Tag Archives: senaryo

Kimse bir şey bilmiyor

Orijinal haliyle “Nobody knows anything”. Sinemayla ilgili söylenmiş en meşhur sözlerden biri.

Sözün sahibi ünlü senaryo yazarı William Goldman. Usta, guru, efsane gibi sıfatlarla anılan, iki Oscarlı bir yazar.

Meslek hayatını anlattığı ve senaryo yazarlığıyla ilgili bulabileceğiniz en güzel kitaplardan biri olan “Adventures In The Screen Trade“in “Stüdyo Yöneticileri” başlıklı bölümünde yazmış bunu.

Wikipedia’nın haklı tespitiyle, lafın genellikle “Stüdyo yöneticileri ve yapımcılar bir halttan anlamaz” dediği varsayılmış. Oysa sinemayla uğraşan hiç kimsenin bir filmin gösterime girmesinden önce o filmin nasıl karşılanacağını, ne kadar iş yapacağını ve sevilip sevilmeyeceğini bilemediğini, bilemeyeceğini anlatıyor. Bugün bu sözün televizyon için de geçerli olduğunu iddia edebiliriz sanırım.

Aşağıda kitabın ilgili bölümleri var (umarım Goldman Usta beni mahkemeye vermez). Önce Goldman’ın, kitabın yayınlandığı 1983 yılından çok çarpıcı örneklerle tezini nasıl savunduğunu okuyalım. Sonra lafı poster yapıp duvara asarız (yapılmışı var).

AITSCT 1AITSCT 2AITSCT 3AITSCT 4AITSCT 5AITSCT 6

Reklamlar

Süper kahramanların basit travmaları

“Iron Man 3/Demir Adam 3”, Demir Adam-Tony Stark’la sevgilisi arasındaki sorunları göstererek başlıyor. Tony kendini işe kaptırmış, sevgilisini ihmal ediyor. Doğumgünü için ona manasız bir hediye almış. Her ikisinin geçmişlerinden eski sevgililer ve hayranlar da çıkagelmiş, sözleşmişler gibi.

Film 10-15 dakika kadar bunlarla oyalandıktan sonra “asıl hikaye” başlıyor, kötü adamlar ve onların dünyayı ele geçirme planları devreye giriyor.

Yeni dönemin süper kahraman öyküleri böyle (yeni dönem dediğim “Örümcek Iron Man 3 Adam” ve özellikle de “The Dark Knight” sonrası). Artık kahramanın hikayesini “insani” paranteze alıyorlar. Aşk meşk durumları, ailevi sorunlar ve illa ki çocukluk travmaları. “Biz aslında bunu anlatıyoruz” diyorlar, “aksiyon bahane”.

Güzel laflar bunlar. Karşılık da buldular nitekim. Son dönem süper kahraman filmlerinin eskiden ihmal edilen bir şeyleri sahneye çıkardıkları, daha “karmaşık” oldukları, “insanın karanlığına” bakmaya başladıkları konusunda herkes hemfikir görünüyor. Okumaya devam et

Hikayenin faydaları: Robert McKee seminerinden notlar

2007 yılında bir reklam ajansında çalışıyordum. Meşhur senaryo gurusu Robert McKee “Reklamda Hikaye Kurgusu” başlıklı bir seminer için Türkiye’ye geldi. Ajans sayesinde ben de dinleyiciler arasına sızdım.

Seminerde McKee “Neden reklamda hikaye anlatmalıyız?” konusuna da yer ayırdı. Söylediklerinin sadece reklamcıları değil, örneğin senaryoda diyalog yazanı, bir toplululuk karşısında konuşanı, daha doğrusu “anlatmayı” seven herkesi ilgilendirebileceğini düşünerek notlar almıştım.

İşte o notların özeti…

Reklamın en önemli amacı iknadır. İnsanları iki şekilde ikna edebilirsin: Bilgi vererek veya hikaye anlatarak.

Bilgi vermek, karşındakine çeşitli veriler, rakamlar sunmak, markanın pazar payından, üretim biçiminden filan bahsetmektir. Hikaye ise, bu gerçeklerden bahsedecekseniz bile, bunları kurmaca olaylar ve karakterler aracılığıyla anlatmaktır.

Peki nedir bu iki yolun farkları?

