Tag Archives: sakat raconu

Sakat Raconu: Mutsuzluk Gönüllüleri (Bülent Küçükaslan)

“Büyük Deniz Yükseliyor”un karakterlerinden Çağrı, genç yaşta bacağını kaybedip sakat kalmış biri. Kitabı yazmayı bitirmek üzereyken bir noktada Çağrı’ya “benzeyen” biriyle konuşma ihtiyacı duydum ve yazım sürecinde sürekli takip ettiğim engelliler.biz sitesinin kurucusu ve editörü Bülent Küçükaslan’ı aradım. Siteden edindiğim bilgiler sayesinde Çağrı’yla benzer bir kaderi paylaştığını biliyordum… Buluştuk, tanıştık. Çağrı’yla başlayan konuşma, saatleri bulan bir sohbete dönüştü. Bülent daha sonra “Sakat Raconu” başlıklı köşesinde kitap (ve kendi hayalinin peşinden koşmak) üzerine, sadece onun elinden çıkabilecek bir yazı yazdı.

Bundan aylar önce Uygar Şirin diye biri aradı beni. Yazar olduğunu, yeni bir roman yazmaya başladığını, romandaki ana karakterlerden birinin kaza sonucu bir bacağının koptuğunu ve bu karakterin oluşması için -sakat- benimle görüşmek istediğini söyledi.

Birkaç gün sonra bana geldi. Hikâyeyi kısaca anlattı. Sonradan sakatlanan birinin hayata bakışını anlamak için uzun uzun muhabbet ettik.

Anladık mı? Sanmıyorum. Çünkü hem “sakat” kavramıyla açıklanabilecek tek bir kişilik yapısı yoktu, hem her insan bir hikâyeydi, ve hem de herkes farklı ve sakat da herkesti.

Peki, o zaman ne sonuca vardık Uygar’la muhabbetimizden? Bugünden bakınca şu: Herkes kendi yaşamının (nasıl olması gerektiğinin) peşinden koşmalıydı. Herkes, başkasının koyduğu sınırların mahpusu değil, kendi ufkundaki yolun yolcusu olmalıydı. Herkes, o yol ayrımına geldiğinde, bütün varlığıyla mutluluğa adım atmalıydı.

Aradan aylar geçti. Uygar yine aradı, romanı yazmıştı: “Büyük Deniz Yükseliyor”.
Kısa süre içinde aldım romanı ve bugün sabaha karşı 2 civarında kitabın son satırını okudum: “Derya gitti.”

***

Bu sabah uyandım. Turkuaz rengi dingin bir deniz, ipince beyaza çalan sarı renkte kumsal, kumsalla flört eden beyaz köpüklü dilber: dalga ve onları gören ben.

Güzel bir geceydi. Güzel bir sabaha uyandım. Gecenin damağımda bıraktığı tadı düşündüm. “Derya gitti”kten sonra kitabın arkasına şunu yazmıştım: Son söz aslında hep ilk sözdür; bilene.

Ve devam etmiştim: Kendine inananların adası var. Yaşama inananların umudu var. Umudu olanların geleceği var. Bugünü olanların yarını var.

Çok lezzetli bir roman yazmıştı Uygar Şirin.  En kısa sürede hikâyeyle ilgili bir şeyler yazmalıydım.

***

Biraz önce sitede bir haber okudum. Haberde, hırsızları kovalarken kazada felç olan üç aylık polis Fatih Güzel’in, “Senin de hayatın kararmasın” diyerek nişanlısından ayrılması konu ediliyordu. Haberin altına alelacele şunları yazdım: Halt etmişsin kardeşim, halt etmişsin!..

Fatih Güzel’in Büyük Deniz’i yükseliyordu. Gördüm. Gözünün içine baktım. Deniz seviyesinden başka hiçbir şey yoktu gözünde. Sanki bakmak, görmek, tat/umut/yaşam almak-vermek için değil de, sadece yükselen denizin ölçümünü yapmak için vardı o gözler!

O halde yazmalıydım; gördüysem, yazmalıydım! Hem “Büyük Deniz Yükseliyor” hakkında hem de gözler hakkında.

Büyük Deniz Yükseliyor

Yeryüzü sular altında. Her yer su. Bir tek kara parçası var, bir tek yaşam alanı, bir tek ülke; o da: Ada. Ada’da birkaç milyon insan yaşıyor, bir de Başkan. Başkan bir gün açıklıyor:

“[…] kesin olmayan ama bilimsel verilere dayanan varsayımlara göre ülkemiz en az yirmi beş, en çok kırk beş gün içinde tümüyle sular altında kalacaktır.
[…] Bir kez daha söylemek ve vurgulamak isterim, yirmi beş-kırk beş gün aralığı diye özetleyebileceğimiz bu varsayım, en yüksek tepe için belirlenen değerdir.”

