Tag Archives: Gezici Festival

Sonbahar ülkesinde

14. Gezici Festival’in Artvin durağında, “Sonbahar”ın yönetmeni Özcan Alper’le yaptığımız ve Kars-Artvin yolunda başlayıp Hopa’da, filmin çekildiği mekanlarda devam eden söyleşi…

“Hadi” diyor Özcan Alper, “şurada durup hep birlikte hatıra fotoğrafı çektirelim.”

Gezici Festival’in ilk durağı Kars’tan ikinci durağı Artvin’e doğru yol alıyoruz. Küçük bir otobüste 18 kişi, arka koltukta film bobinleri, yükseklik 2600 metre, Doğu Anadolu’yu Karadeniz’den ayıran Yalnız Çam Dağları’nın tepesindeyiz.

Doğu Anadolu’yu Karadeniz’den ayıran bu dağları aşıp sınırın öte yanına geçtiğimizden beri Alper’de gözle görülür bir değişim var. Önce rehberliğe başlayıp herkese ayaküstü Karadeniz dersleri veriyor. Sonra fırlayıp otobüsün teybine Hopalı hemşerisi Kazım Koyuncu’nun kasedini koyuyor. Arada Şavşat’ın dağ armutunun lezzetinden dem vuruyor. Ve nihayet hepimizi bir hatıra fotoğrafı çekimi için otobüsten indiriyor.

Bir saat sonra, Şavşat’tan yeni çıkmışken ve Karadeniz’in doğu ucuna erken bir akşam çökmüşken telefon çalıyor. Telefonun ucunda Roma Büyükelçiliği. Medfilm Festivali’nde “Sonbahar”ın özel mansiyon aldığını haber veriyorlar. Memleketi Alper’e uğurlu geliyor.

ÇARŞI: TAŞRANIN RENGİ

“Sonbahar”ın afişi, altında “Sonbahar Kendi Evinde” yazan bir kağıt ve filmin Artvin, Arhavi, Pazar ve Rize’deki gösterimlerinin takvimi.

Bugünlerde Hopa’daki duvarlarda, dükkanların kapılarında ve vitrinlerinde, adım attığınız her yerde bu görüntüyle karşılaşabilirsiniz. Çarşıda Alper’in etrafını saran kalabalığı oluşturanlar “Sonbahar”a da bir şekilde emeği geçmiş insanlar. Kimi set ekibinde yer almış, kimi dükkanını açmış, kimi küçük bir rolde oynamış.

Alper beni bu oyunculardan biriyle tanıştırırken “İlk sahnedeki gardiyanlardan biri” diyor, “oynamaya ikna etmek çok zor oldu”. Alper’in, bir dönem hapiste yattığı için gardiyanı canlandırmak istemeyen bu arkadaşı daha sonra rolü kabul etmiş, iyi bir performans sergilemenin yolunu da bulmuş: “Bize nasıl davrandılarsa biz de öyle davrandık.”

Hopa çarşısı şu an coşkulu, fakat “Sonbahar”ın Yusuf’u gezerken buralar daha hüzünlüydü. Alper’e göre bu hüznün Yusuf’un yaşadıklarının yanı sıra taşrayla da alakası var: “Son dönemdeki bazı Türk filmlerinin aksine taşrayı çözüm olarak görmüyorum. Evet, taşra doğallık demek, huzur demek ama aynı zamanda bağnazlık, tutuculuk, sıkışmışlık da demek.”

Burada Aslan Abi devreye giriyor. Aslan Abi, Alper’in eski dostu. 20 yıl İstanbul’da kaldıktan sonra 7-8 yıl önce memlekete dönmüş. Her duruma uygun bir anektod ya da fıkra anlatacak kadar hoşsohbet, neredeyse her kelimenin Hemşince veya Lazca kökenlerine inebilecek kadar bilgili.

Sohbet esnasında İstanbul’daki bir sanatsal etkinliği soruyor bana. “Abi, 10 gündür İstanbul dışındayım, hiç duymadım Heykel Günleri’ni” diyorum. Aslan Abi hiç istifini bozmadan “Heykel değil Uygar’cım, Hegel Günleri” diyor. Ben Hegel’in kim olduğunu bildiğimi, hadisenin bir yanlış anlamadan ibaret olduğunu ispatlamak için ter dökerken Aslan Abi rakısından bir yudum alıp gülümsüyor.

