılarıyla anlatınca, üstelik “Keşke arkadaşlarımı da çağırsaydım. Keşke silahları da getirip gösterseydim” diye hayıflanınca, bu hikayeleri dramatize edecek bir araca ihtiyacım olduğunu düşündüm. Anwar ve arkadaşlarına ne kadar çok alan açarsam gerçeğe o kadar yaklaşacağımı fark ettim ve onlara, anlattıklarını canlandırmalarını önerdim. Gerçeği yansıtan bir belgesel değil, gerçeğin bugün nasıl tahayyül edildiğini yansıtan bir belgeselin peşine düştüm.

Bazı söyleşilerinizde canlandırmadan bir metod olarak söz ediyorsunuz. Nedir bu metodun özellikleri?

Kökenleri “cinéma vérité”nin kurucusu Jean Rouch’un fikirlerine dayanıyor. Rouch insanların kendi hayatlarını canlandırması aracılığıyla, o insanların kendilerini nasıl gördüklerini anlayabileceğimizi söylemişti… Belgesel sinema görüneni belgelemekten öteye geçip, gündelik hayatımızın görünmeyen kısımlarını görünür kılmalı. Hepimiz kendi dünyamızı hikayeler aracılığıyla kuruyoruz ve hikayeleri bazen hayatımızın hazmedilmesi zor gerçeklerinden kaçmak için kullanıyoruz. Kaçtığımız gerçeklerden biri de hepimizin insan olduğu. “Öldürme Eylemi”ni izleyen seyirciler de filme birtakım canavarları görmek için geliyorlar ama sonra onların birer insan olduğunu görüyorlar. Tabii görmeye dayanabilirlerse. Dayanamayanlar filmden çıkıyor. Gösterim sırasında en çok seyircinin salondan çıktığı ülkenin Türkiye olduğunu da söylemeliyim. Kötü insan diye bir şey olmadığını, kötü şeyler yapan insanlar olduğunu kabullenmek kolay değil. Arada büyük fark var. İkincisini kabul ettiğinizde sevgi ve empati duymanın yolu açılıyor. Bunu başarmış toplumlar var. Örneğin ben Amerikalıyım ama Danimarka’da yaşıyorum ve buranın Amerika’dan çok daha iyi bir yer olduğunu düşünüyorum. Fakat unutmayalım, Danimarkalıların mutluluğu da Çinlilerin acısı üzerine inşa edilmiş durumda. Global bir yamyam sofrası kurulmuş ve hepimiz bu ziyafette birer konuğuz. Anwar da, biz de.

Anwar ve arkadaşları o yıllarda bir sinema salonunda çalışmışlar. Bu bir tesadüf mü yoksa “preman” adı verilen çeteler bu işi mi yapıyormuş?

Evet, o dönem her sinema salonunun bir gangster çetesi var. Orada çalışıyorlar, bilet kesiyorlar, gösterilen filmleri seyrediyorlar, sonra gece yarısı yolun karışısındaki ofiste insanlara işkence edip öldürüyorlar. Sinemalarda çalışmalarının bir sebebi, bu işin cinayetleri örtbas etmek için iyi bir kılıf olması. O dönem Endonezya solunun Amerikan sinemasına boykot çağrısı yapmasının da etkisi var. Bu çeteler sinema salonlarını ve Amerikan filmlerini korumayı kendilerine görev edinmişler. Ekonomik gerekçeler de var kuşkusuz. Anwar katıldığı bir televizyon şovunda en sevdiği filmin “On Emir” olduğunu söylüyor. Sunucu “10 emirin birincisi ‘Öldürmeyeceksin’i sürekli ihlal ederken bu filmi sevmeniz ilginç” deyince, “İyi para getirmişti” diyor… Anwar ve arkadaşları Amerikan filmlerini hayranlık derecesinde sevmeleri filme başka bir boyut ekliyor. Gençliklerinde izledikleri Amerikan filmlerinden öylesine etkilenmişler ki işledikleri cinayetleri eski kara filmler veya western’lerinden unutamadıkları sahnelere benzeterek canlandırdılar. Böylece içerikle biçim arasında beklenmedik bir uyum oluştu.

Filmlerin insanları şiddete ittiğine dair bir kanı var. Bu açıdan baktığınızda, Anwar ve arkadaşlarının Amerikan filmlerinden bu denli etkilenmeleri ve o filmlerdeki şiddet sahnelerini taklit etmelerini nasıl görüyorsunuz?

