Tag Archives: örümcek adam

Seyir Defteri (Haziran 2007)

> Örümcek bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde… artık yeter. Örümcek adamlığın genç bir adamın aşk ve iş hayatına metafor olması beni nasıl sıktı, anlatamam. Genç adam güçleniyor=Örümcek Adam oldu. Genç Adam büyüyor=Güçlerini kullanmasını öğrendi. Şimdi de genç adam kibirleniyor=Kostümü karardı. Kötü adamlar kiloyla, efektler daha az inandırıcı, Tobey Maguire toplam 5 mimikle oynamaya başladı… “Örümcek Adam, Jason’a Karşı” noktasına gelmeden şu işi bitirebilirler mi lütfen?

> Vay be! Bir film bu kadar mı kadın gösterip erkek vurur… “Perfect Stranger/Kusursuz Yabancı” 90 dakika boyunca “Hiçbir erkek masum değildir” diye getirdiği mevzuyu, son 5 dakikada “Her erkek bir kurbandır” diye bağlıyor. Sonunda bir de zeki ve psikopat “femme fatale”ini bir erkeğe sobeletmesin mi? Bak sen şu Hollywood’un işine.

> Danny Boyle’un 7. filminde dibe vuracağı kimin aklına gelirdi? “Sunshine/Günışığı” yılın en “Olduğundan Büyük Göstermeye Çalışan” filmi ödülünün adayı. Bir eda bir çalım, sanırsın yönetmen Tarkovski, konu hayatın anlamı. Oysa iki ayrı tür filmin kötü özellikleri itinayla bir araya getirilmiş: Duygusuz, imgesiz ve “iyi yönetmenlik”siz bir atmosfer filmi ile karakteri, heyecanı ve iniş çıkışı olmayan bir aksiyon filmi.

> “The Reaping/Hasat Zamanı”, usta olmasına gerek yok, sağlam bir yönetmenin, sıradan bir gerilim senaryosunu nerelere getirebileceğinin kanıtı gibi. Oturun, sırf Stephen Hopkins’in yaptıklarını izleyin, sıkılmazsınız.

> İnsan “Ya, bu aralar hiç güzel film yok” dediğini unutabiliyor ama Mayıs ayı gelip Sinema Yazarları Derneği’nin “sezonun en iyi 20 filmi” seçimi kapıyı dayanınca tablo tüm netliğiyle ortaya çıkıyor. Bugünlerde kendi “en iyi 10″umu belirlemeye çalışırken 10 tane adam gibi film bulmakta zorlanıyorum, “Vasattan hallice” diye düşündüğüm filmler 6., 7. sıradan listeye giriyor. Halbuki 90’larda “Şu güzelim filmlerin hangi birini listeye alacağım” diye dertlenirdim.

> “Next” eksiksiz bir Hollywood yemeği. İçinde bütün klişeler var. Kötü adamlar Fransız. (Fransa’da Bush’cu Sarkozy seçildi ya, kötü adamlar tekrar Arap ya da Doğu Avrupalı olmaya başlar şimdi.) “Devletin güvenliği bireysel özgürlüklerden önemlidir” şeklinde bir mesaj da araya sıkıştırılmış. Afiyet olsun.

> Philip K. Dick’in talihsizliği nedir Allah aşkına? Öykü ve romanlarından yapılan uyarlamalara baksanıza: “Impostor/İki Yüzlü”, “Paycheck/Hesaplaşma”, “Next”… Yazık yahu. Ridley Scott (“Blade Runner/Bıçak Sırtı”) ve Steven Spielberg’den (“Minority Report/Azınlık Raporu”) başkasının, Dick’ten uyarlama yapması yasaklansın bari.

> “Pars: Kiraz Operasyonu” son derece önemli bir film. Özellikle Türkiye’deki zenci meselesine değinmesi beni çok mutlu etti, çünkü daha önce bu konuya el atılmamıştı. Bu filmde Mehmet Kurtuluş konuya kelimenin tam anlamıyla el atıyor ve sokaktan geçen bir zenciyi bir temiz dövüyor.