1) Sen bilgi verirken, karşındaki kişi mutlaka bilgi verdiğin konuyla ilgili birtakım düşüncelere sahiptir ve bunu dile getirmese bile, kafasından, sessizce seninle tartışır, “Hayır, o öyle değil” der.

Oysa hikaye anlatırken karşındakin seninle tartışmaz, seni dinler. (Tabii iyi bir hikaye anlatman ve hikayeyi iyi anlatman kaydıyla.) Okumaya devam et

Senaryo yazarlığı üzerine 5 kitap

Senaryo yazarlığı hakkında kitap okumak isteyenler için birkaç öneri… (Çevirileri bulunmadığı için tümü İngilizce.)

1. Making A Good Script Great (Linda Seger)making_a_good_script_great

Seger’in kitabı, adının da işaret ettiği üzere (İyi Bir Senaryoyu Mükemmel Hale Getirmek), senaryonun ilk yazımını değil de “yeniden yazım”larını konu alsa da klasik senaryo gramerini pek çok kitaptan daha iyi anlatıyor. Lafı uzatmadan, teferruatlara boğulmadan.

Kitabın başında birkaç senaryo seçip (“Tootsie”, “The African Queen/Afrika Kraliçesi”, “Witness/Tanık”, “Back to the Future/Geleceğe Dönüş”) örneklerinin çoğunu oralardan vermesi de faydalı.

2. The Screenwriter’s Workbook (Syd Field)

Syd Field’ın “Screenplay” adlı kitabı türün modern zamanlardaki atalarından sayılabilir. “The Screenwriter’s Workbook” ise senaryo yazarına derli toplu bir yön çizdiği için önemli.

Sırf Tony Gilroy’un “Bourne Ultimatum/Son Ültimatom”u aylar boyu nasıl bir türlü yazamadığını ve sonra kördüğümü nasıl çözdüğünü anlattığı bölüm için bile okunur.

3. Screenwriters’ Masterclass (Derleyen: Kevin Conroy Scott)

Teorik kitaplar faydalı ama işi bizzat yapanların söyleyeceği bir cümle bazen bin cümleye bedel olabiliyor. Aralarında Michael Haneke, Wes Anderson, Guillermo Arriaga ve Paul Laverty’nin de bulunduğu 21 senaryo yazarının işe nasıl başladıklarını ve nasıl yazdıklarını anlatmalarının ayrı bir güzelliği var.

Sırf Darren Aronofsky’nin “Requiem For A Dream/Bir Rüyaya Ağıt”ın senaryosunda “kötü adam”ın kim olduğunu bulmasını anlattığı bölüm için bile okunur.

4. Which Lie Did I Tell? (William Goldman)

Goldman’ın Amerikan senaryo yazarları arasında “baba” ve “guru” muamelesi görmesinin bir sebebi “Butch Cassidy and The Sundance Kid” ve “All The President’s Men/Başkanın Tüm Adamları” gibi efsane senaryoların altında imzası olmasıysa, bir diğeri de seminer, panel ve söyleşilerin aranan konuğu haline gelmesine yol açan nefis sohbetleri ve anlatıcılığı.

1983’de yayımlanan otobiyografisi “Adventures In The Screen Trade”in devamı niteliğindeki bu kitapta Goldman yine bütün bu özelliklerinin zirvesinde. Lafını esirgemeden anılarını anlatırken, 10 kitaba sığmayacak senaryo ipuçlarını da araya serpiştiriyor.

5. Save The Cat! (Blake Snyder)save-the-cat

İyi bir kitap değil, matrak bir kitap. “İyi senaryo”dan anladığı, Hollywood’da kolayca satılacak ve gişede iyi para getirecek senaryo.

“Okuyacağımı okudum” diyorsanız ve vaktiniz varsa spor olsun diye okuyabilirsiniz. Snyder’ın “benim icadım” diye sunduğu “Tempo Şeması” asla yeni bir icat değil ama kullanışlı olabilir.

“Sen söyleyeceksin”: Hakkari’de Bir Mevsim

“Hakkari’de Bir Mevsim”in bir sahnesinde, Zazi (Şerif Sezer) oğlu Fazıl’la birlikte öğretmenin (Genco Erkal) evine gider.

Kocası, üstüne kuma getirmek üzeredir ve Zazi yaklaşan düğünü durdurması için öğretmenden yardım istemeye gelmiştir.

