Tag Archives: semih kaplanoğlu

Bal ve “bir”lik

Dışarda kalan çocuk: Bora Altaş

Yusuf’un çocukluğu bir masal alemi. Herkesinki biraz öyledir ama onunkisi neredeyse “bir varmış, bir yokmuş” diye anlatılabilecek bir dünya. Sisler içinde belirip kaybolan dağlar, devasa ağaçlar, o ağaçlara gözükara bir şövalye gibi meydan okuyan baba, kovadaki suyun içinde dans eden dolunay; adları, sanları, ne işe yaradıkları bilinen çiçekler; evin fertlerinden atmaca ve katır; dualar, hocalar, meseller… Kendi varlığıyla başka varlıklara da işaret eden, hem büyüleyici hem korkutucu bir alem.

Dağlar, ormanlar ve dolunay bir yana, bu masalın iki kahramanı var: Yusuf’un annesi Zehra ve babası Yakup. İkisinin birliği Yusuf’u yaratmış ama ikisi ayrı birer dünya.

Babanın Yusuf’a söylediği ilk cümlenin (ve filmin ilk cümlesinin) “Oku” olması onu tarif etmeye yeter. Bu masalda Yusuf’un babası okutan, öğretendir: Okulda belletilen modern bilginin değil, doğada var olan kadim bilginin peşindedir. Dinleyendir: Ağaçları, çiçekleri dinler. Yusuf’un dertlerini ve rüyalarını dinler. Anlatandır: Yusuf’a, merakını uyandıracak hikayeler anlatarak, isterse fısıldayabileceğini söyleyip yeni yollar açarak, konuşmayan çocuğunu konuşturan mahir bir hikayecidir. İçeri bakandır. Yalnızlıktır. Bu dünyaya ait olmayan, görünmeyendir. Nitekim sonunda gidecek, gayba karışacaktır.

Anne ise tam tersi. Tüm tasaları, koşuşturmacası, çabası ve sevinciyle hayattır. Ayakları yere basar. Bugünü ve burayı dert eder. “Sütünü iç” der. “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorar. Dışarı bakandır. Kalabalıktır. Bu dünyaya ait olan, görünendir. Nitekim sonunda hayatın ve oğlunun yükü onun omzuna kalacaktır.

Zehra ile Yakup bu halleriyle hayatın temel ikiliğini yansıtırlar: Fiziksel boyut/manevi boyut, deneyimleyen/olan, görünen/görünmeyen, zahiri/batıni. Bu pencereden bakınca Yusuf’un hayatı da yeni bir anlam kazanır. Onun hikayesi “anne”yle “baba”dan kaçmak veya birini tercih etmek yerine her ikisini birleştireceği bir menzile varmanın hikayesidir. Ergenliğiyle mücadele ettiği “Süt”te “erkek” olup “baba”sına, kaderiyle mücadele ettiği “Yumurta”da ise “kadın” olup “anne”sine döndüğünde yaşamın bu iki boyutunu aynı kapta eritip birliğe ulaşır.

Yusuf’un şairliğinde de yine benzer bir düzenin ve “bir”liğin izleri vardır. Kimseyle konuşmayan, teneffüste dışarda oynayan arkadaşlarını sınıftan seyreden, evlerindeki ahırın karanlığında tek başına oturan bu yalnız çocuk, gelecekten haber veren rüyalar görür, ilham alır ve içinde şiir(ler) büyütür. Uçurumlara kovanlar yerleştirerek, tırmanarak, dumanlayarak, keserek, temizleyerek, uzun ve zahmetli bir uğraşla bal elde eden babası gibi, çiçeklerden topladıkları nektarları kendi içlerindeki maddelerle bir araya getirip bala dönüştüren, bir gram bal için çiçekleri onbinlerce kez ziyaret eden arılar gibi, hayattan aldıklarını kendi yalnızlığında ve rüyalarında büyüttükleriyle birleştirip şiire dönüştürecektir. “Yumurta”da elinde gördüğümüz, basılan tek şiir kitabının “Bal” adını taşıması hem bu yolculuğun tarifi hem de babasına yolladığı bir selamdır. Babasının mesleği, Yusuf’un şairliği ve Yusuf’un hayatı bu yolculukta bir olur. Baba çiçeklerin özüne, Yusuf kelimelerin özüne ulaşırken, “Yumurta”, “Süt” ve “Bal”ın vardığı yer de Yusuf’un özüdür.

