Tag Archives: Martin Scorsese

Scorsese ve inanç

Scorsese’de inanç, huzur ya da teslimiyetle değil kavgayla eşanlamlı. Üstelik kavganın pek çok cephesi var: Kişinin kendisiyle kavgası (Yeterince inançlı mıyım? İyi bir dindar mıyım?), Tanrı’yla kavgası (Benden ne istiyorsun?) ve modern hayatla kavgası (İnançlı biri olarak böyle bir zamanda, böyle bir ülkede yaşamayı nasıl becerebilirim?).

İtalyan Katolik bir aileden gelen ve çocukluğunda rahip olmayı hayal eden Scorsese’nin sinema macerasında bu arayış kendini pek çok biçimde gösterir. En çok da İsa’nın hikayesi biçiminde.

Scorsese, İsa’nın hayatını konu alan The Last Temptation of Christ/Günaha Sonthe last temptation Çağrı‘da, hem sorularına cevap hem de suçluluk duygusuna teselli arıyor gibidir. “İsa bile kendinden, Tanrı’dan ve üzerine düşen görevden şüphe ettiyse… O bile çarmıhta ‘Beni neden bıraktın?’ diye sorduysa… Şeytan ona da musallat olduysa…” Hollandalı Kalvinist bir aileden gelen ve çocukluğunda rahip olmayı hayal eden senaryo yazarı Paul Schrader da bu arayış için ideal bir yol arkadaşıdır.

Scorsese filmlerinde İsa’nın kendisi yoksa bile İsa’ya benzeyen ya da benzemeye çalışan karakterler vardır. Mean Streets/Arka Sokaklar’ın Charlie’si mafya tarafından yönetilen New York mahallesi Little Italy’de (Küçük İtalya), tüm o gangster, katil ve dolandırıcıların arasında İsa gibi davranmaya çalışır. Anlaşmazlıkları konuşarak gidermeye, ihtiyacı olan herkese yardım etmeye çabalar. İsa’nın sözlerinden alıntılar yapar. Ama hiçbiri işe yaramaz. Küçük İtalya’da, sokaklarda İsa’ya yer yoktur.

Bizzat o mahallede büyüyen ve o sokakları gördükten sonra “Buralar rahip olunacak yerler değil” deyip rahiplik hayalinden vazgeçen Scorsese’nin sesi bu hikayede net bir şekilde duyulur. Öyle ki Charlie’yi Harvey Keitel canlandırır, fakat Charlie’nin iç sesinin dublajını Scorsese yapmıştır.

Cape Fear/Korku Burnu‘ndaki Max Cady de İsa’vari bir karakterdir ama İsa’nın yoldan çıkmışı. Ya da zorla yoldan çıkarılmışı.

cape-fearbehind-scenes

Avukatı Sam Bowden’ın sakladığı bir belge yüzünden 14 yıl hapis yatan Max, tahliye olunca intikam almak üzere Sam’i ve ailesini bulur. Önceleri kimin iyi kimin kötü olduğu çok net görünse de yavaş yavaş iyilerin o kadar masum olmadığı anlaşılır. Sam’in ailesi aracılığıyla modern toplumun ve aile kurumunun sakladığı, bastırdığı, yok sayıp dışarı attığı “ilkel”likleri görürüz. Max, ve dolayısıyla İsa, toplumun safrasıdır artık. İsa da bu yüzden şeytana dönüşmüş gibidir. Tanrı’nın isyan eden meleği. Bir intikam meleği.

Buradan bakınca Taxi Driver/Taksi Şoförü‘nün (yazarı yine Schrader) Travis Bickle’ı da Charlie ile Max’in karışımı gibidir. Charlie’nin saflığıyla bakar dünyaya ve Max gibi pislikleri temizlemeye çalışır. Yöntemleri farklı olsa da sonları değişmeyecektir: Üçü de başarısız olur. İyi ihtimalle pes eder, kötü ihtimalle ölürler.

Scorsese arada soluklanıp Kundun‘la başka bir coğrafyaya ve inanca bakar. Amerika’da ve Hristiyanlıkta bulamadığı huzuru, Tibet’te ve budizmde arar sanki. Fakat Dalai Lama’nın hayatını anlatırken bu kez de onun en büyük kavgasını, Çin ve Mao’yla mücadelesini anlatmayı seçer. Barışa karşı şiddet, mütevaziliğe karşı büyüklük, ruha karşı madde.

Çin ordusu Tibet’i işgal ettikten sonra sokaktan avaz avaz marşlar yükselirken Dalai Lama “Sessizliğimizi elimizden aldılar” diyecektir. Sessizlik değerli olan her şeyin, Tanrı’nın, inancın ve huzurun simgesidir. İçindeki kavgayı susturmak isteyen Scorsese’nin ta en başından beri aradığı şey.