Bir ara Alper’le muhabbet ederken ağzından çıkan “buradan kurtulmak” sözünü bir kenara yazıyorum. Ama asıl bir saat sonra, Artvin’e dönüş yolunda onu evine bırakmak üzereyken Aslan Abi eğilip “Uygar’cım, senin gibi insanlarla sohbet ederken bazen öyle bir kelime söylüyorsunuz ki bana eski günleri hatırlatıyor, bir tuhaf oluyorum, çünkü ben ­o kelimeyi kimbilir kaç yıldır ne kullanmışım, ne duymuşum” diyecek.

Alper’in taşrayla ilgili sözleri benim için işte o zaman ete kemiğe bürünecek.

KİTAPÇI: SIĞINAK

Yusuf’la taşra arasında derin bir bağ yok. Ne evlenmesi için ısrar edip duran annesiyle, ne Şark kurnazlığını kendine has bir zarafetle sürdüren arkadaşı Mikail’le, ne de kendisini “anarşist işlere karışmış biri” olarak hatırlayan komşularıyla hemhâl. Mecburen kendine küçük sığınaklar yaratıyor.

Kitapçı bu sığınaklardan biri. Yusuf’un yalnız kalacağı veya “kendi gibilerle” karşılaşabileceği bir yer. Gürcistan’dan gelen Eka’yı da ilk kez burada görüyor. Sadece kitapçı değil, “Rusya” da kesiştiriyor bu iki insanı.

Hem Eka’nın ülkesinin eskiden parçası olduğu bir büyük ülke, hem Yusuf’un inandığı sosyalizmin bayrağını yıllarca taşımış bir uzak ülke. Kâh Eka’nın Yusuf’a söylediği “Rus romanlarından fırlamış gibisin” cümlesinde karşımıza çıkıyor, kâh televizyonda buz dansı izlerken çocukluğuna giden Yusuf’un “Bir zamanlar rüya gibi dans eden bir Rus çift” vardı cümlesinde. Her halükarda sona ermiş, geride kalmış şeyleri temsil ediyor.

Kitaplardan, kitapçılardan, Rusya’dan konuşunca sözü sola ve sosyalizme getiriyorum. Özcan Alper öncelikle, kendi kuşağının (ve dolayısıyla Yusuf’un) inandığı sosyalizmin kuramsal kitaplardan öğrenilmiş değil, Rus edebiyatı ve sanatından gelen romantik bir sosyalizm olduğunu belirtiyor.

Kimi sol çevrelerden filme gelen eleştirileri de doğal ve sağlıklı buluyor: “Örneğin Kars’ta bir arkadaş gösterimden sonra geldi, ‘Biliyorsunuz, 309’dan tahliye olmayı pek onaylamıyoruz’ dedi. Ancak ben filmde ölümü değil hayatı kutsamak istedim. Ayrıca bazı şeyler değişmiyorsa bunda solun da sorumluluğu vardır diye düşünüyorum. Fakat solun dışına çıkıp oradan eleştiri getirmektense, içerden eleştirmeyi daha doğru buluyorum.”

OTEL: BAŞKA BİR HAPİSHANE

Cihan Otel’in beşinci katında, Eka’nın pencereden bakıp, iskelede yürüyen Yusuf’u gördüğü yerdeyiz. Alper “Burası da Eka’nın hapishanesi” diyor.

“Sonbahar”da denizler ve ağaçlar sınırsız bir dünya resmi çizse de her yer kendince bir hapishane ve herkesin hapishanesi başka. Yusuf’a bütün dünya hapishane. Arkadaşı Mikail özel bir vaka: Sosyalizmi yıkanlara küfreden hızlı bir solcu olmakla, fahişelerle geçecek uzun bir geceyi tüm ayrıntılarıyla planlayan hızlı bir çapkın olmayı aynı potada eritebilen bir bukalemun. Eka’nın hapishanesi ise otelin ta kendisi.

Yusuf’la Eka’nın yan yana gelmeleri ilk bakışta bu döngüyü kırmaya aday gibi görünüyor ama sonunda yalnızlık ağır basıyor. “Yanlış zaman, yanlış yer” meselesi. “Sonbahar”da hiçbir şey yalnızlığa deva olmuyor.