Anwar bu filmleri seyretmemiş olsaydı insanları öldürmenin başka bir yolunu bulurdu diye düşünüyorum. Endonezya’nın köylerinde yaşayan katiller hayatlarında tek bir film bile seyretmemişlerdi, yine de binlerce insan öldürdüler. Sinemadan öğrenecekleri karmaşık yöntemlere ihtiyaçları yoktu, bir satır alıp insanların kafasını kestiler… Katillerin tümü kendileriyle işledikleri cinayet arasına bir mesafe koymaya çalışır. Bir insansız hava aracını idare eden biri bunun için oyun konsoluna benzer bir düzenek kullanır. Endonezya’nın köylerindeki katiller alkolü kullanıyorlardı. Anwar ise filmleri kullanıyor. Önemli olan yöntem değil, bu insanların neler yaptığı. Düşünün ki Anwar kendisine ilham veren filmler arasında bir Elvis Presley müzikalini sayıyor. Elvis Presley filmleri pek kanlı filmler değiller. Bence Anwar’ın yolculuğunu ilginç kılan tam da bu: Filmler aracılığıyla işlediği cinayetlerden uzaklaşmaya çalışıyor, fakat o filmler ve canlandırmalar Anwar’ı yaptıklarıyla yüzleştiriyor.

Anwar’ın filmi bir psikodrama gibi kullanıp kendini affetmeye ve affettirmek için çaba sarf ettiğini düşünmüyorsunuz o halde.

Bunu yapmaya uğraştı ama ben izin vermedim. Hatta o kadar uğraştı ki bir sahnede kurbanlardan birini canlandırdı ve daha sonra o sahneyi seyrederken “Onların ne hissettiğini anladım” dedi. Ben de “Hayır Anwar” dedim, “Sen sadece taklit yapıyordun, onlar gerçekten öldüler…” Kaldı ki Anwar’ın bu gerçeklikten kaçabilmesi zaten mümkün değildi. Benliğini ve hafızasını işgal eden hayaletlerden kurtulmayı denemesi boşunaydı, çünkü artık kendisi bir hayalete dönüşmüştü. Geçmişinden kurtulamazdı, geçmiş onun bir parçası haline gelmişti.

Nisan 2013’te Sinema dergisinde yayımlandı

Shane Black: “Ben bir sokak çalgıcısıyım”

İlk senaryosu “Lethal Weapon/Cehennem Silahı” filme çekildiğinde Shane Black 20’li yaşların ortalarındaydı. Bu senaryo daha sonra dört filmden oluşan bir seriye dönüştü ve Black’i genç yaşta üne kavuşturdu. “Long Kiss Goodnight/İyi Geceler Öpücüğü” senaryosu 4 milyon dolara satın alınınca bir kez daha gündeme geldi.

Black altı yıllık aradan sonra, bu kez senarist unvanının yanına yönetmenliği de ekleyerek geri döndü. Yazıp yönettiği ilk film olan “Kiss Kiss Bang Bang” Altın Portakal Film Festivali’nde ve filmekimi’nde gösterildi. Black’le Antalya’da son filmi, senaristliği bakışı ve Hollywood hakkında konuştuk.

Kariyerinizde “A.W.O.L.” ile “Kiss Kiss Bang Bang” arasında 6 yıllık bir boşluk var. Bu boşluk kendiliğinden mi ortaya çıktı yoksa özellikle istediğiniz bir durum muydu?

Hollywood’a sinir olmaya başladığım bir dönemdi. “İyi Geceler Öpücüğü”yle kazandığım paradan sonra birden herkes fikirlerimi, senaryolarımı bir yana bıraktı ve sadece paradan söz etmeye başladı. “Olsun, yine de senaryo yazabilirim” diye düşündüm. Ama aynı dönemde çok değer verdiğim dostluklarım da sona erdi. Örneğin 16 yıllık arkadaşım çekti gitti. Sanırım “O senaryoları ben yazmalıydım, o paraları ben kazanmalıydım” diye düşünüyordu. Bir gün bana bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle diyordu: “Seni hâlâ sevmiyorum. Seninle konuşmaya niyetim yok. Ama birlikte geçirdiğimiz güzel günlerin ve dostluğumuzun senin için taşıdığı değeri düşün. Ve o değerin karşılığı olan parayı banka hesabıma yatır.”