Scorsese’nin 20 yıldır çekmeye çalışıp bir türlü hayata geçiremediği ve Japonya’ya giden iki Cizvit rahibin hikayesini konu alan filminin adının Silence (Sessizlik) olması bütün hikayeyi özetlemiyor mu?

Scorsese ve erkeklik halleri

Scorsese çocukluğunda ağır bir astım geçirir ve o dönemde evden pek çıkamaz. Pencereden sokağı seyretmeye ve televizyonda film seyretmeye mahkûmdur. Sokakta irili ufaklı gangsterleriyle Little Italy (Küçük İtalya) vardır, televizyonda ise dönemin Hollywood ve İtalyan filmleri.

Scorsese sinemasının erkeklik hallerine, bu çocuğun bakışındaki ikirciğin hakim olduğunu düşünüyorum. Filmlere ve filmlerle ilgili kitaplara gömülmüş, “entel” ve çelimsiz çocuğun sokaktaki erkeklere bakışındaki ikircik. Bir yanda o erkeklerin cesaret ve gözükaralığına duyduğu hayranlık, kurmaca bir hayatı değil gerçek bir hayatı yaşamalarına yönelik kıskançlık. Diğer yanda bunların boş işler olduğuna, hayatın onun için sokakta değil bir “hayal perdesi”nde anlam kazanacağına dair bir inanç/bilgi.

Scorsese’nin en otobiyografik filmi Mean Streets/Arka Sokaklar‘ın mean_streetskahramanı Charlie, hiç sokağa ait gibi görünmeyen bir sokak çocuğudur. Filmin adındaki “mean” sokakların kötü olduğunu ve “yaramaz çocukların” mekanı olduğunu söyler. Charlie, tıpkı Scorsese gibi, hayatını o sokaklarda geçirebilecek kadar yaramaz değildir.

Goodfellas/Sıkı Dostlar denince akla James Conway (Robert De Niro) ve Tommy DeVito (Joe Pesci) gelse de film aslında Henry Hill’in (Ray Liotta) hayatını takip eder. Anlatıcı Henry’dir. Hikaye onun hikayesidir. Ve film, Little Italy’deki evlerinin penceresinden sokağa bakan Henry’nin gözleriyle ve “Kendimi bildim bileli gangster olmak istedim” diyen sesiyle açılır. Sonra kamera döner, sokağı ve fiyakalı arabalarıyla oraya gelen gangsterleri bulur. Daha ilk sahneden, bakışın sahibi olan çocuğun hayranlığıyla baktığı mafya adamlarını sabitler. Ardından, çocuğun hayran olduğu adamlar arasına girişini, yükselişini, düşüşünü ve çöküşünü anlatır.

Henry onlar gibi olamayacağını anlar ama Charlie’nin aksine 25 yıl kaybetmiştir. Sıkı Dostlar bir bakıma, daha yolun başında o sokaklara ait olmadığını anlayıp başka bir yol tutan ve sinemaya yönelen Scorsese’nin “Ucuz atlattık” deyişinin hikayesidir.

goodfellas

Ama ikircik sürer. Sokaktaki erkeklerin “gerçek erkek”, “tam erkek” olduğu şüphesi ve bunun getirdiği tedirginlik de hissedilir Scorsese’nin filmlerinde. Cape Fear/Korku Burnu‘ndaki Max Cady 14 yıl hapiste yatmış bir katil ve tecavüzcüdür ama kaslarından, libidosundan ve pervasızlığından gelen kuvvetle “erkek gibi erkek”tir. Avukat Sam Bowden ise kültürlü, zengin ve statü sahibidir ama korkaktır, fazla naziktir, “hanım evladı”dır. (Kısa boylu, zayıf, motor hızıyla konuşan, 70 yaşında bile çocuksu Scorsese gibi?)

Gelgelelim, bu düşünce de kalıcı olmaz. Nezaket ve medeniyet zayıflık sayılır ve erkeklik güçle tanımlanırken, daha sonra bu gücün hızla cinayet ve tecavüze dönüştüğü anlaşılır.

Taxi Driver/Taksi Şoförü‘nde bir restoranda Travis’in karşısında oturan Betsy’nin gözlerinde de benzer bir ikircikli bakış vardır. Travis’te gördüğü çocuk saflığına hayrandır. Ancak “saflık” derken cahillik ve aptallığı da kastetmektedir. Hayretle Travis’e bakarken “Bana Kris Kristofferson’ın bir şarkısını hatırlatıyorsun” der, “Biraz gerçek biraz kurmacasın / Yürüyen bir çelişkisin”.

Bu bir bakıma Scorsese’nin çocukluğunda yaşadığı çelişkidir. Pencereden gördüğü gerçekle televizyonda gördüğü kurmaca arasındaki çelişki. Sinema ise bu ikisini birleştirdiği, sokaktaki hikayeleri televizyondaki sinema aracılığıyla anlattığı yerdir. Çelişkileri çözememiştir belki, ama onları bir arada tutabilmeyi, kavrayabilmeyi ve kurcalayabilmeyi başarmıştır.