İSKELE: HER ŞEYİN ORTASINDA

“Sonbahar”daki iskele Yusuf’un yalnızlığının ve kuşatılmışlığının en belirgin olduğu mekan. “Sonbahar”ın her biri ayrı bir hikaye anlatan mekanlarının içinde belki sesi en gür çıkanı, insanın aklına en çok çakılanı.

Bunları kafamda çevirerek iskeleye vardığımda şaşırıyorum. Aklımdaki resme hiç benzemiyor. Filmdeki sahneyi hatırlamaya çalıştığımda siyah-beyaza yakın bir görüntü geliyor aklıma. Alper “Görüntü yönetmenine ta en baştan şunu söylemiştim” diyor, “bu öyle bir film ki ne tam anlamıyla renkli olmalı, ne tam anlamıyla siyah-beyaz.”

Özcan Alper için yönetmenlik bu ve benzeri yüzlerce irili ufaklı ayrıntının bir araya gelmesiyle oluşan, büyük bir bütün: “Yönetmenlik bir anlamda istediklerini elde etmeye çalışma sanatı. Çünkü bir filmin o kadar çok unsuru var ki, bunların her birinde küçük sorunlar oluştu mu o çapaklar birikir. Sonra bir bakmışsın film aklındakine hiç benzememiş. Yönetmen asla istediklerinin yüzde 100’ünü elde edemez. Yüzde 70’ini alırsan başarılısın ve bunun için uğraşmalısın.”

“SONBAHAR”IN DÜNYASI: İNSANA İNANMAK

“Sonbahar”da farklı kişiler, öyküler, temalar karşımıza çıkıp dursa da her köşebaşında yüzünü gösteren, her bakışın veya sözün altına sinen tek bir şey var, o da ölüm. İnsanların, düşüncelerin, rüyaların, ülkelerin, çocukluğun… Asıl çarpıcı olan ise filmin buna rağmen karanlık bir film olmaması. Bunun iki nedeni var.

Birincisi, Alper’in dünya görüşünde gizli: “Ben Batı nihilizmiyle Rus nihilizmini birbirinden çok farklı görüyorum. Batı nihilizminde çıkış yoktur, kayboluş vardır. Rus nihilizminde ise insana dair bitmeyen bir inanç vardır.”

İkinci sebebi ise “Sonbahar”ın son derece ölçülü bir film olması. Siyasetten bahsederken slogan atmayan, ölümden bahsederken ağlamayan, yalnızlıktan bahsederken umutsuzluğa kapılmayan bir film bu. “Ya öyle ya böyle” keskinliğinden uzak duran, “hem öyle hem böyle” deyip farklı duruşlara, soru işaretlerine kapı aralayan bir film.

O yüzden, “Sonbahar”dan söz edilen her yerde karşıma çıkan “ağıt” lafı kolaycı ve eksik bir tanım gibi geliyor bana. Evet ağıt, ama ölümün yüzüne gülümseyen bir ağıt.

(Aralık 2008’de Sinema dergisinde yayımlanan yazıdan kısaltılarak alınmıştır.)

Türkiye’nin sınırında, sınırların kalktığı festival

Sinemacılar ve eleştirmenler sinemadan bahsederken sık sık “düş” ve “büyü” sözcüklerine başvururlar. Kullanmayı pek sevmediğim iki sözcük.

Belli bir filmden bahsederken neyse de sinemanın geneline böyle yaklaşmanın, bu sanatı incelemek ve anlamak yerine yukarılarda bir yerlere koyup gereksizce mistikleştirmeye yaradığını düşünüyorum. (Sinemada hislerin önemini göz ardı etmeden söylüyorum bunu.)Gelin görün ki Gezici Festival’le birlikte Kars ve Artvin’de geçirdiğim on günü düşününce aklıma ilk gelen kelimeler de bu ikisi oluyor.

Başka türlü bir yer

Festivallerin birbirleriyle kıyaslanması sinema çevrelerinin favori sporlarından biri. Fakat Gezici Festival’i başka (özellikle de büyük) festivallerle kıyaslamak doğru değil. Çünkü aralarında, Attila İlhan’ın tabiriyle söyleyelim, derece farkı değil mahiyet farkı var.

Gezici Festival’in amaçları, yöntemleri ve başarı kriterleri çok farklı. Festivalle seyirci ve festivalle şehir arasındaki çizgilerin ve sınırların kalınlaştırıldığı değil silikleştirildiği bir festival bu. Ahmet Boyacıoğlu’nun herkese örnek olmasını dilediğimiz sadelikteki açılış/kapanış konuşmalarından (“Festivalimiz açılmıştır” veya “Saat 20.15. Film başlar” gibi) törenlerin atmosferine, hatta konukların niteliğine (ve sanırım kişiliğine) dek yansıyan bir tavır.

