Tag Archives: james bond

Bond’u neden seviyorum?

Sinema dergisinin “Bond’un 50. Yılı” dosyası için yöneltilen “Bond’u neden seviyorsunuz?” sorusuna cevaben…

Sanırım Bond’u sevmemin sebebi küçükken, sıkı bir Bond hayranı olan babamla birlikte, bulduğumuz tüm Bond filmlerini seyretmemiz.

Babamın beni yatılı okuldan izne çıkardığı hafta sonlarından birinde “Senin Gözlerin İçin”i seyretmeye giderken ya da “A View To A Kill”in kasetini almak için videocuya koşarken büyük bir heyecan duyacak kadar dikkatle takip ediyordum Bond’u.

Bugünden bakınca bu filmlerdeki “istikrar”ın, her seferinde aynı şeyin farklı bir versiyonunu bulmanın çekici gelmiş olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca, “Star Wars”u sevmeyen ve “Indiana Jones”u geç keşfeden bir erkek çocuğunun aksiyon/polisiye ihtiyacını karşılamış olmalılar.

bond50

Bond tutkum Roger Moore’dan sonra yavaş yavaş, Pierce Brosnan filmleriyle tamamen yok oldu. Söz ettiğim istikrarı “eski kafalılık” ve “değişime direnç” olarak niteleyen, “Bond, Sen Neden Burada Değilsin” başlıklı bir yazı da yazdım nankörce.

“Casino Royale”le birlikte sevgimin alevlenmesinin tek sebebi de 45 yıllık bir serinin yıkılıp yeniden inşa edilmesi. Tüm kahramanlar gibi Bond da eve döndü ve ne adam o eski adam, ne de ev o eski ev.

(Sinema, Kasım 2012)

Reklamlar

Casino Royale: Bond öldü, yaşasın Bond!

“Ayrıntılar değişse de Bond filmlerinde hiçbir şey değişmiyor… Bırakın hayatın gerçeğini, aksiyon dünyasının gerçeğinin bile uzağında… Artık yeni bir şey izlemek için değil, her şeyin nasıl olup aynı kalabildiğini görmek için gidiyoruz sinema salonuna.”

Birkaç yıl önce yayımlanan ve “Yeter artık! Şu Bond filmlerinde bir şeyler değişsin” diye haykıran bir yazıda bunları söylemişim. “Canım bu kadar isyan edecek ne var?” diyebilirsiniz. Mazeretim, Bond filmleriyle büyümüş olmak. Benzer konularda hiç başarılı olmayan hafızam, bu konuyla ilgili ayrıntıları unutmamış üstelik.

Tamam, babamın Bond filmlerini çok sevdiğini unutacak değilim. Kendisi bu merakımı borçlu olduğum kişidir. Hâlâ ara ara muhabbetini yaparız. Kimi sahneleri anarız, “Sean Connery mi iyiydi Roger Moore mu?” tartışmasına gireriz.

Fakat “Moonraker/Ay Harekatı”nı Zonguldak Belediye sinemasında, “For Your Eyes Only/Senin Gözlerin İçin”i ise Yeni Melek’te izlediğimi de hatırlıyorum. Bond filmlerini 80’lerin başlarında TRT-1’den, akabinde videodan heyecanla takip edişim de aklımda.

Çocukluktan kalma birçok merak ve meseleyle olduğu gibi Bond filmleriyle ilişkim de mantık dışı bir seyir izledi. Timothy Dalton’lı filmleri protesto ettim. Pierce Brosnan’ı beğensem de, seriye can verdiği söylenen filmlerine sinir oldum. Bana sözkonusu isyan yazısını yazdıran filmler bunlardı işte.

Bond serisinin yapımcı şirketi Eon Productions sanki bu haykırışları duymuş gibi köklü bir değişime gitti. Önce Brosnan’ın sözleşmesini yenilemedi. Sonra tutucu Bond hayranlarını kızdırmak pahasına Daniel Craig’in yeni Bond olacağını duyurdu ve senaryoyu elden geçirmesi için Hollywood’un en gözde senaristlerinden Paul Haggis’e (“Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek”, “Crash/Çarpışma”) başvurdu.

