Tag Archives: eleştirmen

“Acımasız eleştiri” derken?

“Acımasız eleştiri” film eleştirmenlerine sıklıkla yöneltilen bir itham. Kullanışlı, pratik bir kalıp olduğundan altını doldurmaya ihtiyaç duymadan sarf ediliveriyor ve kolayca yayılıyor.

Öncelikle “acımasız eleştiri” diye bir şeyin aslında var olmadığını söylemek lazım. Film eleştirisinin derin ya da sığ olanı, samimi ya da hesapçı olanı, özgün ya da sıradan olanı olabilir, ama merhametlisi ya da acımasızı olmaz.

Bir diğer yanılgı da şu: “Acımasız eleştiri” lafını dillerine dolayanlar, eleştirmeni göklerdeki sözde mevkiinden alaşağı edip yere indirdiklerini sanıyorlar. (“Sen kim oluyorsun da zavallı filmi öyle acımasızca eleştiriyorsun?”) Sözlerinin arasına “kibir”, “ego” gibi kelimeleri sıkıştırınca iddialarını iyice güçlendirdiklerini de varsayıyorlar. Fena halde yanılıyorlar.

Sandıklarının aksine, eleştirmenin acımasızlığından dem vurmak onun acımakla acımamak arasında tercih yapabilecek biri olduğunu ima eder. Asıl bu tavır eleştirmeni seyirciyle yan yana oturduğu koltuktan alıp yukarı taşır. Oysa eleştirmen bir film hakkında tek, evrensel ve tarihe geçecek, o filmin kaderini belirleyecek bir hükmün sahibi değildir.

Daha önemlisi, “acımasız eleştiri” diye bir şey sinemanın doğasında vardır ama eleştirmenlerin yazılarında değil seyircilerin sözlerinde kendini gösterir. (Sinema yazarı ile sinema seyircisini ayrı “tür”ler olarak düşünmüyorum, derdimi anlatmak için böyle bir ayrıma başvuruyorum.)

Sürece kısaca bakalım: Kimi zaman bir, kimi zaman on yıl uğraşarak bir film yapılır. Bu filmlerde kimi zaman 10, kimi zaman 1000 kişi çalışır. Sonra film gösterime girer. İki seyirci salona gider, koltuğa oturur, 2 saat içinde filmi seyredip bitirirler. Çıkışta biri arkadaşına şöyle der: “Bu ne ya? Berbat bir şeydi.”

Her gün dünyanın dört bir yanında milyonlarca kişi tarafından icra edilen bir eleştiriden bahsediyorum. Bundan daha “acımasız”ını düşünebiliyor musunuz?

Ne var ki acımasız gibi görünmesi, doğal ve hatta haklı olmasını engellemiyor. Sinema ile seyircisi arasındaki bu asimetrik ilişki seyircinin en büyük gücü, sinemacının ise en büyük çaresizliği, daha doğrusu kaderidir.

Seyirci sinema gişelerinde bilet alıp “oy kullanarak” hangi filmi “seçtiğini” belirtir ve herkesin dikkatle takip ettiği seyirci/hasılat listeleriyle ilan edilen bu hüküm tarihe geçer. (Gerçi bu da bir filmin “iyi” olup olmadığını belirleyecek değildir.) Üstelik, yine kimilerinin sandığının aksine, hiçbir pazarlama çalışması, hiçbir eleştirmen, hiçbir sözde otorite seyircinin bu hakkını ve gücünü elinden alamaz.

O yüzden “yazı yazmayan seyirci”lere naçizane tavsiyem, “yazı yazan seyirci”lere hayali payeler biçmektense kendi sınırsız güçlerinin tadını çıkarmaları.

(Sinema, Şubat 2010)

Reklamlar

Eleştirmenler, gençlik hataları ve Mehmet Açar

Gençtim. Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar”ını seyredip “Sinema çok acayip bir şey” diyeli daha bir iki yıl olmuştu. Ne bulursam seyrediyor, sinemayla ilgili elime ne geçirirsem okuyordum.

Yalnız, önemli bir sorun vardı: Fikirlerim her zaman eleştirmenlerin fikirleriyle uyuşmuyordu.

Eleştirmenlerin her şeyin doğrusunu bildiklerini sanıyordum. Dahası, tüm eleştirmenlerin her film hakkında aynı fikre sahip olduğunu sanıyordum. Daha çok seyrettikçe ve okudukça sinemadan daha çok anlayacağım ve böylece günün birinde onlar neyi beğeniyorsa ben de onu beğeneceğim, diye düşünüyordum.

Sorun eleştirmenlerin her şeyin doğrusunu bilmelerini sanmam değildi. Sorun her şeyin tek bir doğrusu olduğunu sanmamdı. Gençlik işte, napıcaksın.

Bir gün Brian De Palma’nın “Raising Cain/İçimizdeki Şeytan”ı gösterime girdi. Gittim, seyrettim.

Aklım şaştı. O nasıl bir filmdi öyle! Beyazperdeden salona taşan sinemanın gücü karşısında ezilmiştim resmen.

De Palma noktayı koyuyor: “İçimizdeki Şeytan”ın finali

Yalnız, önemli bir sorun vardı: Eleştirmenlerin yazılarını okuyordum ve kimse filmi beğenmiyordu. Beğenmemek de laf mı herkes filmi yerden yere vuruyordu.

Nedense, eleştirmenlerle aramdaki bu fikir ayrılığı diğer ayrılıklardan çok daha net bir şekilde bu işten anlamadığımı kanıtlamıştı bana. Baksana, benim bayıldığım filmden nefret etme yarışına girmişlerdi.