Festivali düzenleyenler ya da katılımcılar bu tavrın sebeplerini ve sonuçlarını uzun uzadıya anlatmaya girişebilir ama ne kadar etkili olur emin değilim. O yüzden biz en iyisi Çiğdem Çebi’ye kulak verelim, derim.

Çiğdem festivalinseyircilerinden biri. Ordu’da yaşıyor, tiyatroyla ilgileniyor, amatör oyunculuk yapıyor. Ordu’dan kalkıp Kars’a gelmesinin iki sebebi var. Birincisi, festival denen şeyi bugüne kadar hep televizyondan izlemiş, artık bizzat tanık olmak istemiş. İkincisi, Kars’ta çekmek istediği bir belgesel film projesi var. (Konusunu bana anlattı ama, neme lazım, burada yazmayayım.) Bu yüzden bir yandan filmlere giderken bir yandan da belgesel ve oyunculuk atölyelerini takip ediyor.Önündeki sinema dergilerini büyük bir dikkatle incelerken, İstanbul dışında yaşayıp bu işlerle ilgilenmenin zorluklarından bahseden bu genç kadına festivali nasıl bulduğunu soruyorum, “Doğal” diyerek cevap veriyor: “Burada oyuncular var, yönetmenler var ama kimse kimseyi birbirinden üstün görmüyor. Giriyorsun salona, oturuyorsun, filmi izleyip çıkıyorsun. Bu kadar basit. Salondaki diğer insanlardan farklı olduğunu düşünmüyorsun. Kırmızı halı da yok.” (Gezici Festival’e ilişkin bir yazısına “Halımız kırmızı değil kardan olsun” başlığını atan Alin Taşçıyan’ın kulakları çınlasın.)

Sinemanın her hali

80 bin kişilik bir şehirde, 2 salonda, günde 4 gösterimle yapılan ve 7 gün süren bir festivalden söz ettiğimizi hatırlatayım. Rakamlar mütevazı görünebilir, buna karşılık festivalin Kars’taki programı geniş ve derin bir seçki sunuyordu.

Programın uzun metrajlı filmlerin yanı sıra kısa filmler, belgeseller, sahte belgeseller, canlandırmalar, klasikler ve çocuk filmlerinden oluştuğunu, atölye ve söyleşilerle desteklendiğini belirtirsem “geniş”ten ne kastettiğim anlaşılır sanırım. Politik, cinsel ya da sinemasal açıdan hayli cüretkar ve seyirciyi zorlayabilecek filmler içermesi ise derinliğinin göstergesiydi.

Sırf programın ortaya koyduğu bu tablo ya da örneğin uzun metrajlı filmlerin öncesine adeta “İnsanlar bunu da izlesin” düşüncesiyle kısa film koymak bile, bir sinema yazarı dostumun deyişiyle festivalin “aydınlanmacı” yaklaşımının göstergesi sayılabilir ve bu devirde “düş” sıfatını hak edebilir.

Ama Gezici Festival’le birlikte Kars ve Artvin’e gittiğinizde; 15 yıldır merak ettiğiniz ve nedense hiç karşınıza çıkmamış bir filmi Kars Şehir Sineması’nda seyrettiğinizde; sinema fuayelerinde Reha Erdem’i çevirip “Beş Vakit”teki müzik kullanımıyla ilgili soru soran veya Kars sokaklarında, meraklı bakışlar altında koştura koştura film çeken gençleri gördüğünüzde; Artvin’in bir süredir kullanılmayan sinema salonunun festival sayesinde hayata dönmeye hazırlandığını duyduğunuzda; Kars’ta ve Artvin’de insanların ayakta kalma, merdivenlerde oturma pahasına film seyrettiğine şahit olduğunuzda ve tabii Çiğdem’le konuştuğunuzda, pek başvurmadığınız bazı kelimeleri ister istemez raftan indiriyorsunuz.

Farklı şehirlere gidiyorsunuz, farklı filmler izliyorsunuz, filmler hakkında farklı düşüncelere sahip oluyorsunuz ama tuhaftır, sanki herkes aynı düşü görüyor.

(Sinema, Aralık 2008)