Sonra, Yakup kovan yerleştirmek için gittiği yolculuktan geri dönmeyince ve Yusuf evden (ve ölümden) kaçıp gizlendiği ormandaki bir ağacın dibinde uykuya dalınca her şeyi bir araya getiren yeni bir döngü doğar: Baba doğayı sever ve ona meydan okur, doğa babayı alır, Yusuf doğanın gövdesine sığınıp uyur. Doğanın/Tanrı’nın devasa kolları misali toprağa uzanan o ağacın dibinde “Yumurta”, “Süt” ve “Bal”ın tüm Yusufları bir olur. “Süt”ün sonunda baretindeki ışıkla “Yumurta”daki geleceğine bakan Yusuf, “Bal”ın sonundaki uykusunda sanki bütün hayatını rüyasında görür. Bu rüyanın ışığında, Yusuf’un hayat hikayesinin “yuvadan kopma (“Bal”) / büyüme (“Süt”) / yuvaya dönme (“Yumurta”)” diye bir çember çizdiği görülür.

Başka bir boyutun (yaratıcı, öz) varlığını kabul eden tüm din ve inançlara göre bu, ruhun asıl yuvası olan diğer boyuttan dünyaya (fiziksel boyut) gelen, bedenen ama asıl önemlisi ruhen büyüyen ve sonra yuvaya geri dönen insanın hikayesidir. Nitekim bu inançlarda dünya kâh bir illüzyona, kâh sınav alanına, kâh oyun sahasına, pek çok zaman da uykuya ve rüyaya benzetilir. Muhammed Peygamber’in “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” sözünde olduğu gibi.

Bu, Yusuf’un hayatını insanın macerasıyla “bir”leştiren döngüdür. Yusuf’un rüyası aslında Yusuf’un hayatıdır. Yusuf’un hayatı aslında insanın hikayesidir.

(Sinema, Mayıs 2010)

Reklamlar

Süt ve büyümek

Erkekliğin bilinmeyen toprakları: Melih Selçuk

Erkek dediğin güçlü olur. Boş işlerle uğraşmaz, doğru düzgün bir işi olur. Erkek arkadaşları olur. Erkek dediğin aletlere, makinalara meraklı olur. Onları sever, dillerinden anlar, tamir eder. Erkek dediğin girişken olur, yırtık olur.

Erkeği bütün bunlar tanımlıyorsa Yusuf’un pek erkeğe benzediğini söyleyemeyiz. İşi, süt ve peynir satan annesine yardım etmekten ibarettir. Akranlarının arasına karışamaz. Odasına kapanır, kitap okur, şiir yazar. Annesinden de azar işitir, öğretmeninden de, postanedeki memurdan da. Üstüne üstlük hayalcidir, hassastır, ki bu özellikler erkekliğin sınırları dışındadır.

Yusuf ne evde, annenin yanında rahat eder, ne de evden/anneden kopabilir. Hayatının en önemli iki “dişi”si olan ev ve anneyle arasındaki çelişkiye bakılırsa asıl meselesi kendi içindeki dişiyledir. Babasız evindeki erkek boşluğunu dolduramadığı, evi çekip çeviren makinanın (motosikletin) lastiğinin patlak olmasından bellidir. Yusuf aslında çift cinsiyetlilikle erkekliğin, eviyle dışarının, yani ergenlikle yetişkinliğin eşiğindedir.