Önce her şey duruyor. Ardından her şey açığa çıkıyor. Sonra herkesin bir hikâyesi başlıyor/bitiyor; ya birilerinin çizdiği sınırlarda mahpus ya da kendi ufkundaki yolun yolcusu oluyorlar.

Bazıları fark etti, bazıları çark etti, bazıları biliyordum dedi, bazıları biliyordu dedi, bazıları kim bilir dedi.

“Büyük Deniz’in yükselmesi ülkeyi çok değiştirdi. Kimi sözcükler anlamsızlaştı, yok olmak üzereler. Kimi sözcüklerin anlamı değişti. Kimi sözcükler ünlendi, değerleri arttı.
“Deniz”in, “uyku”nun, “gün”ün, “düş”ün, “suç”un, “gelecek”in, “arkadaş”ın, “kumsal”ın, “yolcu”nun, “utanç”ın, “korku”nun, “ev”in, “yukarı” ve “aşağı”nın, “kıyı” ve “aykırı”nın, “deli” ve “derin”in anlamları değişti, kaydı ya da yok oldu. Her şeyden önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, “ölüm”ün anlamı değişti.
“Başlangıç”ın anlamı kalmazken, “son”unki değişti, şimdi çok daha açık ve anlaşılır.
“Su” eskisinden bile çok kullanılıyor ama artık korkuyla anılır oldu.
“Belki” gereksizleşti, her şey kesin.
“Ayak basacak yer azaldıkça “yer”in anlamı kalmıyor. Kaçacak yer azaldıkça “kaçış”ın anlamının kalmadığı gibi. Yakında, su her yanı doldurduğunda “ada” da anlamsızlaşacak.”

Seçenek vardı. Herkes dilediği yoldan gidebilirdi.

Ve herkes seçimini yaptı. Herkes yolunda ilerlemeye başladı. Herkes son sözünü söyledi. Ve her şey -yeniden- başladı.

***

İşte böyle sürüp gidiyor bu büyüleyici ada hikâyesi.

Hikâyenin bir yerinde, herkes yolunda ilerlerken, adamın biri bir kova benzini başından aşağıya döküyor ve cebinden çıkardığı çakmakla kendini ateşe veriyor. Ada ve Kürşat oradalar. “Kürşat!” diye bağırarak yanan adama doğru fırlıyor Ada. Kürşat Ada’nın kolundan tutuyor, çekiyor. “Kürşat, adam yanıyor!” diyor Ada. “Bir şey yapamayız” diyor Kürşat, ”Alev bu, başladı mı bitmiş demektir”. Ada kollarıyla gözlerini kapıyor.

Kısa bir an sonra Kürşat konuşuyor:

– Yardım öyle bir şey değil ki. Adam çakmağı yaktıktan sonra koşturmak, yardım etmek değil… Biz Sontepe’ye vardığımızda adam orada duruyordu. Boş boş bakıyordu. Elinde kova vardı Ada. Kova, kova! Ne işi olur kovayla, düşündük mü? Ne yapıyor? Su mu alıyor oradan? Ne yapıyor? Sorduk mu?
– …
– Sormadık. Delinin teki deyip geçtik. Yanına gidip bakacaktık, kovada ne var diye soracaktık, kokuyor bu, su değil, diyecektik. O zaman yardım etmiş olurduk. Belki o zaman adam kendini yakmazdı, bilmiyorum. Belki gözümüzün içine bakmıştır, biz onunkine bakmadığımız için görmemişizdir. Suçluysak bunu yapmadığımız için suçluyuz. Yoksa kendimizi alevlere atmadığımız için değil. Kahramanlık alevlere dalmak değil, kahramanlık birine yangından önce elini uzatmak.

***

Bu sabah bir haber okudum. Haberde şöyle diyordu 3 ay önce omurilik yaralanması sonucu felç olan Fatih Güzel:

“Ama onun da hayatını karartmak istemedim. Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi. Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı. ‘Sana ömrüm boyunca bakarım’ dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak kabul etmek zorunda kaldı.
2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu’na giren Fatih Güzel’in şimdi tek umudu kök hücre tedavisi.”