Ama öğretmen “yabancı”dır. Zazi onunla konuşamaz. Yüzüne bile bakamaz.

hakkaride bir mevsim

Fazıl’ı da o yüzden getirmiştir zaten. Söyleyeceklerini onun kulağına söyler, Fazıl öğretmene aktarır.

Zazi’nin ve öğretmenin sustuğu bu sahnede sadece Fazıl konuşur. Ağzından, sinema tarihimizin en etkili diyaloglarından biri dökülür.

sen söyleyeceksin*(Hakkari’de Bir Mevsim, 1982; eser: Ferit Edgü, senaryo: Onat Kutlar, yönetmen: Erden Kıral)

Yazara öğütler: Sevdiğini öldür, iyi olanı at

Yazara verilen öğüt hep aynı: Kısalt!

Yazdıklarından bir şeyler at. Daha sade olsun. Daha “az” olsun.

Bu öğütlerin en meşhuru ve artık sloganlaşmış olanı, William Faulkner’ın “Yazı yazarken sevdiklerinizi öldürün” (“Kill your darlings”) cümlesi. Yazdığınız metnin en sevdiğiniz bölümlerinden ve cümlelerinden vazgeçin, diyor.

1997’de The Paris Review’de yayımlanan uzun söyleşisinde David Mamet da aynı nasihati vermiş, Hemingway’den alıntılayarak: “Yazabileceğiniz en iyi hikayeyi yazmak için, yazdığınız iyi cümleleri atın.”

Mamet’ın, yazarlık serüvenini anlattığı ve oyun, roman ve senaryo yazarlığıyla ilgili fikirlerini paylaştığı söyleşinin tamamı burada.

“Keloğlan Kara Prens’e Karşı” ve popüler sinema yapma sanatı

Tayfun Güneyer’in ne iş yaptığını biliyorsunuzdur. Kendisi senarist ve yönetmen. Önce “Şans Kapıyı Kırıyor”u, sonra “Keloğlan Kara Prens’e Karşı”yı yazdı ve yönetti. (Televizyon için yazdıkları da ayrı.)

Halbuki Güneyer’le yapılan söyleşileri mesleğini bilmeden takip etseniz, bir yapımcı olduğuna kalıbınızı basabilirsiniz. Mütemadiyen sinemanın ticari taraflarıyla ilgileniyor. Seyircinin hangi filme neden gidip neden gitmediğiyle ilgili çeşitli teorileri var. “Çeşitli” demek doğru değil aslında, iki teorisi var: 1. Türk seyircisi bayramda sinemaya gidiyor. 2. Türk seyircisi “basit” bir mizah anlayışına sahip.

Söyleşilerinde ister “İyi şeyler yapmadığını bilse de niyetinin iyi olduğunu kanıtlamaya kararlı terbiyeli çocuk” tavrını, isterse “Ben olayı çözdüm abi” bilgiçliğini takınsın, bahsettiği konular bunlar. Sinemanın sanat ve zanaat yönleri belli ki pek ilgisini çekmiyor. Hal böyle olunca, vasatın altında gezinen ilk filminden bir yıl sonra çok kötü bir filmle karşımıza çıkması şaşırtıcı değil.

“Şans Kapıyı Kırınca” çok fazla seyirci toplamamıştı. Güneyer sorunu bayramda gösterime girmeme, çok meşhur olmayan isimleri oynatma ve yüksek düzeyde bir mizah diye tespit etti. İkinci filminde televizyon ünlülerini oynattı, bayramı yakaladı, mizahın düzeyini (daha da) düşürdü ve seyirci sayısını artırdı. Demek ki yapımcılık anlamında fena iş çıkarmamış. (Mı acaba?)

Yönetmenlik ve senaryo performansına bakarsak, insana söylenecek söz bırakmayacak kadar başarısız bir işle karşı karşıyayız. Sinemanın temel gereklerinden öylesine uzak bir film ki bu, arızaların ayrıntılarına girmektense birkaç ana soruna dikkat çekmek gerekiyor. İlki şu basit gerçek: İyi bir popüler film yapmak çok zor bir iştir.

Bizde geniş kitlelere yönelik filmler yapan sinemacılar sık sık “popüler”le “kolay”ı eş anlamlı sanma hatasına düşüyor. (İlginçtir, popüler sinemayı küçümseyenlerle bu konuda anlaşıyorlar.) Oysa iyi bir popüler film yapmak, o sinemanın nispeten sınırlı kalıplarını kat kat aşan bir birikim ve donanıma sahip olmayı gerektirir.