Bir türlü içeri adım atamadığı bilardo salonunun önünde, araba farlarıyla bir anlığına aydınlanan karanlığın içinde tek başına durduğu kısacık ama olağanüstü sahne, Yusuf’un seçim yapamayan ve iki dünyaya da ait olamayan ergen halini özetler.

Kapısı kilitli bir odadadır sanki. Ama kapıyı iteceğine birinin dışardan açmasını bekler. Öğretmeni onun elinden tutacaktır, amatör şair-profesyonel maden işçisi bir abi onu anlayacaktır, şiiri bir dergide yayımlanacaktır. Bekler. Oysa eve gelen her mektup annenin elinden geçer.

Bu sırada, tıpkı “Yumurta”da olduğu gibi, kaderin mekanizması harekete geçer. Annenin hayatına bir adam girer ve ev yavaş yavaş Yusuf’u kusmaya başlar.

Eve bir erkek girmesi, Yusuf’un ergenliğinin ölüm ilanıdır ama Yusuf bunu kabullenene dek yasın tüm safhalarından geçecek, inkâr edecek, kabuğuna çekilecek, öfkelenecektir.

Önce evde bir yılan çıkar ve evdeki sorunlar ayyuka çıkar, ama Yusuf durumun farkında değildir. Yılanı annesi görür, Yusuf değil.

Sonra Yusuf annesini ilk kez “kadın” olarak görür. Aynanın önünde, saçları açık.

Ardından Yusuf’a “askerlik yapamaz” raporu verilir. Bu, erkekliğine vurulan büyük darbedir.

Dönüşte antrede yabancı bir terlik, ocağın üstündeyse kaynar halde unutulmuş bir çaydanlık karşılar Yusuf’u. Annesi annelikten çıkmış, evin düzeni bozulmuştur. Yusuf girmek istese de ev onu kovmaktadır.

Sonra kimse süt almaz ve Yusuf o yarım yamalak işinden de olur. Sonra anne yeni bir ev bakar ve ortada ev bile kalmaz, Yusuf sokaklarda dolaşır durur. Ve sonunda bir epilepsi kriziyle kendini yerde bulur. Motosiklet devrilmiştir.

“Yumurta”daki gibi, “Süt”teki kriz de Yusuf için bir dönüm noktasıdır (“krisis” Yunanca’da “karar vermek” demektir). Yazgısına teslim olacağı bir yolculuğa çıkar ve annesinin sevgilisini takip ede ede doğa(sı)nın kucağına gelir. Karşıda bir dağ, kenarda bir göl, önünde adam boyu sazlık.

Müstakbel üvey baba tam bir erkektir. Atı vardır (büyük bir araba), avradı vardır (bizzat Yusuf’un annesi) ve nihayet eline silah da almış, ava çıkmıştır. Yusuf’un bu adamın peşinden geldiği yer aslında erkekliğin/yetişkinliğin bilmediği, tanımadığı topraklarıdır.

Yusuf adama yaklaşır. Eline büyük bir taş alır. Erkekliğin en uç ve şiddet dolu tezahürlerinden birini gerçekleştirmek, adamı öldürmek niyetindedir. Silahlı adama ilkel de olsa bir silahla karşılık verecektir.

Fakat, üstlendiği kozmik görev açısından “Yumurta”daki köpeği hatırlatan bir balık çıkar karşısına. Yusuf balığı alır, taşı bırakır. O bir erkek olsa bile başka türlü bir erkek olacaktır.

Kucağında balıkla eve dönüp annesinin elinde üvey babanın avladığı hayvanı gördüğünde artık anlamıştır: Yılan süte gelir, bunu değiştiremezsin, fakat sütü nereye koyacağına sen karar verebilirsin. Süt içersen, yani “ağzın süt kokarsa”, yılan sana gelir, içine/evine yerleşir. Ama içmeyi kesip sütü bir kaba koyarsan yılan seni bırakır, o kaba gelir.

