Tag Archives: İstanbul Film Festivali

Peter Weir: Görünmeyenin peşinde

Sene 1976. Peter Weir, Gelibolu’ya gelir. Niyeti savaşın yapıldığı yerleri gezmektir.

Denize girer. Yürür. Binlerce mezar ve uzaklardaki birkaç nöbetçi asker dışında etrafta hiçbir şey ve hiç kimse yoktur.

Az sonra, birinin onu izlediği hissine kapılır. Bir askerin, peşine takıldığını düşünür. Etrafına bakar. Kimseyi göremez. Seslenir, cevap alamaz.

Yürümeye devam eder. Fakat birilerinin onu izlediği duygusundan kurtulamaz. Üstelik sayıları da giderek artmaktadır sanki.

Birden, kendisini izleyenlerin, savaşta ölen askerler olduğunu düşünür. Yüksek sesle “Bana eşyalarınızı gösterin” deyiverir. Bunu neden söylediğini bilmez ama söylemiştir işte.

Az sonra bir köşeyi döndüğünde, yerde duran ve yıllar öncesinden kalmış gibi görünen birkaç parça eşyayla karşılaşır. Bir ayakkabı. Bir sigara kutusu.

Eşyaları eline alır. Bakar. Ağzından şu sözler dökülür: “Sizin filminizi yapacağım”.

peter weir

Peter Weir, 32. İstanbul Film Festivali’ndeki “masterclass” sırasında bu anıyı anlattıktan sonra, belki seyirciler arasında etkileneceklerin yanı sıra hoşlanmayacakların da olabileceğini hesaba kattığından, “Beni her zaman böyle şeyler yapan biri olarak düşünmeyin. Bu hayatımdaki tek örnek” dedi. Ben de, defalarca seyrettiğim filmlerine ve okuduğum/izlediğim onlarca söyleşisine istinaden, “Hiç de değil” diye yanıtladım içimden. Okumaya devam et

Reklamlar

Seyir Defteri (Mayıs 2007) – İstanbul Film Festivali özel

> İki ay önce evde bir Fellini filmi seyrediyorum. “Play” tuşuna basıyorum. Film başlıyor. Ve bir iki saniyeliğine kendimi Festival’de, sinema salonunda sanıyorum. İstanbul Film Festivali (kısaca “Festival”) benim için, ve sanırım benim kuşağımdan birçok sinemasever için, böyle bir şey işte.

> “Mamma Roma” Pasolini sinemasından ziyade birkaç farklı sinemanın bileşimi gibi. Yeni Gerçekçilik dozu yüksek. İşçi sınıfının vaziyeti (burjuva değerler karşısındaki savunmasızlığı) yine filmin temel direği ama “Pasolini öfkesi”nin süzgecinden geçmemiş halde. İçinde bir de upuzun, gerçeküstü bir kaydırma var ki sanırsın Fellini.

> “Teorema-Teorem” ise Pasolini’nin dünya görüşünün billurlaştığı film. İnsanlar İsa’yla buluştuğunda işçi sınıfı özüne dönüp Assisi’li Francesco misali bir azizeye dönüşürken, burjuva sınıfı dağılıyor. Filmin yapısı bilimsel bir makaleye benziyor. Bir önsözün ardından, beşer kısımlık giriş, gelişme ve sonuç bölümleri. Tam olarak bir film değil, adı üstünde “Teorem”.

> Absürd bir mizah… Dokunaklı bir “parçalanan evlilik” öyküsü… Can yakıcı bir “kendinden kaçma-kendini bulma” serüveni… Bütün bunlar, gayet olgun bir yönetmenlik ve senaryo sayesinde “Prag”da bir araya geliyor. Havasından mıdır Dreyer’inden midir bilmiyorum ama Danimarkalılar bu işi biliyor.

> Fransızlar ise bu işi bilmiyor. Bkz. “Les Amities Malefiques-Kötü Arkadaş”

> “Candy”nin oyuncuları Heath Ledger ve Abbie Cornish o kadar iyiler ki, insan bu kadar emeğin böyle bir hikayeye harcanmış olmasına üzülüyor. (Hikaye=”Uyuşturucu batağına saplanmış” iki sevgili.)

> O uzun cümleler, zincirleme isim ve sıfat tamlamaları, pek zeki göndermeler tiyatro sahnesine yakışabilir ama beyazperdeye yakışmıyor. “The History Boys-Tarih Öğrencileri” bir tiyatro oyunundan uyarlanırken, tiyatro ile sinema arasında bir yerde sıkışmış.

