Tag Archives: ridley scott

Body of Lies/Yalanlar Üstüne

Gerçekten de yalanlar üstüne…

Roger Ferris. Ortadoğu’da çalışan bir CIA ajanı. (“Ortadoğu” demem yetiyor çünkü biliyorsunuz Hollywood’dan baktığınızda bizim buralar komple Ortadoğu sayılıyor ve Ortadoğu’daki bütün ülkeler birbirinin aynı sayılıyor.) İşini iyi yapan bir çocuk. “İnsani” bir tarafı var. Yani “Ortadoğulular da insandır” diyor. Onların güvenini kazanmak, onlarla el ele vermek istiyor.

Cut: Amerika’da CIA merkezindeyiz. Ed Hoffman’la tanışıyoruz. Kendisi Ferris’in şefi. O bir kötü polis. “Bırak bu insaniyet ayaklarını” diye düşünüyor, “Arapları kullanalım, ezelim, öldürelim, yeter ki şu teröristi ele geçirelim.”

Ferris’le Hoffman arasındaki farkı iyice, ama iyice anlayalım diye, Ferris ateş altında kalıyor, yanında bombalar patlıyor, arkadaşları ölüyor, köpekler tarafından ısırılıyor, işkenceden geçiyor; Hoffman kahve içiyor, çocuklarını okula götürüyor, çocuklarını maça götürüyor, gazetesini okuyor. Yani biri olay yerinde, kanıyla canıyla çalışıyor, diğeri masa başında, dünyadan habersiz, gömleğini bile kirletmeden yaşıyor. Çaktınız?

O esnada…

Fiyakalı helikopterler pata pata uçuyor. Afili kamuflajlar giymiş askerler “Copy this”, “Roger that” diyerek terörist hücrelerini basıyor. Galaktik uyduların multimetrik ekranlara aktardığı sonik görüntüler sayesinde (sıfatlar tarafımdan uydurma ama filmin havası bu) Suriye’deki bir çölde gezinen ajanın adımları bile Virginia’dan izleniyor. Hikaye nereye sıçrarsa perdede civi civi civi diye o yerin adı yazıyor.

Ve Irak’ta bir sokak görüyoruz… Ürdün’de bir cami… Suriye’de bir çöl.

Bir Bond filminin koşuşturmacalı dünya seyahati hazzını ikame edecek ve yarı korku, çeyrek şaşkınlık ve çeyrek merakla seyredilecek bir küresel slayt gösterisi. Bu gösteride Irak, Ürdün ve Suriye birer dekor, birer aksesuar. Gözalıcı bir kubbe. Renkli bir örtü. Bol baharatlı bir yemek.

Ve karşınızda zerre risk almayan, iyi polis-kötü polis, iyi Arap-kötü Arap sıfatları dışında karakterleriyle ilgilenmeyen bir senaryo.

İyi Arap’ı kötü Arap’dan ayıran şey terörizme karşı olması. Örneğin, Paşa gibi adı “tırnak sökücü”ye çıkacak kadar sağlam bir işkenceci olabilir. Olsun, yine de zekidir, dürüsttür, işini yapıyordur. Terörist değildir. İyidir.

Ama Amerikalıysan iş değişir. Sen insanlarla ilişki kurmalısın, aklını kullanmalısın, işkence yapmamalısın. Ancak o zaman iyi polis olabilirsin. Seni “kötü” yapan özellikler Orta Doğulu poliste bulunduğunda onu “kötü” yapmaz. Onlar o kadar medeni değil çünkü.

Pardon unuttum, filmde bir Arap daha var. Güzel Arap Kızı. Bildin? Hep vardır o. Hani masum ve kırılgan. Hani gözleri çok güzel. Canım, öyle bir ülkede, o baskı altında genç bir kızın bir ilişki yaşaması ne kadar zor, sen biliyor musun? Ama gözleri çok güzel. Yüzü de. “Ortadoğulularla (ki biliyorsun, hepsi Müslümandır) ‘Cennette 99 hurinin onları beklediğini sanıyorlar’ diye dalga geçebiliriz, ama Ortadoğu’da kendi cennetini yaratan bir Amerikalıya bir Arap hurisi bağışlamayı da asla ihmal etmeyiz” hesabı.

Sonra bir an gelir ve filmde Türkiye’yi görürüz. Salondaki koltuğumuzda kendimize çekidüzen veririz, yanımızdaki arkadaşla göz göze geliriz. Fakat o da ne? Adana havaalanında cüppeli adamlar. Yine Adana’da, Fas’taki mimariyi anımsatan bir otel. “Bu adamlar bizi yanlış tanıyor ya!” diye isyan ederiz. Ama isyanımız sadece filmin Türkiye bölümüyle sınırlı kalır, nedense öncesine ve sonrasına bulaşmaz. Peki yedi iklim dört bucağı dolaşan bu filmin, Türkiye’ye gelince mi cahilliği ya da gerçekleri çarpıtası tutuyor? Türkiye faslında gördüklerimiz, filmin tamamına şüpheyle bakmamızı gerektirmez mi?

