Tag Archives: daniel craig

Casino Royale: Bond öldü, yaşasın Bond!

“Ayrıntılar değişse de Bond filmlerinde hiçbir şey değişmiyor… Bırakın hayatın gerçeğini, aksiyon dünyasının gerçeğinin bile uzağında… Artık yeni bir şey izlemek için değil, her şeyin nasıl olup aynı kalabildiğini görmek için gidiyoruz sinema salonuna.”

Birkaç yıl önce yayımlanan ve “Yeter artık! Şu Bond filmlerinde bir şeyler değişsin” diye haykıran bir yazıda bunları söylemişim. “Canım bu kadar isyan edecek ne var?” diyebilirsiniz. Mazeretim, Bond filmleriyle büyümüş olmak. Benzer konularda hiç başarılı olmayan hafızam, bu konuyla ilgili ayrıntıları unutmamış üstelik.

Tamam, babamın Bond filmlerini çok sevdiğini unutacak değilim. Kendisi bu merakımı borçlu olduğum kişidir. Hâlâ ara ara muhabbetini yaparız. Kimi sahneleri anarız, “Sean Connery mi iyiydi Roger Moore mu?” tartışmasına gireriz.

Fakat “Moonraker/Ay Harekatı”nı Zonguldak Belediye sinemasında, “For Your Eyes Only/Senin Gözlerin İçin”i ise Yeni Melek’te izlediğimi de hatırlıyorum. Bond filmlerini 80’lerin başlarında TRT-1’den, akabinde videodan heyecanla takip edişim de aklımda.

Çocukluktan kalma birçok merak ve meseleyle olduğu gibi Bond filmleriyle ilişkim de mantık dışı bir seyir izledi. Timothy Dalton’lı filmleri protesto ettim. Pierce Brosnan’ı beğensem de, seriye can verdiği söylenen filmlerine sinir oldum. Bana sözkonusu isyan yazısını yazdıran filmler bunlardı işte.

Bond serisinin yapımcı şirketi Eon Productions sanki bu haykırışları duymuş gibi köklü bir değişime gitti. Önce Brosnan’ın sözleşmesini yenilemedi. Sonra tutucu Bond hayranlarını kızdırmak pahasına Daniel Craig’in yeni Bond olacağını duyurdu ve senaryoyu elden geçirmesi için Hollywood’un en gözde senaristlerinden Paul Haggis’e (“Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek”, “Crash/Çarpışma”) başvurdu.

Ve nihayet “Casino Royale” gösterime girince Bond’un cidden değiştiğini kendi gözlerimizle gördük. Buna “aslına rücu” da denebilir. Bond yeniden Ian Fleming’in romanlarında tasvir edilen ve serinin ilk filmi “Dr. No”da yansıtılan yere döndü.

Uzun zamandır, hasbelkader ajanlığa bulaşmış, kusursuz bir İngiliz beyefendisi görünümündeydi. Onu böyle sevemezdik çünkü inandırıcılıktan uzaktı (kimse kusursuz değil). Oysa “Casino Royale”in ve Daniel Craig’in Bond’u, olması gerektiği gibi, pis bir herif. Neticede adam öldürüyor. Üstelik eskisi gibi saçı başı dağılmadan, pantolonu buruşmadan sıyrılamıyor bu işlerden. Kurbanlarının kanı üstüne bulaşıyor.

“Casino Royale”in farkı burada işte: Yıllardır ilk kez, belki de tarihinde ilk kez, bir Bond filminin sadece bir olay örgüsü değil, bir de meselesi var. (Bu katkının Paul Haggis’den geldiğine eminim.) O da Bond’un iyiyle kötü karışımı biri olması. Ve bir katil olması.

“Casino Royale” bir Bond filminden beklenen pek çok şeyi yerine getirirken, bu omurgayı sonuna dek koruyor ve “Katil olmak nasıl bir şeydir?” sorusuyla uğraşıyor (böyle bir film ne kadar uğraşırsa). Daha filmin beşinci dakikasında Bond iki cinayet birden işleyip “00” unvanını almayı hak ediyor. Üstelik bu cinayetlerden biri, Bond’un tüm acımasızlığını sergilediği bir vahşet gösterisi. Bu sahnenin siyah-beyaza çalan rengi, kahramanımızın da artık sütten çıkmış ak kaşık olmadığının işareti.