Yusuf maden işçiliğine başlayarak, evin ve annenin konforlu sıcaklığından, hayatın tozuna, kirine, sertliğine ve gerçekliğine adım atarak seçimini yapmış olur. Ergenliği geride bırakır, yetişkin olur. Çift cinsiyetliliği geride bırakır, erkek olur. Bu içindeki dişiden vazgeçmekten çok, onunla sağlıklı bir ilişki kurması anlamına gelmektedir. Örneğin şairliği bu “kadın”ın sütünden beslenecektir.

Baretinin her yanı aydınlatan bembeyaz ışığı, parlak bir geleceği değil, yolunu ve önünü gördüğünü işaret eder. Yusuf sütten kesilmiştir.

(Sinema, Şubat 2009)

Yumurta ve kader

Şairin kaderi: Nejat İşler ve Saadet Işıl Aksoy

İstanbul’da sahaflık ve şairlik yapan Yusuf, annesinin ölümü üzerine memleketi Tire’ye gidiyor. Niyeti cenazenin ardından hemen İstanbul’a dönmek. Uzaktan akrabası olan ve son günlerinde annesine bakan Ayla, “Olmaz” diyor, “annenizin adağı var, onu yerine getirmelisiniz.” Ama Yusuf’un öyle bir niyeti yok. O “böyle şeylere inanmıyor”.

Derken, evin sigortası bozuluyor. Camı kırılıyor. Yusuf tam yola çıkacak, eski bir arkadaşı zorla alıkoyuyor.

“Yumurta”yı izlerken, filmin buralarında önce “Bu film kaderden bahsediyor” diye düşündüm, sonra “Yok canım, olamaz” dedim.

Filmin açıkça değindiği bir konuyu görmezden gelmeme neden olan bu “Yok canım”ın bir nedeni Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinde bu temaya rastlamamış olmamsa, asıl nedeni Türk sinemasında inanç, kader gibi meselelerin entelektüelikle yan yana görülmemesi. Oysa sinemanın en önemli yönetmenlerinin birkaçı, örneğin Tarkovski, Bergman, Dreyer, Bresson, Kieslowski ve Scorsese, filmlerinin tamamında veya çoğunda bu temalara kafa yordu.

Düşüncemin hüsnü kuruntu olmadığını anlamak için birkaç Semih Kaplanoğlu söyleşisi okumam gerekti. Kaplanoğlu’nun “Altyazı”daki sözleri gayet açık: “Bizi kendi gerçekliğimize götüren deneyimler modern nihilizmin anlatım kalıpları dışında nasıl anlatılır? (…) Yaptığım filmlere bu düşünce süreçlerini katmaya çalışıyorum. Sinema, Dreyer, Bresson, Bergman ve Tarkovski sayesinde seküler dışı bir sanat olma özelliği de kazanmıştır ve bu yol ustalarımın izinde benim de yolumdur.”

“Yumurta”, diğer meziyetleri bir yana tam da bu nedenle, yani “seküler dışı bir film” olma özelliğiyle Türk sineması için büyük önem taşıyor.

Yusuf’un kaderi

“Yumurta”nın merkezinde kader var. Zeki Demirkubuz filmlerinin aksine, “insanın çekmeye yazgılı olduğu acı” anlamındaki kader değil bu, “hayatı dipten ve geriden kuşatan kozmik bir mekanizma” olarak kader. Kaçmaya çalıştığınız yerleri, insanları, duyguları, deneyimleri ısrarla önünüze seren, gitmeniz gereken yolu tekrar tekrar karşınıza çıkarıp bazen bir seçenek, bazen bir mecburiyet olarak sunan bir mekanizma. Yusuf’un annesinin ölümü işte böyle bir mekanizmayı harekete geçiriyor.