Bu değeri hesaplayamadınız herhalde.

Hesaplayamadım tabii ama paraya ihtiyacı olduğu için belli bir miktar gönderdim. Kötü günlerdi. Kendimi yaratıcılık bakımından da iflas etmiş hissediyordum. Ne yazacağımı bilmiyordum. Önceki senaryomun topladığı ilgi nedeniyle çok sert eleştirilerle karşılaşmaktan korkuyordum. Bütün bunlar üst üste gelince, bir de “İyi Geceler Öpücüğü” gişede başarısız olunca…

Aniden durdunuz.

Evet, durdum. Kendimi ruhsuz, cansız hissettim.

“Kiss Kiss Bang Bang” senaryosu nasıl ortaya çıktı?

Bir süre sonra sırf aksiyondan uzaklaşmak için bir romantik komedi yazmaya karar verdim. Bir yıl uğraştım. Mükemmel bir sinemacı olan James L. Brooks (“Terms of Endearment/Sevgi Sözcükleri”, “As Good As It Gets/Benden Bu Kadar”) bana bir ofis verdi, “Burada çalış” dedi. Karşılığında hiçbir şey istemedi, “Bitirdiğinde senaryon benim olacak” falan demedi.

Bir yıl sonra yazdıklarımı okudu ve “Burada güzel şeyler var ama ne yapmak istediğini tam bilmiyor gibisin. Yüreğin burada değil. Kendin değilsin” dedi. Ben de dedim ki: “Jim, sanırım bunun sebebi, senin yazacağın türden bir şey yazmaya çalışıyor olmam. Eskiden yazdığım aksiyonlara benzemesini istemiyorum.”

Jim bunun üzerine dedi ki: “Bu kadar radikal bir değişiklik yapacağına daha küçük bir adım atsana. Mesela ‘Chinatown/Çin Mahallesi’ gibi bir şey yaz. İçinde sağlam karakterler var, romantizm var, gerilim var ve acı bir son var. Ama bir aksiyon değil.”

Jim böyle deyince ona hak verdim. O romantik komediyi bir polisiye gerilime dönüştürdüm. Film o noktadan sonra iki babalı bir çocuğa dönüştü. Bir tarafta James Brooks’un romantizmi ve komedisi, diğer yanda yapımcı Joel Silver’ın karanlık gerilimi ve şiddeti.

Ve silahlar patlar: Val Kilmer ve Robert Downey Jr. “Kiss Kiss Bang Bang”de

Sıfırdan başlamadınız yani. Eski senaryonuzu değiştirdiniz.

Evet. Bir sürü şeyi atmak zorunda kaldım tabii. Ama “Bir adam Hollywood’a gelir ve gençlik aşkıyla karşılaşır” hikayesi aynı kaldı. Fakat bu yeniden yazma süreci birkaç yılımı aldı.

Yapımcı Joel Silver nasıl devreye girdi?

Senaryoyu çeşitli stüdyolara götürdüm. Hepsi geri çevirdi. Çoğu okumadı bile. Belki filmi yönetmek istediğim için projeye yanaşmadılar. Belki son senaryosunu 1997’de yazan biri olduğum için beni unutmuşlardı. Belki de benim, devri kapanmış bir zavallı olduğumu düşünüyorlardı. “Herif kaç zamandır ortada yoktu. Şimdi çıkmış bu filmi yapmak istiyor. Bir de yönetecekmiş. S…sin gitsin.” Yıllardır tanıdığım insanlar bile senaryoyu ya okumadılar ya da okuyup “Bize göre değil” dediler. Bir şekilde senaryo onlara dokunmadı. Anlamadılar. Anlatımını sevmediler. Eşcinsel karakterden hoşlanmadılar.

Hollywood standartlarına göre karmaşık bulmuş olabilirler mi?

Sanmıyorum. Sadece şey olduğunu düşündüler…

Tuhaf.

Evet, tuhaf. Ayrıca ticari bulmadılar. Ben de onlara “Ticari olmayan bir şey yapmak istiyorum zaten” dedim. Aylar boyunca bütün kapılar yüzüme kapandı. Tam “Bu filmi benim gördüğüm biçimde görecek biri yok mu” diye kıvranırken ve pes etmek üzereyken aklıma Joel Silver geldi. Joel senaryoyu okudu ve sevdi. Ne yapmaya çalıştığımı anladı. Hollywood’da bu senaryoya inanan tek kişiydi, diyebilirim. Ayrıca çekimler sırasında ve sonrasında da çok yardımı dokundu.