Neyse, uzun lafın kısası, ikinci sınıf polisiye senaryosuna 11 Eylül cilası. İkinci sınıf polisiye yönetmenliğine yetenekli bir çift gözün cilası. Her şey tam tahmin ettiğimiz gibi ve tam tahmin ettiğimiz sırayla oluyor. “Heyecan veren”, “insanı koltuğuna çivileyen”, “2 saatte su gibi akıp giden” bir şey varsa da ben göremiyorum.

Bakınız, buraya yazıyorum: “Yaratık”ı, “Bıçak Sırtı”nı, “Thelma ve Louise”i çeken adam, “Kara Şahin Düştü”nün, “Cennetin Krallığı”nın ve “Amerikan Gangsteri”nin ardından bir de “Yalanlar Üstüne”yi çekiyorsa, bunun suçu biraz da bu vasat filmlerde “çarpıcı”lık, “etkileyici”lik, “akıcı”lık, “koltuğa çivileyici”lik bulan sinema yazarlarındadır.  (Tıpkı “Taksi Şoförü”nü, “Kızgın Boğa”yı, “Komedyenler Kralı”nı çeken adamın “Göklerin Hakimi”ni, “Köstebek”i çekmesinde; “Zelig”i, “Suçlar ve Kabahatler”i çeken adamın “Scoop”u, “Cassandra’nın Rüyası”nı çekmesinde; “Sinek”i, “Videodrome”u çeken adamın “Şark Vaatleri”ni çekmesinde olduğu gibi.)

“Sinema tarihinden bir ‘Yalanlar Üstüne’ eksilse n’olur?” diye sormak isterim ama hadi, o kadar ileri gitmeyeyim ve şunu sorayım: “Yalanlar Üstüne”yi Ridley Scott çekmese nolur? Bu senaryoyu, diyelim Scott’dan daha kötü (ona da emin değilim ya neyse) ama yine eli yüzü düzgün bir şekilde perdeye aktaracak elli tane yönetmen yok mu? Scott, Scorsese, Allen, Cronenberg gibi ustaların, son dönemde pek de kıymetli olmayan işlere imza atmalarının bir nedeni de, bu isimlerin tarihleri ve ustalıklarının bir yana bırakılması (veya o tarih ve ustalıktan etkilenilmesi) ve o filmlerin az ya da çok ama illa ki övülmesi değil mi?

“Yalanlar Üstüne”nin Ocak’ta gösterime gireceğini sanıp Seyir Defteri için kısa bir paragraf yazmıştım: “‘Yalanlar Üstüne’nin fragmanını izledim. Filme şimdiden iki yıldız veriyorum. Lütfen buna önyargı demeyin. İsterseniz önyergi ya da önsezi diyebilirsiniz. İsterseniz tecrübe de diyebilirsiniz.”

Film erkenden gösterime girince kehanette bulunmanın anlamı kalmadı, o bölümü çıkardım. Ama evet, yanılmamışım.

(Sinema, Ocak 2009)

Reklamlar

Seyir Defteri: Alien vs. Prometheus

Uyanmadan önce: Sigourney Weaver “Alien”da

“Alien” soru sormuyor, hikaye anlatıyor. Ama o hikayeyi öylesine temel meselelerle donatıyor ki kendi doğallığıyla ortaya çıkan onlarca soruyu 30 yıldır tartışmaya devam ediyoruz. “Prometheus” hikaye kurmakla değil soru sormakla uğraşıyor. Sorduğu soruların bilimkurgu sinemasının yıllar önce tükettiği beylik sorular olması da cabası (“Tanrı var mı?”, “Robotlar hissedebilir mi?”). İşin ilginci, bizzat Ridley Scott iki başyapıtla (“Alien” ve “Blade Runner”) bu soruları 30 yıl önce paketleyip bir kenara koydu.

“Alien” bir şey anlatmaya uğraşmıyor, o yüzden çok şey söylüyor. “Prometheus” öyle hararetle, o kadar çok şey anlatmaya çalışıyor ki sonuçta ne bir şey söylemiş oluyor, ne de seyirciye söyleyecek bir şey bırakıyor.

“Alien”ın karakterleri “dümdüz” konuşuyorlar, tam da bu yüzden çok derinler. “Prometheus”un karakterleri koca koca “felsefi” soruları telaffuz edip duruyorlar, tam da bu yüzden insandan çok robota benziyorlar.

“Alien” daha çok yakın ve orta ölçekte planlarla ilerliyor, çünkü en çok önemsediği şey karakterleri. “Prometheus” sık sık genel planlara başvuruyor, çünkü en önemsediği şey gezegenleri, dağları, şelaleleri ve uzay gemileri. Yarattığı dünyanın “ihtişamı” gözlerini alıyor, karakterler dahil başka bir şeye pek bakamıyor.

“Alien”’da müzik yok denecek kadar az çünkü filmin ihtiyacı yok. Aksine, kurduğu yapı ve hikayesini anlatma biçimi müziği dışlıyor, gereksiz kılıyor. “Prometheus”’da bol bol müzik var, çünkü müzik tarafından doldurulması gereken pek çok boşluk var.

“Alien” ve “Prometheus”’u karşılaştırmaya gerek yok, karşılaştırılacak halleri de yok. Ne yapalım ki “‘Prometheus’, ‘Alien’ın öncülü” diye biz demedik, onlar dedi.