Ve nihayet “Casino Royale” gösterime girince Bond’un cidden değiştiğini kendi gözlerimizle gördük. Buna “aslına rücu” da denebilir. Bond yeniden Ian Fleming’in romanlarında tasvir edilen ve serinin ilk filmi “Dr. No”da yansıtılan yere döndü.

Uzun zamandır, hasbelkader ajanlığa bulaşmış, kusursuz bir İngiliz beyefendisi görünümündeydi. Onu böyle sevemezdik çünkü inandırıcılıktan uzaktı (kimse kusursuz değil). Oysa “Casino Royale”in ve Daniel Craig’in Bond’u, olması gerektiği gibi, pis bir herif. Neticede adam öldürüyor. Üstelik eskisi gibi saçı başı dağılmadan, pantolonu buruşmadan sıyrılamıyor bu işlerden. Kurbanlarının kanı üstüne bulaşıyor.

“Casino Royale”in farkı burada işte: Yıllardır ilk kez, belki de tarihinde ilk kez, bir Bond filminin sadece bir olay örgüsü değil, bir de meselesi var. (Bu katkının Paul Haggis’den geldiğine eminim.) O da Bond’un iyiyle kötü karışımı biri olması. Ve bir katil olması.

“Casino Royale” bir Bond filminden beklenen pek çok şeyi yerine getirirken, bu omurgayı sonuna dek koruyor ve “Katil olmak nasıl bir şeydir?” sorusuyla uğraşıyor (böyle bir film ne kadar uğraşırsa). Daha filmin beşinci dakikasında Bond iki cinayet birden işleyip “00” unvanını almayı hak ediyor. Üstelik bu cinayetlerden biri, Bond’un tüm acımasızlığını sergilediği bir vahşet gösterisi. Bu sahnenin siyah-beyaza çalan rengi, kahramanımızın da artık sütten çıkmış ak kaşık olmadığının işareti.

Bond film boyunca ülkeden ülkeye koştururken, senaryo sağ olsun, bu mesele bir türlü yakasını bırakmıyor. Patronu M “Her katil adam öldürebilir. Senden egonu denklemin dışına çıkarmanı istiyorum” diyor. Bir gecelik aşkı Solange “Neden iyi adamlar senin gibi olmuyor?” diye soruyor. Gerçek aşkı Vesper “Ben ve senin egon bu asansöre sığamayız” diyor.

Peki Bond “adam oluyor” mu? Ne gezer. Etrafındaki herkese “Ben böyleyim” diyor, “işinize gelirse.” M’yi “Ne yani, yarı keşiş yarı katil mi olacağım?” diye tersliyor, Solange’a “O zaman kötü adam olurlardı” diye cevap veriyor. Vesper’ın aşkına sığınırken bile kendini biliyor: “Ruhumdan geriye az bir şey kaldı. Sana yeter mi?”

Kendisini özel bir vaka olarak görmüyor. Herkesin icabında kendisi kadar “kötü” olabileceğine inanıyor. “O kadar zalim değilim” diyen Solange’a, “Belki de biraz pratik yapman gerekiyordur” yanıtını vermesi boşuna değil.

Sırf bu yeni kimlik bile, 21. filmine çıkan böylesine köklü bir karakter için büyük bir değişim sayılırdı. Ama iş bununla bitmiyor.

Süs bitkisi işlevi gören, Bond’un ucuz cinsel imalarına maruz kalan ve bazı filmlerde “Bal Dantatlı”, “Xenia Üsteçıkar”, “Harika Muamele” diye Türkçeleştirebileceğim isimlere sahip olan meşhur Bond kızı, bu filmde Vesper Land karakterinde özgürlüğünü ilan etmiş durumda. Vesper, çoğu Bond kızının aksine kahramana kul köle olan ya da naz yapan bir kadın değil, kendi fikirleri ve planları olan bir insan.

“Bond ve kadınlar” bahsinde bununla yetinilmemiş, Bond’un kadınlarla arasının yatak dışında neden kötü olduğuna da bir açıklama getirilmiş. Bu açıklama da Bond’un daha sıradan ve gerçek bir kahramana dönüşmesine yardımcı oluyor.