> “Pars: Kiraz Operasyonu”nun 15-20. dakikalarında kendi kendime, hani sırf iyi vakit geçirmek için (film beceremiyorsa başının çaresine bakacaksın), “Bu filmde kötü adam çıkacak etnik gruplar” başlıklı bir liste yaptım. Listem Türkiye Cumhuriyeti’nin olağan şüpheliler listesi gibiydi: Amerikalılar, Avrupalılar, Kürtler, Rumlar, Ermeniler filan… Sağ olsun Pars yüzümü kara çıkarmadı, hepsini sırayla “kaçakçı, komplocu, üçkağıtçı” ilan etti. Yanımdaki gence döndüm, “Bu film çok fena ya” dedim, “Ya sev ya terk et” dedi.

> Bu aralar İstanbul Film Festivali’nde pişip vizyona düşen filmler bolluğu var. “The Fountain-Kaynak”ın zorlama âlemi ya da “The History Boys-Tarih Öğrencileri”nin teatral pozlarından ziyade, “Cashback-Zamana Güzellik Kat”ın zeki ve mütevazi dünyasının sürprizlere daha açık olduğunu hatırlatalım.

Seyir Defteri: İnanılmaz Örümcek Adam, Detective Dee ve The Story of Anvil

> “The Amazing Spider-Man/İnanılmaz Örümcek Adam”ın kötü bir film olmaktan yırtmasının birkaç sebebi var:

1) Andrew Garfield ve Emma Stone.

2) Aksiyona yaslanmaması. Son bırkaç yıla bakarsak tek başına bu bile ciddi bir fark. Üstelik varolan aksiyonun temposunu da iyi ayarlıyor. Doldur-boşalt yapmaktansa, malum noktalarda malum dozları vermektense kontrollü ve düzenli bir ritm tutturuyor.

3) Peter Parker’ın dönüşümünü hızlıca halletmesi. (Öyle demeyin, önemli mesele.)

4) “Hafif” bir film olması. “Iron Man/Demir Adam” hariç tüm çizgi roman filmlerinin mustarip olduğu kendini fazlasıyla ciddiye alma sorunundan arınmış.

5) Andrew Garfield ve Emma Stone.

Yönetmenlikte Sam Raimi kalitesi aramayın, ikinci filmini çeken genç bir yönetmenden bahsediyoruz. “Topu topu on yıl sonra bu hikayeyi niye tekrar seyrediyoruz?” sorusunun cevabını verdiğini de söyleyemem (finalde Hollywood için lüks sayılabilecek bir hamleyle küçük bir savunma yapılmış). Fakat filmin ortalarına doğru bir yerde kendinizi bu soruları koyvermiş ve filme kaptırmış halde bulabilirsiniz.

> Bu yazın iyi filmleri sinemanın “elit”lerinden değil “öteki”lerden geliyor. Tsui Hark’ın “Detective Dee”si Uzak Doğulu ustaların son dönemde farz niyetine yaptıkları filmlerden değil, bildiğimiz eski usul dövüş filmlerinin polisiye versiyonu. “N’oluyor?” diye bakarken ne zaman bittiği anlaşılmıyor.

Sorunu zamanlaması. Bir yandan 80’ler kokuyor, bir yandan son on yılın havası da var, her halükarda biraz geç kalmış bir film sanki. Tsui Hark’ın “çılgınlığı” da, örneğin Takashi Miike’nin aksine, sınırsız ve hesapsız değil.

> İki senedir izlemek istediğim “The Story of Anvil”i seyretmek nihayet kısmet oldu. “’This Is Spinal Tap’in gerçek olanı” diye özetlenebilecek bu belgesel 80’lerin başında kısa bir süre zirveye çıktıktan sonra yere çakılan metal grubu Anvil’i anlatıyor.

Anvil’i, özellikle de vokalist Steve Kudlow’u kelimelere sığdırmak mümkün değil. Ne yapın edin, bu filmi seyredin.

Bir tek şunu söyleyeyim: Hayatımda gördüğüm en basit ama en acayip finallerden biri bu filmde.

Spider-Man/Örümcek Adam

Örümcek Adam’ın benzer kahramanlardan farklı olduğu konusunda bir fikir birliği var gibi görünüyor. Örümcek Adam/Peter Parker ne Superman gibi uzaylı ne de Batman gibi varlıklı. Genç, sarsak, kızlarla arası kötü, çekingen, “inek”. Bayağı insan yani. Ama bir yandan da Örümcek Adam işte. Güçlü, cesur, kızların hayran olduğu kahraman.

Bir de şu var tabii: Örümcek Adam aynı anda hem bir şey hem de o şeyin tam zıttı. Peter Parker ve Örümcek Adam’ın toplamı tam bir bütün ediyor. Bu da insanoğlunun en büyük özlemi, hatta bir anlamda hayatının manası.