“Keloğlan Kara Prens’e Karşı” açıkça gösteriyor ki Güneyer bu donanıma sahip değil. Her şeyi bir yana bırakıp şu meseleye odaklanalım: Keloğlan’la ilgili bir film çekecekseniz elinizde eski, bildik bir öykü var demektir. Peki neden bu öyküyü kullanıyorsunuz? Onu bugünün koşullarında, örneğin daha görkemli bir şekilde ve kendi bakış açınızla yeniden anlatmak mı istiyorsunuz? (Polanski’nin “Oliver Twist”i misali.) Bu öyküye modern ve taze bir bakışla mı yaklaşmak istiyorsunuz? (Terry Gilliam’ın “Çılgın Kardeşler”i ya da Wes Craven’ın “Çığlık”ı misali.) Yoksa bu öyküyü tiye almak mı istiyorsunuz? (Mel Brooks filmleri ya da Ertem Eğilmez’in “Arabesk”i misali.)

Güneyer hiçbirini yapmıyor. Peki ne yapıyor? Doğrusu, belirli bir şey yaptığı yok. İçinde Keloğlan’ın olduğu “komik” bir film yapıyor. İyi bir popüler film yapmak için yukarıdaki sorulara (ve daha birçok soruya) yanıt vermesi gerektiğini düşünmüyor. Seyirci sayısını düşünüyor.

Doğruya doğru, kendi içinde tutarlı bir çizgi izlemekte. Ama bu tutarlılığı her konuda sürdüremiyor.

Örneğin bir söyleşide (Hürriyet, 27 Eylül 2005) filminden bahsederken içinde tek satır küfür olmadığını söylemiş ve “Küfür etmeden güldüreceğim” demiş. Demek Keloğlan’ın kavalını cinsel organının sembolü olarak kullanıp “Bu işi başarırsan kavalını üfleyeceğim Keloğlan” denmesini küfürden saymıyor. İlla bir karakterin çıkıp “Eşşoğlueşşek” filan demesi lazım.

Keşke “Çok küfür ediyorsun” diyenlere “Ben küfür etmem. Benim ne zaman birine ‘aptal’ ya da ‘gerizekalı’ dediğimi duydunuz?” diye cevap verdiği rivayet edilen rahmetli Ertem Eğilmez kalkıp gelse de Güneyer’e küfürün ne olduğunu anlatsa. Arada senaryo dersi de verir.

Ya da Ertem Usta’ya zahmet vermeyelim, “Espriler belden aşağı ve belden yukarı diye ikiye ayrılmaz, iyi ve kötü espri diye ikiye ayrılır” diyen Cem Yılmaz’a kulak verelim. O zaman neden içinde argo barındıran iyi bir espriyi, Nasrettin Hoca’nın “Ağız tadıyla bir fıkra yarattırmadınız” diye Keloğlan’ı kovalamasından oluşan küfürsüz ama bayağı bir espriye tercih ettiğimiz anlaşılabilir.

Yine aynı söyleşide “Keloğlan’ın ejderha ile bir dövüş sahnesi var, bunun için çok ciddi para harcıyoruz. O sahne Jurassic Park’tan bile daha iyi olacak. Çünkü 2006 teknolojisiyle çalışıyoruz” derken, Güneyer’in sinemaya ısrarla bir yapımcının (üstelik iyi değil, cahil bir yapımcının) penceresinden baktığını görüyoruz. Aksi takdirde “Jurassic Park”ı “Jurassic Park” yapanın asıl olarak harcanan paranın miktarı değil, Spielberg’in benzersiz sinema duygusu ve bakışı olduğunu, çok para harcanıp çok iyi efektler kullanılan bir sürü filmin kaale alınmadan tarihin derinliklerine gittiğini bilirdi. Bu arada, iyi popüler filmler üreten sinemacıların asıl olarak para kazanmak için değil öyle filmler yapmayı ve izlemeyi sevdikleri için bu yolu tercih ettiklerini de bilirdi.

Güneyer iyi bir yönetmen/senarist olmak istiyorsa enerjisini filmlerini yerenlere cevap yetiştirmeye ve suçu (hayali) dış etkenlerde aramaya harcamak yerine sinema sanatının abecesine kafa yormalı. Yoksa filmini bugün bir milyon kişi seyreder ama yarın kimse hatırlamaz.

(Sinema, Şubat 2006)