“Kiss Kiss Bang Bang”i izlediğimde “Bu bir yazar filmi” diye düşündüm. Film öykü anlatıcılığına ilişkin takıntıların ürünü.

Filmin bütün meselesi bu, öykü anlatmak. Bana göre, belli bir toplumsal durumu ya da tarihsel dönemi anlatmaya çalıştığınızda bile elinizdeki temel araç hikayedir. İnsanlara ne oldu, başlarına neler geldi, bunları anlatmanız gerekir. Çok güzel hikayeler yazan bir sürü insan var ama ben kendimi bir sokak çalgıcısı olarak görüyorum. Orkestra eşliğinde keman çalan biri değilim. Sokağın köşesinde durup insanların dikkatini çekmek için elinden gelen her şeyi yapan, gitar çalan, başına komik şapkalar takan, jonglörlük yapan birisine benzetiyorum kendimi.

“Cehennem Silahı” serisine, “Last Action Hero/Son Muhteşem Kahraman”a ve şimdi de “Kiss Kiss Bang Bang”e bakınca, senaryonun kurallarını bilen, ama bazen bu kurallara uymayı bazen de kurallarla oynamayı seven bir senarist gibi görünüyorsunuz.

Kesinlikle. Şu senaryo kitapları var ya, Robert McKee’nin ya da Syd Field’ın yazdıklarını kastediyorum, onların yarar verdikleri kadar zarar da verdiklerini düşünüyorum. Benim yazdıklarımın çoğu içgüdüsel bir şekilde o kitaplarda söylenenlere uyuyor. Buna karşılık formüllere bağlı kalmak da istemiyorum. Bazen, sizin de söylediğiniz gibi, kuralları bozmak istiyorum.

“Kiss Kiss Bang Bang”de bu formüllerle oynuyorsunuz ama bir aksiyon sahnesi koymayı da ihmal etmemişsiniz.

Filmin sonlarına doğru Harry (Robert Downey Jr.), çocukluk arkadaşının yıllar önce söylediği sözleri tekrar duyduğunda 5 saniyeliğine bir kahraman olabileceğine ve hayatındaki tüm kuralları yıkabileceğine inanıyor. Tıpkı filmin kimi aksiyon filmi senaryosu kurallarını tersyüz etmesi gibi. Harry’nin o sahnede yaptıkları gerçekte imkansız şeyler, yapılmaları mümkün değil. Sihir gibi bir şey.

Harry o sırada çocukluğundaki sihirbaza dönüşüyor.

Evet… Tıpkı sihir gibi çok kısa sürüyor zaten. Az sonra yeniden gerçeğe dönüyoruz.

Daha trajik bir son bekliyordum ben.

Öyle yapmak istemedim. Sıcak bir film olsun istedim. Hem acı hem tatlı. Ama bunu söylemeniz güzel. Farkındaysanız, bir komedi filminden trajedi talep ediyorsunuz. Belki de biri ölse şaşırmayacaksınız. Bu benim için güzel bir şey. Çünkü amacım romantik komediyle gerilimi içiçe geçirmekti. Herhangi bir komedi filminde biri ölüverse “Bir saniye, n’oluyo ya?” dersiniz. Ama “Kiss Kiss Bang Bang”de bunu bekliyorsunuz. “Komedi işte” deyip geçemiyorsunuz.

Raymond Chandler’ın romanlarındaki duyguyla filminizdeki arasında benzerlik var mı sizce?

Chandler komiktir ama ondaki hüzün dozu daha fazla. Ben bir Raymond Chandler filmi yapmak istemedim, Raymond Chandler’a selam göndermek istedim. Filmdeki tüm bölümlerin başlıklarını onun kitaplarının isimlerinden aldım fakat amacım onu tekrarlamak değildi. Bir pastiş yapmak istedim.

Hollywood’da 80’lerin sonundan 90’ların ortasına dek süren “senaristlerin altın çağı”ndan bahsedilir ve sizin de adınız anılır. O günleri nasıl görüyorsunuz?