Yusuf kasabaya ilk gittiğinde, taşrayla arasındaki kan uyuşmazlığı had safhada. İnsanlara yabancı, uzak. Verilen terlikler ayağına uymuyor. Ölenlerin ardından ekilen çiçekler onu korkutuyor (Ayla “Çiçek onlar” diyerek farklı ve yalın bir bakışın ipucunu veriyor). Sabah kahvaltı için kümeste yumurta arandığında, yumurta yok. Yusuf’la taşra arasındaki irtibat kesik.

Sonra taşranın zamanı, Yusuf’u kuyu gibi içine çekmeye başlıyor. Ağaç altında ya da berber koltuğunda apansız bastıran uykusu, urgancıların çektiği urganın ritmi, sesleri veya görüntüleriyle her yere sızan saatler aracılığıyla varlığını hissettiriyor, kendini dayatıyor. Yusuf hayat üzerindeki kontrolünü yitirmeye başlıyor. Veraset işi “Avukat İzmir’e gitti, yarın döner”, adak işi “Sürü otlağa gitti, sabah gelir” cevaplarının duvarına çarpıyor.

Sonra banyoda bir diş fırçası beliriyor. Yerleşmenin, kalıcı bir hayat ihtimalinin ilk işareti. Yusuf’un anlamadığı işaretlerden biri. Ardından, bozulan sigortalar, “Hayatta bırakmam” diyen arkadaşlar ve Ayla’nın mahzun yüzü bırakmıyor Yusuf’u.

Taşra, Yusuf’un kaderi. Üstelik taşra da kader gibi: İçine çekiyor, teslim alıyor, teslim olunduğunda anlam kazanıyor.

Kuyunun halleri

Kuyu, “Yumurta”nın kilit sözcüklerinden biri. Hem taşrayı hem kaderi tanımlıyor ve her ikisini Yusuf’la buluşturuyor. Film boyunca farklı anlam ve çağrışımlarla karşımıza çıkıyor. Çocukluğunda çıraklığını yaptığı bir meslek olarak, rüyasında içinden çıkamadığı bir yer olarak, kitabındaki şiir olarak, şiirin yazıldığı eski sevgilinin kimliğinde aşkın tarifi olarak, ama en önemlisi kaderin simgesi olarak.

Yusuf önce İstanbul’a dönüşünü erteleyerek kendini (farkında olmadan) kadere bırakıyor. Sonra adağı yerine getirip kurban kesmeye karar vererek bir adım daha atıyor. Reddettiği, kaçtığı her şeyi usul usul kabulleniyor. Yusuf’un alnındaki kurban kanı, taşranın/kaderin damgası gibi. Silinebilir ama çıkmaz.

Finalde Yusuf son bir kez İstanbul’a dönmeyi denerken ortaya çıkıp onu bırakmayan köpek, kaderin gücünün doruk noktası. Yusuf’un köşeye sıkışmışlığı ve hayatın onu belli bir yoldan gitmeye zorlaması mecaz olmaktan çıkıyor. Yusuf burada çaresizliğine ya da annesinin ölümüne ağlamaktan çok, kadere ve hayata teslim olup içini döküyor. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi “Yumurta”da kader ve hayat aynı anlama geliyor.

Ve Yusuf kasabaya geri dönüyor. Artık o taşraya ait ve kadere teslim. Artık kahvaltıda yumurta var.

(Sinema, Aralık 2007)

Semih Kaplanoğlu’yla “Yusuf’un Rüyası” üzerine (Elif Tunca)

En sonuncusu Altın Ayı kazanan Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesi Yumurta, Süt, Bal, DVD olarak çıktı. Set’e Kaplanoğlu ile yapılan bir nehir söyleşi kitabı da eşlik ediyor ve bizi yönetmenin yaşamı ve dünyasına sokuyor. Yusuf Üçlemesi paketinde yer alan Yusuf’un Rüyası adlı nehir söyleşi, hem seyirciler hem de sinema yapmak isteyenler için ipuçlarıyla dolu.