> İşin tekniğine, taktiğine, matematiğine baktığında, “Dixie Chicks: Shut Up and Sing-Kapa Çeneni de Şarkı Söyle” çok başarılı bir belgesel değil. Ama salondan çıktıktan sonra, insana gecenin 12’sinde Beyoğlu’nda Dixie Chicks albümü arattırıyor.

> “Marie Antoinette” mi dediniz? Onu bırakın da “Lost In Translation” ne güzel filmdi, değil mi?

> “The Fountain-Kaynak”ın derdi “sevgilinin kaybının yarattığı acı ve suçluluk duygusu” ise attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmez. Eminim 4 dakikalık bir kısa film aynı konuyu çok daha çarpıcı ve doyurucu biçimde anlatır. (Hatta Tom Tykwer’in “True”su anlattı.)

> Bu sanatçıların böyle biraz çılgın olması filan normal tabii. Ama bunlar bir de onla bunla sevişiyorlar. Artı, uyuşturucu filan. Bencil de oluyorlar biliyo musun? Egoları büyük ya, o yüzden. Hııı, “Edie”yi izledim de oradan biliyorum. “Capote”yi seyretmiş miydin? O da öyle. Sorma.

> Sienna Miller’ın bu kadar iyi oynadığını niye kimse söylemedi? “Edie”de keşfettim. Sırf onun için “Interview-Görüşme”ye gittim. Değdi.

> “Reprise-Tekrar”ın Altın Lale alması çok normal ve çok şaşırtıcı. (Biliyorsunuz jüriler genellikle kazanması normal olan filmlere vermiyorlar ödülü.) Joachim Trier’nin (ilk) filmi, aşkı, dostluğu, yaratıcılığı ve egoyu alıyor, bunların hepsinin “zaman”la ortak ve gelgitli bir ilişkileri olduğunu saptıyor, tümünü capcanlı karakterlerin yaşamına boca ediyor ve filmin derdine denk düşen bir sinemayla aktarıyor.

> Bir yandan bakınca “gençlik filmi”; öbür yandan bakınca zamana ve aşka dair ilginç laflar eden, zeki bir film. Kah hafifleşiyor, kah derinleşiyor. Sıradan bir sinemasal anın arkasına taptaze bir kare yerleştiriveriyor. “Cashback-Zamana Güzellik Kat” garip bir film ama “seyir zevki” denen şeyden bolca sunuyor.

> Büyük lokma ye, büyük laf söyleme. Danimarkalılar bu işi biliyorsa “Efter Brylluppet-Düğünden Sonra” nedir? Melodramdan kötü bir şey varsa o da oryantalist melodramdır.

> Tsai Ming Liang’ın “Hei Yan Quan-Yalnız Yatmak İstemiyorum”u festivalin en iyilerinden. “Uzun plan-sabit kamera” denen tehlikeli ikili çok az yönetmenin elinde bu kadar anlamlı ve etkileyici oluyor.

> 15 gün çok kısa. Festival bir ay olmalı.

80’lerin en iyi filmi: Puslu Manzaralar

“Sinema” dergisinin yaptığı 80’ler dosyası için, “80’lerin en iyi filmi nedir?” sorusuna cevaben…

Almanya’da yaşayan babalarını bulmak için yola koyulan iki kardeşin (5-6 yaşındaki Alexander ve çocukluktan ilk gençliğe doğru ilerleyen ablası Voula) yolculuğunu anlatan “Topio stin omichli/Puslu Manzaralar”, Angelopoulos’un gözde temalarının çoğunu barındırıyor: Yolculuk, arayış, kimlik, sınır… Fakat Angelopoulos filmlerinde gerçekle hayal arasındaki sınır hayli bulanıkken, “Puslu Manzaralar” aradaki sınırı ortadan kaldırıyor ve hayal edilenin gerçek kadar elle tutulabilir olduğu bir dünya çiziyor.

Daha filmin başlarında “Almanya’da yaşayan baba” hikayesinin yalan olduğunu öğreniyoruz. Fakat Voula ve Alexander bu yalana inanmayı, hayal kurmayı sürdürmeyi yeğliyorlar. Babalarına hayali mektuplar yazıp düşlerinde ondan gelecek cevapları bekliyorlar.

Kar yağdığını gören polislerin kendilerini dışarı atıp gökyüzüne baktıkları bu tuhaf alemde sanki hiçbir şey “gerçekten” var olmuyor. Hayatın çirkinliği, sığlığı ve sıradanlığına karşı hayalin güzelliği, sınırsızlığı ve kişiselliğinin altı çiziliyor.