O altın çağ dedikleri şey iki ay falan sürdü. Öyle bir şey yok. Gerçekte o gün de bugün de senaristlerin ağzına s…yorlar. Çünkü senaristler kendi haklarını savunmuyor. Senaryoyu değiştirdi diye yönetmeni suçlarlar ama gidip de yönetmene kendi görüşlerini anlatmazlar. Bunun kavgasını vermezler. Güçlerine sahip çıkmazlar. Sızlanmayı severler. O zaman da yönetmen veya yapımcı ne diyorsa o olur.

Hollywood’a bayağı kızgınsınız galiba.

Sadece ben değil ki, herkes Hollywood’a kızgın.

Öfkeniz daha ziyade yapımcılara mı yönelik?

Evet. Ben şahsen sıkıntıya gelemiyorum. Sıkıntı dediğim şey de birinin işimi yapmama engel olması, yoluma çıkması. Senaryo yazarken ben kendimin en büyük eleştirmeniyim. Sonra bir de bir stüdyo yöneticisinin “Bunu şöyle yap, şunu şöyle değiştir” demesi beni çileden çıkarıyor. Ben onu düşünmüşüm, denemişim, olmamış. Yapımcının bir akşam yemeğinde on dakikada bulduğu bir fikri benim kaç aydır akıl edememiş olma ihtimalim nedir acaba?

Hollywood’daki yapımcılar doğru düzgün filmler yapmaya değil, kendi koltuklarını korumaya çalışıyor. Harvard’dan, Yale’den mezun olmuşlar, ofislerine kurulmuşlar. Hangi filmin iş yapıp hangisinin yapmayacağını senden benden daha iyi bilmiyorlar. Yoldan yaşlı bir kadın çevir, hangi filmin hit olacağı konusunda bir stüdyo yöneticisi kadar isabetli kararlar verebilir. Onlardan tek eksiği ayak oyunlarını bilmemesidir. Dolayısıyla, benim Hollywood’a duyduğum öfkenin bugünkü Amerikan yönetimine duyduğum öfkeden bir farkı yok. Hiçbir fark yaratamayan, hiçbir anlamlı değişiklik yapamayan bir grup insan.

William Goldman “Adventures On The Screen Trade” (Sinema İşindeki Maceralarım) adlı kitabında, Hollywood’u kastederek “Kimse bir şey bilmiyor” demişti. Belli ki bu söze katılıyorsunuz.

Tabii, katılıyorum. “The Island/Ada”yı yapanları düşün mesela. 170 milyon dolar harcadılar. Kendilerinden emindiler. Ama film son yılların en büyük fiyaskolarından biri oldu. Halbuki ondan önceki büyük fiyasko benim yazdığım bir filmdi. “Son Muhteşem Kahraman”.

Gayet güzel bir filmdir bence.

Ben nefret ederim. Yönetmen John McTiernan sevdiğim her espriyi ve sahneyi filmden çıkarmıştı.

O filmde senaryo doktorluğu yapmıştınız, değil mi?

Olmak ya da olmamak: Arnold Schwarzenegger “Son Muhteşem Kahraman”da

Evet ama öyle çok şeyi yeniden yazdık ki sıfırdan yazmış kadar olduk. Fakat yönetmen senaryoyu anlamadı. Yönetmenliğe heves etmemin sebeplerinden biri de budur. Kendi kendime dedim ki “İşte karşımda bütün o filmleri yapmış büyük bir yönetmen duruyor ve adam göz göre göre filmi mahvediyor. Oysa ben nasıl düzeltileceğini biliyorum.” (Bir süre susuyor ve düşünüyor.) Belki de yeni düşmanlar edinmemek adına “Film çekilirken yapılan tercihlerden memnun değilim” demem lazım. Böylesi “John McTiernan’dan nefret ediyorum” demekten daha iyi.

Siz de az önce bahsettiğiniz “yönetmenden sızlanan senaristler”e benzediniz.

Evet, ben de onu fark edip rahatsız oldum. O yüzden sözlerimi yumuşatmaya çalıştım. Şikayet etmek değil de bir tespit yapmak istedim.

“Son Muhteşem Kahraman”da William Goldman’la birlikte çalışmıştınız. Onu nasıl buluyorsunuz? Siz de Hollywood’daki maceralarınızı yazmayı düşünüyor musunuz?

William en beğendiğim senaristlerden biri. “Butch Cassidy ve Sundance Kid”i döner döner yeniden okurum. “The Princess Bride/Prenses Gelin” de iyidir. Maceralarıma gelince, onları yazmak için henüz erken.

(Sinema, Kasım 2005)