Sinema yazarı Uygar Şirin’in yönetmen Semih Kaplanoğlu’yla gerçekleştirdiği söyleşi kitap, 38 yaşında ilk filmini çeken, 47 yaşında beşinci filmiyle dünyanın en prestijli ödüllerinden Altın Ayı’yı kazanan bir yönetmenin dünyasına buyur ediyor bizi. Ve o dünyada aslında hem bizimkine çok benzer hem de çok farklı bir hayatın tadına varıyoruz. Doktor olan ama Fransa’da Yeni Dalga setlerine girmekten, Louvre Müzesi’ni ziyaret etmekten geri durmayan, oğluna evde karanlık oda kurmaktan çekinmeyen bir babanın oğlu Kaplanoğlu. İzmir’in özgür ortamında, elinde sekiz milimetrelik kamerayla çekim yaparken kulağından Yusuf dedenin, Süreyya ninenin duaları da geçiyor, teyze ve dayılarının sol marşları da… Bu arada kamerasının önünden Karşıyaka’nın eski sakinlerinden Rum ve Yahudi komşuları arz-ı endam ediyor. 12 Eylül döneminin sıkıntılı ortamı üniversitelerden yana da talihi yaver giden biri o. Alim Şerif Onaran’ın, dünyanın farklı yerlerinde sinema üzerine çalışan Ahmet Sipahioğlu, Oğuz Adanır, Faruk Kalkan, Mutlu Parkan, Bilgin Adalı gibi isimleri Türkiye’ye getirip kurduğu Güzel Sanatlar Fakültesi’nde hani neredeyse evden getirdiklerini işleyip geliştiriyor. Böylece İstanbul macerasına ve kimbilir Yusuf’un hayatına hazırlanıyor gün be gün. Yusuf’un anlatacakları şimdilik bitmiş görünüyor. Söz sırası Semih Kaplanoğlu’nda deyip Yusuf’un Rüyası üzerine biz de sohbet edelim istedik.
– Üçlemenin DVD setiyle birlikte bir nehir söyleşi kitabı hazırlamak, projeye giriştiğiniz andan beri düşündüğünüz bir şey miydi, yoksa sonradan mı karar verildi buna?
– Başta hiç böyle bir fikir yoktu. Benim sinemaya, film yapmaya dair tuttuğum notlar vardı epeydir, belki bir gün onlardan kitap olabilir diye düşünüyordum ama DVD seti konusunda görüşmeler yaparken de nehir söyleşi fikri yoktu yine. Öneri Timaş’tan geldi aslında, genel yayın yönetmeni Emine Eroğlu’ndan; ‘Hem size hem üçlemeye dair öyle bir çalışma ilginç olabilir,’ diye. Benim de aklıma Uygar Şirin geldi, bir sinema yazarıyla yapmak en doğrusudur diye düşündüm. Uygar’ın edebiyatçı yanı da var hem. Bir de söyleşi yapmak başka yetenekler gerektiriyor; empati duygusu, meraklı olmak gibi. Uygar da bunlara fazlasıyla sahip. Burada çok güzel bir 10 gün geçirdik, sabahtan akşama konuştuk. Kitabın iki bölüm olup ilkinin daha bana dair, ikinci bölümünse Yusuf’un hikâyesine odaklanması da Uygar’ın fikri.
– Onur ödülü alan pek çok sanatçı ‘Daha yapacaklarım bitmedi, neden verdiniz?’ der ya espriyle karışık, ‘nehir söyleşi’ de daha çok ununu elemiş eleğini duvara asmış kişilerle yapılır sanki. Bu teklif gelince bunu düşünmediniz mi, ürkütmedi mi bu fikir sizi?
– İşin içinde üçleme faslı olunca ürkütmedi açıkçası. Bazen bana da tuhaf geliyor; beş yılda dört film çekmişiz. Aslında hayli yoğun, yorucu bir süreç. Mesela geçen gün burada odamı topluyordum; bu beş seneyi topluyoruz aslında. Bazı fotoğraflar bulduk beş yıl öncesinden, şimdiki halimden ne kadar farklı, diye baktım onlara. O yoğunluğun sonuna doğru aslında bunu yapmak gerekiyormuş diye düşünüyorum şimdi. En çok korktuğum ne oldu biliyor musun? Ben bir otobiyografi yazmak istiyordum tam bu dönemlerde. Uygar’a dedim ki: ‘Sen benim kitabımı elimden aldın.’