Angelopoulos’un kamerası Voula ve Alexander’ı izlerken Yunanistan’ın halini de kaydediyor. Sıra sıra inşaatlar, dev makineler ve kum taşıyan kamyon konvoyları; salon bulamadığı için oyunlarını sergileyemeyen tiyatrocuları (yabancı değiller, Angelopulos’un “Kumpanya”sından tanıyoruz onları); küçük kızlara tecavüz eden kamyon şoförleri ve yeğenine sahip çıkmaya yanaşmayan dayılarıyla, 80’lerin Yunanistan’ının yaşadığı, bizim de yabancısı olmadığımız değişim “Puslu Manzaralar”a damgasını vuruyor. Böylelikle Angelopolus’un gerçekle hayal arasında yaptığı tercih daha iyi anlaşılıyor: Asıl derdi “Yunanistan gerçeği”nden kaçmak ve başka bir Yunanistan hayal etmek.

Ve yine aşağı yukarı her filminde olduğu gibi, başka bir Yunanistan hayal ve inşa etmek için uzaklara gitmeye gerek olmadığını söylüyor. Yunanlıların dönüp kendi tarih ve kültürlerine bakmaları yeterli. Filmin unutulmaz sahnelerinden birinde bir helikopter tarafından denizden çıkarılıp götürülen devasa kırık el heykeli, geçmişin yakında olduğunu ama geçmişle bağlantı kurmanın kolay olmadığını ima ediyor. Babasızlık, kimliksizlik ve köksüzlüğü eşanlamlı kabul eden Angelopoulos yine Yunanistan’ın kaybolan, unutulan ruhunu arıyor.

Angelopoulos sinemasının bir başka özelliği de onun hayatının ve Yunan mitolojisine duyduğu ilginin bir şekilde filmlerine yansıması. “Puslu Manzaralar”da da Angelopoulos’un 1944’te kaçırılan babasının, hayatından umut kesilmişken ortaya çıkmasının; kızkardeşi Voula’nın 11 yaşındaki ölümünün bıraktığı izler karşımıza çıkıyor. Öte yandan Yunan mitolojisi de Telemakhos’un, babası Odysseus’u arayışı ve “Başlangıçta kaos vardı” diye başlayan evrenin yaratılışı öyküsü aracılığıyla filme sızıyor.

“Puslu Manzaralar”daki yönetmenlik tabii ki Angelopoulos’un plan-sekanslara dayalı sinemasının bir örneği. Ama bu film, usta yönetmenin kariyerindeki en büyüleyici resimleri içeriyor. Az önce andığımız “el heykeli” sekansının yanı sıra, filmin başında Voula ve Alexander’ın istasyonda trene binememeleri; sokak ortasında can çekişen at; aşık olduğu genç tiyatrocunun eşcinsel olduğunu anladıktan sonra Voula’nın geceyarısı boş bir asfalt yolda yürümesi ve kardeşini sürüklemesi; iki kardeşin zifiri karanlıkta bir sala binip nehri geçmeye çalışırlarken bir an kadrajın köşesinde görünmeleri, “Puslu Manzaralar”ın akıldan çıkmayan bölümleri. Tabii en dokunaklısı, Voula’ya bir kamyonun arkasında tecavüz edilişine hiçbir şey görmeden tanıklık ettiğimiz bölüm.

“Puslu Manzaralar” yalnızca Angelopoulos’un felsefi derinliğinden ve usta işi sinemasından değil, filmlerinde az ya da çok miktarda rastladığımız sorunlardan da nasibini alıyor: Beylik diyaloglar, görüntülerin ifade ettiklerini tekrarlayan sözler, varlığını açıkça ya da gizliden gizliye hissetiren elitizm ve sanat/sanatçı fetişizmi.

Doğrusu, “Puslu Manzaralar”ın 80’lerin en iyi filmi olduğuna emin değilim. Onu bu başlığın altına almamın iki nedeni var.

Birincisi, kusurlarına rağmen onu hep güzel bir film olarak hatırlayışım, 80’lerin belleğimde yer ediş biçimini andırıyor.

İkincisi ise 14 Nisan 1989’da yaşadıklarım: O sıralarda 17 yaşındayım. Sinemayı çok seviyorum ama o güne dek izlediğim filmlerin sayısı hiç fazla değil. Angelopoulos’un adını bile duymamışım. Sırf İstanbul Film Festivali kitapçığında anlatılan konusunda “yol” sözcüğü geçiyor diye Emek sinemasında “Puslu Manzaralar”a gidiyorum.

Filmi izlerken adeta hipnotize oluyorum. Şaşırıyorum, heyecanlanıyorum, aklım karışıyor. Ve çıkınca kendi kendime “Demek sinema böyle bir şey” diyorum.

O gün sadece 80’lerin değil hayatımın en güzel günlerinden biriydi.

(Sinema, Kasım 2007)