Bond film boyunca ülkeden ülkeye koştururken, senaryo sağ olsun, bu mesele bir türlü yakasını bırakmıyor. Patronu M “Her katil adam öldürebilir. Senden egonu denklemin dışına çıkarmanı istiyorum” diyor. Bir gecelik aşkı Solange “Neden iyi adamlar senin gibi olmuyor?” diye soruyor. Gerçek aşkı Vesper “Ben ve senin egon bu asansöre sığamayız” diyor.

Peki Bond “adam oluyor” mu? Ne gezer. Etrafındaki herkese “Ben böyleyim” diyor, “işinize gelirse.” M’yi “Ne yani, yarı keşiş yarı katil mi olacağım?” diye tersliyor, Solange’a “O zaman kötü adam olurlardı” diye cevap veriyor. Vesper’ın aşkına sığınırken bile kendini biliyor: “Ruhumdan geriye az bir şey kaldı. Sana yeter mi?”

Kendisini özel bir vaka olarak görmüyor. Herkesin icabında kendisi kadar “kötü” olabileceğine inanıyor. “O kadar zalim değilim” diyen Solange’a, “Belki de biraz pratik yapman gerekiyordur” yanıtını vermesi boşuna değil.

Sırf bu yeni kimlik bile, 21. filmine çıkan böylesine köklü bir karakter için büyük bir değişim sayılırdı. Ama iş bununla bitmiyor.

Süs bitkisi işlevi gören, Bond’un ucuz cinsel imalarına maruz kalan ve bazı filmlerde “Bal Dantatlı”, “Xenia Üsteçıkar”, “Harika Muamele” diye Türkçeleştirebileceğim isimlere sahip olan meşhur Bond kızı, bu filmde Vesper Land karakterinde özgürlüğünü ilan etmiş durumda. Vesper, çoğu Bond kızının aksine kahramana kul köle olan ya da naz yapan bir kadın değil, kendi fikirleri ve planları olan bir insan.

“Bond ve kadınlar” bahsinde bununla yetinilmemiş, Bond’un kadınlarla arasının yatak dışında neden kötü olduğuna da bir açıklama getirilmiş. Bu açıklama da Bond’un daha sıradan ve gerçek bir kahramana dönüşmesine yardımcı oluyor.

Bond’un patronu M yerinde duruyor (Judi Dench’i filmden atanı Allah çarpar), ama mucit Q’ya ve onun çoktan gülünçleşen icatlarına elveda denmiş.

Bond’un meşhur iki lafına gelince… Serideki değişimin simgesi olma görevini üstlenmişler adeta. Bu sözlerden ilki “Bir votka-martini. Karıştırılmış değil, çalkalanmış olsun”, Bond’un alametifarikalarından biri, asla atlamayacağı bir laf. “Casino Royale”de ise Bond hayli zor bir durumdayken barmenden votka-martini istiyor. Barmenin “Çalkalanmış mı, karıştırılmış mı?” sorusuna verdiği cevap şu: “Umurumdaymış gibi görünüyor muyum?” Bond bu tür meselelere kafayı takmadığını ima ederken Daniel Craig de sanki “Ben öyle bir Bond muyum?” diye seyirciye göz kırpıyor. “Adım Bond. James Bond” cümlesiyse bütün bu değişimleri görüp “Acaba o da mı gitti?” diye endişelenecek Bondseverleri son dakikaya kadar diken üstünde tutuyor.

Lafı bitirmeden, iki kişinin adını bir daha anayım: Paul Haggis’in eline sağlık. Zira bu değişim “iyi gören” bir yönetmenin değil, “iyi düşünen ve yazan” bir senaristin elinden çıkabilirdi ancak.

Baştan beri göreve getirilmesine sevindiğim Daniel Craig ise, seri böyle giderse, benim için Roger Moore’u bile tahtından edebilir. Kendisi şimdi gelen övgülere ve gişe rakamlarına bakıp, aylardır kendisini kıyasıya eleştirenlere içinden saydırıyorsa hakkıdır.

(Sinema, Aralık 2006)