Örümcek Adam’ın düşmanı Yeşil Cin/Norman Osborne’a gelince, o korku sinemasının meşhur “çılgın bilimadamı”. Şirketinin henüz son aşamasına ulaşmamış bir deneyinde kobaylık yapınca Yeşil Cin’e dönüşüyor.

Örümcek Adam ve Yeşil Cin ortak yönleri ve karşıtlıklarıyla güzel bir ikili aslında. İkisi de “çift kişilikliler” ama Örümcek Adam olmak Peter Parker için hem bir şans hem de bir lanet (çünkü “büyük güç, büyük sorumluluklar getirir”), Osborne’la Yeşil Cin arasındaki ilişki ise daha karmaşık. Osborne bir yandan Yeşil Cin’den nefret edip onu durdurmaya çalışıyor, bir yandan da yaptıklarına bayılıp kölesi olmaya can atıyor. Bu fark iyilikle kötülüğün doğası üzerine bir saptama gibi: İyilik uyumlu ve uzlaşıcı, kötülükse teslim alıcı ve buyurgan.

Osborne’la Örümcek Adam’ın amcası ve yengesini yan yana koyunca, filmin bir başka motifi ortaya çıkıyor: Ortalama Amerikalı’yla büyük kapitalist Amerikalı arasındaki çelişki. Bu, Amerikan toplumunun ve sinemasının takıntılarındandır. “Örümcek Adam”, “Amerika’nın kalbi” denen ortalama Amerikalı’yı, “dürüst biçimde yaşamak ve çocuklarını yetiştirmekten başka bir şey düşünmeyen, iyi kalpli insanlar”, Osborne ve benzerlerini ise “ahlaki değerden yoksun paragözler” olarak niteleyip cephedeki yerini alıyor.

Hepsinin üstüne Peter Parker’ın öksüz, düşmanı Osborne’un ise en yakın arkadaşı Harry’nin babası olmasından ve Osborne’un Peter’ı daha “kendine uygun” bir evlat olarak görmesinden mütevellit bir Ödipal şerbet de var. Ama o da filmin diğer motifleri gibi fazla işlenmemiş, öksüz bırakılmış.

Hollywood’un en iyi senaristlerinden David Koepp’in senaryosu, bu tür filmlerin bildiğimiz yapısı ve olay örgüsüne hiç dokunmuyor, hikayeyi onlara uydurmayı tercih ediyor. Zaten iyi senaristler bu tür projelere genellikle filmi adam etmek için değil, büsbütün pespayeleşmesini önlemek için getiriliyorlar.Yine de insan Koepp’in geldiği yere başka bir hava getirmesini bekliyor. Mesela “Mission Impossible/Görevimiz Tehlike”de yaptığı gibi.

Yönetmen Sam Raimi de yeteneklerinin küçük bir bölümünü sergilemiş. Gerçi bu bile filmi ayakta tutmaya yetiyor ama şahsen adı geçen diğer isimlerin, örneğin James Cameron ya da Jan De Bont’un yönetmediği iyi olmuş diyemem. Raimi’nin enfes yönetmenliğinin tadına bakmak isteyenler “The Quick and The Dead/Hızlı ve Ölü”ye buyursunlar bence.

Raimi ve Koepp belli ki öncelikle Örümcek Adam hayranlarını tatmin etmeyi amaçlamışlar. Biliyorsunuz bu tür filmlerde, uyarlanan eserin hayranları filmin etrafında sıkı bir güvenlik çemberi oluşturup ilk kontrolleri yapıyorlar. Esere sadık kalındı mı? Oyuncular karakterlere uygun mu? Filanca diyalog kullanıldı mı? Ama bu sorular bir filmi değerlendirmek için yeterli değil.

Tabii bunlar seyircinin filmi sevmeyeceği anlamına gelmiyor. Benim izlediğim seansta salonu dolduran seyirciler filmin birçok sahnesine (Parker’ın arkadaşlarını dövmesi, Mary Jane’i öpmesi vb.) alkışlar ve tezahüratlarla yanıt verdi. Umarım sebebi erkeklerin Peter Parker kadar ezik olması, kızlarınsa Mary Jane gibi aşık olacak bir süper kahraman beklemesi değildir.

(Sinema, Temmuz 2002)