– Sık röportaj veren, çok konuşan biri değilsiniz. Ama kitabın özellikle ilk bölümünü düşününce, yani sizin kişisel hayatınıza ait bölümü, orada epey şey anlatmışsınız. Böyle de olması gerek zaten ama başta bu da bir tedirginlik uyandırmadı mı?
– Anlattığımız kadar anlatmadıklarımız da var tabii! Bir de anlatıp da koymadıklarımız var. Uygar’ın mahareti tabii bu biraz da. Merak etti, sordu ve aldı cevapları.
– Sizdeki yerini, ancak anlatırken fark ettiğiniz şeyler oldu mu?
– Uygar hep şunu gözetti; yaptığımız işle hayatımız arasındaki bağları kurmak. Ben de bunu diri tutmaya çalıştım. Sadece kendi başına kalıp düşündüğünde bunu yapamayabilir insan. Bu tür söyleşiler, insanı kendinden dışarı çıkaran, kendine dışarıdan bakmasını sağlayan, bazı görünmez ilmikleri fark ettiğin, kendin de şaşırdığın bir durum. Erol Akyavaş’la, Ece Ayhan’la, Mustafa Irgat’la bu söyleşi sayesinde tekrar buluştum bir de! Onları tekrar andım. Bütün o insanların benim hayatıma nasıl etki ettiklerini ancak şimdi görebiliyorum. Yoksa onlardan ne aldığımı, bendeki tesirlerinin nasıl ve nereden olduğunu yaşarken anlayamazdım tabii ki. Şimdi fark ediyorum ve minnetle anıyorum hepsini.
– Biraz da terapi niteliği var mı?
– Var tabii. Bir yandan da kitabı elime ilk aldığımda kendimi biraz çıplak hissettim aslında! Öte yandan annem okuduğunda o da kendi hayatını yeniden tazelemiş, kız kardeşim aynı şekilde. Bilmedikleri şeyleri de görmüşler, öyle söylediler.
– Sizin için bu kitap, hakkınızda daha çok şey merak edenler için bir kitap mı, film yapmaya heveslenen gençler için bir pratik rehber mi, yoksa üçlemedeki anlamları keşfetmek isteyenler için bir kılavuz mu?
– Üçleme için beni motive eden asıl şey, kendi kendime sorduğum sorulardı. 40’lı yaşların ortasına gelmiştim ve pek çok insan gibi ben kimim, ne yaptım, nereye gidiyorum, buralıyım ama aynı zamanda oralıyım; gibi aslında kadim soruları soruyordum. O soruların cevabını arayıştı bu üçleme. O zaman gerçekten benim sorduğum soruları filmde soran kişiler için belli bağlantılar kurulabilir, bu yönü beni daha çok ilgilendiriyor açıkçası kitabın. Ama diğerleri de var tabii; en çok önemsediğim şey, benim filmlerimin başka insanlarda film yapma isteği uyandırmasıdır. Umarım bu kitap bunu daha çok uyandırır, cesaret verir, kolaylaştırır. Ben mesela iktisattan, paradan hiç anlamayan biriydim ama film yapmak uğruna öğrendim. Yapımcı oldum, yabancı yapımcılar, ortaklar buldum. Bunları da anlattım çünkü bu tür bilgileri kendine saklamak, gizlemek ahlâki gelmiyor bana.

(Sabah, 9.1.2011)

(Söyleşinin tamamı için http://www.sabah.com.tr/Pazar/2011/01/09/filmlerimin_film_yapma_istegi_uyandirmasi_benim_icin_onemli)