Bond’un patronu M yerinde duruyor (Judi Dench’i filmden atanı Allah çarpar), ama mucit Q’ya ve onun çoktan gülünçleşen icatlarına elveda denmiş.

Bond’un meşhur iki lafına gelince… Serideki değişimin simgesi olma görevini üstlenmişler adeta. Bu sözlerden ilki “Bir votka-martini. Karıştırılmış değil, çalkalanmış olsun”, Bond’un alametifarikalarından biri, asla atlamayacağı bir laf. “Casino Royale”de ise Bond hayli zor bir durumdayken barmenden votka-martini istiyor. Barmenin “Çalkalanmış mı, karıştırılmış mı?” sorusuna verdiği cevap şu: “Umurumdaymış gibi görünüyor muyum?” Bond bu tür meselelere kafayı takmadığını ima ederken Daniel Craig de sanki “Ben öyle bir Bond muyum?” diye seyirciye göz kırpıyor. “Adım Bond. James Bond” cümlesiyse bütün bu değişimleri görüp “Acaba o da mı gitti?” diye endişelenecek Bondseverleri son dakikaya kadar diken üstünde tutuyor.

Lafı bitirmeden, iki kişinin adını bir daha anayım: Paul Haggis’in eline sağlık. Zira bu değişim “iyi gören” bir yönetmenin değil, “iyi düşünen ve yazan” bir senaristin elinden çıkabilirdi ancak.

Baştan beri göreve getirilmesine sevindiğim Daniel Craig ise, seri böyle giderse, benim için Roger Moore’u bile tahtından edebilir. Kendisi şimdi gelen övgülere ve gişe rakamlarına bakıp, aylardır kendisini kıyasıya eleştirenlere içinden saydırıyorsa hakkıdır.

(Sinema, Aralık 2006)

Bond, sen neden burada değilsin?

İngiliz Gizli Servisi’nin değerli ajanlarından 007 James Bond’un serüvenleri inatla devam ediyor. Bond filmleri sinemada zamana karşı bu kadar direnen belki de yegane kurum. Afişleri, aksesuarları ve fotoğraflarıyla sinema müzesinde özel bir yer edinmesi gerekirken halâ afişleri süslemekte direnen bir modern zaman mitolojisi.

Bond filmlerinde ayrıntılar hariç neredeyse hiçbir şey değişmiyor. İster Sean Connery kılığına girsin, ister Pierce Brosnan, Bond bir spot ışığı kendisini takip ederken, meşhur Bond müziği eşliğinde kadraja giriyor, ekranın ortasında duruyor, seyirciye ateş ediyor ve film başlıyor.

Önce, asıl konuyla alakası olması gerekmeyen, ısınma mahiyetinde, aperatif aksiyon sahnesi. Ardından, filmle aynı adı taşıyan ve dönemin gözde pop starlarından biri tarafından seslendirilen şarkı eşliğinde jenerik.

Global kötülükler peşinde bir kötü adam; önceleri “cool” ve güçlü ama er geç Bond’un kollarında zayıflayan kadınlar; aynı filmde icat edilip tüketilen akıllı otomobiller, patlayan kalemler, uzaktan araba kumanda eden cep telefonları.

Diyaloglarda o aynı pazar eğlencelerine mahsus cinsel göndermeler. Yönetmenler aynı; iyi ama asla birinci sınıf değil. Senaryoda aynı şema; kurnaz olayım derken iyiden iyiye naifleşen öyküler.

Ve dünyanın dört bir yanında ülkeden ülkeye koşturan, uçan, atlayan, zıplayan, buna rağmen “elimi sıcak sudan soğuk suya sokmuyorum” ifadesini hiç kaybetmeyen, pervasız, İngiliz beyefendisi bir kahraman. Tıka basa dolu bir kitsch galerisi.

Herkes Bond tapınağında küçücük bir taş bile yerinden oynarsa, efsanenin sinemadaki babası müteveffa Broccoli’nin kemikleri sızlayacakmış gibi davranıyor. Bond filmleri artık “McGyver” ya da “Kara Şimşek”in herhangi bir bölümünden daha yaratıcı değil. Tamam, izlemesi yine de keyifli, “Dünyayı Kurtaran Adam”ı izlemek gibi.