Birkaç gün sonra Nokta dergisinde Mehmet Açar’ın yazısını okudum. Beni yeni bir sürpriz bekliyordu çünkü Mehmet Açar filme bayılmıştı, öve öve bitiremiyordu. Ve yazısını aşağı yukarı şu cümlelerle bitiriyordu: Siz eleştirmenlerin beğenmediğine bakmayın. Onlar zamanında Hitchcock filmlerini de beğenmemişlerdi.

Ne?!!

Neye uğradığımı şaşırmıştım.

Hiçbir eleştirmenin beğenmediği bir filmi, bir eleştirmen göklere çıkarıyordu. Demek eleştirmenler her konuda aynı düşünmüyordu, öyle mi?

Daha önemlisi, eleştirmenler koskoca Hitchcock’un filmlerini bir zamanlar beğenmemişler ve değerini sonra anlamışlardı, öyle mi?

O iki cümleyle dünyam adeta yıkıldı ve yeniden inşa edildi. Kimsenin beğenmediği bir filmi beğenme (veya tersi) hakkım olduğunu anladım. Eleştirmenlerin (ve tabii tüm sinema seyircilerinin) tamamının her konuda aynı fikre sahip olan bir robotlar topluluğu olmadığını anladım. Sinema tarihi denen şeyin katı ve sabit bir bütün değil, yaşayan, sürekli değişip yenilenen bir organizma olduğunu anladım.

Bunları öğrenmek bana sinemayı seyretmek ve sevmek, sinema üzerine düşünmek ve yazmak konusunda çok zaman kazandırdı. Tesadüf işte, bu hikayeden iki yıl sonra sinema yazarlığına başladım.

Zaman değişti ama olur da aranızda benim o zamanlar olduğum kadar genç ve/veya saf olanlar varsa onlar da vakit kaybetmesinler diye anlatıyorum bu hikayeyi. Bir de Mehmet’e bir kez daha teşekkür edeyim diye.

Sinema yazarlığının basit gerçekleri

(Ülkemizde 2-3 yılda bir yapılan geleneksel “film eleştirmenliği” tartışmalarının birinde Radikal gazetesi konuyla ilgili bir dosya hazırlamıştı. Bu yazı o dosya için kaleme alındı.)

1. Sinema yazarının görevi nedir?
Sinema yazarının görevi (‘görev’ ne kadar doğru bir tanım, o da ayrı bir konu) değişkendir; yazarın sinemaya yaklaşımına, birikimine, kişiliğine ve belki en az bunlar kadar önemlisi yazdığı yayın organına bağlıdır.
Bir günlük gazetede düzenli olarak yazan bir sinema yazarının, kısıtlı yerini kullanırken seyircilere ‘rehberlik’ etmesi, filmleri eleştirmek kadar tanıtmaya da önem vermesi beklenebilir.
Ama diyelim bir sinema dergisinde veya bir gazetenin sinema ekinde yazanların görevi bunu aşar. Onlar filmi tanıtmak yerine ‘didiklemeyi’ yeğler ya da her şeyden vazgeçip filmin ‘ne söylediğiyle’ ilgilenir. (‘Popüler’ yayınlardan konuştuğumuz için kuramsal yayınlara ve onların ‘görev’lerine değinmiyorum.)
2. Sinema yazarı “Şu filme gitmeyin” der mi?
Bu tamamen yazarın bileceği bir şey. “Şu filme gidin,” deme hakkı varsa “Gitmeyin,” deme hakkı da vardır. Madem filmleri bir ürün olarak konumluyorsunuz, o halde bir yazarın seyircilere, yani tüketicilere, “Gitmeyin, paranıza yazık,” demesini sineye çekeceksiniz. Nasıl ilgili yazarlar “O lokantaya gitmeyin, servisi kötü,” ya da “O mağazaya gitmeyin, kalitesiz,” diyebiliyorsa, birileri de “O filme gitmeyin,” diyebilir.
3. Peki, sinema yazarlarının yazıları bir filmin gişesini etkiler mi?
Etkilemez, çünkü sinema yazarlarının beğenileriyle seyircinin beğenisi pek uyuşmaz. (Kuşkusuz bunun istisnaları vardır. Ben genel toplamdan söz ediyorum.) Temel matematik bilgisine sahip birinin yapacağı bir çalışma bunu bilimsel olarak kanıtlayabilir. Örneğin, üyeleri arasında bulunduğum Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) her yıl yaptığı ‘Yılın En İyi On Filmi’ seçimindeki filmlere bakın, bunların büyük kısmının ‘Yılın En Çok İzlenen Filmleri’ listesinde orta veya son sıralarda olduğunu göreceksiniz. Kaldı ki bu Türkiye’ye özgü bir durum değildir, bütün dünyada az çok böyledir.
4. Sinema yazarlarıyla seyircilerin beğenileri neden birbirinden farklıdır?
Birçok sebebi var ama birini söyleyelim: İstisnalar bir yana, sinema yazarı çoğunlukla izlediği filmin rahatsız etmesini, düşündürmesini, mümkünse sinema sanatını dönüştürmesini isterken, seyirci eğlendirmesini, duygulandırmasını ister. (Bence doğrusu, bazı filmlerden birini, bazı filmlerden diğerini beklemektir.) İkisi de son derece saygıdeğer isteklerdir, biri diğerinden daha değerli değildir.
5. Böyle bir fark olması ne kadar hazin, değil mi ?
Değil. Sinema biraz da bu demek, her kafadan bir ses çıkması demek. Sinema herkesi, her isteği kapsayacak kadar büyüktür. Bir sinemasever izlediği bir filmi beğenmeyebilir ve -amiyane tabirle- katlayıp kenara koyabilir. Ama ertesi gün bir başka filmin de kendisini katlayıp kenara koyacağını bilir, hatta bunu ister, hatta bunun için sinemaya gider.

(Radikal, 22.10.2005)

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=865705&CategoryID=41