Okuduğum andan beri yazmaya çalışıyorum. Yazdıkça hep bir şeylerin eksik kaldığını/kalacağını görüyorum. Yazsam eksik, yazmasam olmaz; çünkü gördüm, Fatih’in elindeki kovayı gördüm. Çakmağı yaktı mı, alev aldı mı, bilmiyorum. Ama ben yine de yazmalıyım. Fatih için “uyku”nun, “gün”ün, “düş”ün, “suç”un, “gelecek”in, “arkadaş”ın, “utanç”ın, “korku”nun, “ev”in, “yukarı” ve “aşağı”nın anlamları değişmeden yetişebilirim belki. Her şeyden önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, “yaşam”ın anlamı değişmeden.

Biliyorum ki bir kez yanlış yola girerse, aynaya her baktığında kendine yabancılaşmış bir Fatih görecek.* Biliyorum ki yapmak istedikleriyle yaptıkları arasındaki uçurum büyüdükçe mutsuzluğu derinleşecek.**

Fatih’e Cevaplar

“Ama onun da hayatını karartmak istemedim.”

İyi halt etmişsin güzel kardeşim! Böylesi anlarda Türk filmlerinden zihnimizde kalan rolü/raconu kesiyoruz hemencecik! Bir de böbürlene böbürlene fedakâr taraf pozlarına girmiyor muyuz! Yuh olsun bize.

İnsan severse neden hayatı kararmış olsun ki? İşini/yaşamını oturarak sürdüren birinin ömrü neden “karanlık” olsun? Hem başkaları hakkında karar vermek sana mı düşer? Ne hakla seni seven bir kadının yerine ve onun isteğinin dışında bir karar alıyorsun!

“Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi.”

Kim demiş mümkün değil diye! Hemen umut tacirliği yapıp kök hücre ile yalandan umut veren insanlar, neden önce bu tür konularda bilgi vermezler! Bal gibi de çocuğun olur.

“Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı. ‘Sana ömrüm boyunca bakarım’ dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak kabul etmek zorunda kaldı.”

İnsanlar mutlu olmak için adım atmalılar, mutsuz olmak için değil. Ve güzel kardeşim, sen yanlış yola adım attın; o yolda mutluluk yok.

“Bakmak” değil, ömür boyu yaşamaktır, paylaşmaktır evlilik. Birlikteyken mutlu olmaktır, kendinden çok düşünmektir, mücadelede sırtını yaslamaktır, omuz vermektir, gülmektir, ağlamaktır, kızmaktır, tökezlemektir, kalkmaktır, kaldırmaktır, kaybetmektir, kazanmaktır. Bu paylaşımları oturarak yapamayacağını sakın düşünme. O kadar çok örnek var ki mutlu olan ve yaşamı doludizgin yaşayan…

“2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu’na giren Fatih Güzel’in şimdi tek umudu kök hücre tedavisi.”

Tek umut kök hücre olursa, elbette önünde hep hayal kırıklıkları olacaktır. Unut kök hücreyi. Tıp gelişince zaten sen de geri kalmazsın o tedaviden. Ama ne şu anda bu kök hücre tedavisinin bir bilimselliği var ve ne de yararı. Orta ve uzun vadeli bir beklenti sadece…

Ne güzel mesleğin var. Bence en kısa zamanda sana en yakın Emniyet teşkilatında bir büro işine geri dönmelisin. Polislik illa hırsız kovalamakla olmaz. Zekânı kullanarak mesleğini en güzel ve başarılı şekilde yürütebilirsin. Hiç hiç hiç kimse sana bu konuda engel olamamalı. Bence tıpkı felç olmadan önce olduğu gibi bugün de hayallerinin peşinde koşmaya devam etmelisin.

Göreceksin kardeşim, her şey dünkünden daha güzel olacak… Her son söz dediğinde, her son dediğinde, bil ki bir şeyler yeniden başlıyordur. Kendini son’a değil, başlayacak olan’a hazırlamalısın.

Yükselen deniz değil, sen kendini dibe çekiyorsun.  “Umut” da, “yarın” da, sevgi” de, “saygı” da, “aşk” da, “iş” de, “dostluk” da üç ay önceki anlamlarda. “Yaşam” hep aynı…

Bak! Gör!

Ve bil ki bir kez gördüğünde artık her şey çok güzel olacak. Göreceksin.

(engelliler.biz, 8.5.2006)

Yazının tamamı için: http://www.engelliler.biz/forum/archive/index.php/t-1293.html