Tabii durum her zaman böyle değildi. Bond filmleri aslında 80’ler ve 90’lar aksiyonunun öncüleriydi. “The Rock/Kaya”, “Speed/Hız Tuzağı”, “Terminator” ve “Die Hard/Zor Ölüm”den önce Bond’lar vardı. 40’lar ve 50’lerin polisiyeleri ve casus öyküleriyle son 15 yılın aksiyonları arasında köprü kurdular.

Bugün ise arkalarından gelen dalgada boğuluyorlar. Serinin katı kuralları nedeniyle muadilleriyle sadece aksiyon sahneleri düzeyinde rekabet edebiliyorlar ve orada da artık bir İngiliz beyefendisinin ayak uyduramayacağı bir tempo hüküm sürüyor.

Patlamayan yer kalmadı, tüm öldürme metodları denendi, aksiyon sahneleri koreografiye tabi tutulur oldu. İnsan kaynakları ve hammaddelerin tamamı seferber edildi, başka türlerin starları bile bu takıma transfer edildi. Mesela Brian De Palma bile yönetti, Tom Cruise bile oynadı. “Mission Impossible/Görevimiz Tehlike” gibi belleklerdeki tazeliğini koruyan yüzlerce bölümlük bir televizyon dizisi bile beyazperdede bir seriye dönüştü. Ama televizyonda hareket eden bir trenden atlıyorlardı, sinemada bir tünelin içindeki treni takip eden helikopterdeki patlamanın etkisiyle helikopterden fırlayıp öndeki trene yapıştılar. Kimse de yadırgamadı. Hatta bizi bu bile kesmedi.

Fakat James Bond’un dünyadan haberi yok. Bu tempoya ayak uydurayım derken en akıldışı, en saçma aksiyon sahnelerine imza atıyor. Bırakın hayatın gerçeğini, aksiyonun gerçeğinin bile fersah fersah uzağında. Kahramanlara özgü o amatör ruhu da yitirdi. O şimdi filmlerinde araba ve cep telefonu reklamı yapıyor.

Üstünde takım elbisesi, cebinde teknoloji harikası aletleri, yanında kadını, dünya kazan o kepçe dolaşıyor. Elinden gelmeyen şey yok.

Oysa karşıdaki sinemada kahramanlar sokağa indi. James Bond’un üstünden “Lethal Weapon/Cehennem Silahı”nın Martin Riggs’i, “Zor Ölüm”ün John McClane’i, “Hız Tuzağı”nın Jack Traven’ı geçti. (Bütün bir Bond tarihi talan edip başka bir zaman ve coğrafyaya taşıyan “XXX”i hiç saymıyorum.)

Bugün sakar kenar mahalle kızlarından garsonlara kadar her karakter iki saatliğine kahraman olabiliyor. Onlar, yeni kahramanlarımız, bizi aşan devlet meselelerine kırk yılda bir, o da istemeden bulaşıyorlar. Yoksa otobüste, metroda veya gökdelende rehin tutulan ve kurtarılmayı bekleyen masum insanlar var.

Yeni kahramanların teknolojileri, araç icadından sorumlu yaşlı amcaları, sekreterleri, takım elbiseleri yok. Zeki ve cesurlar, o kadar.

Bond yere bile düşmüyor, özelliği bu. Yeni kahramanlarımız ise ölmeseler de düşüyorlar. Atletleri yırtılıyor, gömleklerine makine yağı bulaşıyor. Eski karılarına nafaka ödemek, çocuklarının ergenlik sorunlarıyla uğraşmak zorundalar. Cinsel hayatları icabında hayli kurak.

Duvar yıkıldı, devir değişti. Eskiden yalnızca ajanlar kaharman olurdu, şimdi çoluk çocuk kahraman oluyor. Eskiden kahramanlar önce soyadları, sonra isimleriyle anılırlardı, “Bond. James Bond” gibi. Şimdi onlara sadece ön adlarıyla hitap edebiliyoruz. Hiç tanışmadığımız ama ne hikmetse ön adıyla çağırdığımız bir futbolcu gibi.

O derece yakınız. O kadar samimiyiz.

(Sinema, Ocak 2003)