Tag Archives: altın portakal

Cesaret ve kantarın topuzu

42. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni en iyi tarif edecek sözcük “cesaret”tir herhalde.

Cesaretin ilk örneğini Antalya Büyükşehir Belediyesi ve TÜRSAK sergiledi. Belediye 41 yıldır süregelen festivali köklü biçimde değiştirme cesaretini gösterirken, TÜRSAK bu değişimi hayata geçirdi. Doyurucu bir program oluşturulması, adamakıllı bir festival olmanın temel gereklerinin (festival sinemalarının birbirine yakın olması gibi önemsiz görünebilecek hayati ayrıntıları kastediyorum) yerine getirilmesi ve festivalin birçok konuk ve etkinlikle desteklenmesinin, Altın Portakal’ın çehresini değiştirdiği kesin.

Bir başka cesur topluluk ise festivalin jüri üyeleriydi. Ama onların cesareti, kelimenin sadece olumlu değil, olumsuz çağrışımlarını da akla getiriyor.

 

Seçim yapmak kolay değil

Festival jürisinin işinin ne kadar zor olduğunu en iyi bilenlerden biri Yılmaz Erdoğan olsa gerek. Ödüllerin açıklandığı kapanış töreninin başında jüri adına yaptığı konuşmada “Ben geçen yıllarda jürilere çok laf söyledim, çok gıcık oldum ama siz Allah aşkına bize gıcık olmayın” dedi.

Erdoğan belki, önceki yıllarda kendi filmleri ödül almadığında jürileri “çok izlenen filmleri görmezden gelmek”le suçlamışken, içinde bulunduğu jürinin çok seyirci toplayan filmlere (“Gönül Yarası”, “Hırsız Var”, “Eğreti Gelin”) yüz vermemesinin yarattığı çelişkiyi fark etmiştir. Belki de “Sonuç ne olursa olsun jüri mutlaka topa tutulur” diye düşünmüştür, ki haksız sayılmaz. Bir jürinin üyesi olmayı kabul etmek, sonuçlar açıklandıktan sonra hedef tahtasına yatırılmayı kabul etmekle eşdeğer.

Kuşkusuz bu eleştiriler her zaman anlamlı ve mantıklı olmuyor. Altın Portakal jürisine yöneltilen eleştirilerin hatırı sayılır bir kısmı da yaygın tabirle mesnetsizdi.  İlk kez kamera karşısına geçen bir oyuncunun ödül almasının eleştirildiğini de gördük, 35 mm. kamerayla çekilen filmler yerine dijital video kamerayla çekilenlerin öne çıkmasının eleştirildiğini de. Kimileri ise “Bu festival popüler filmlerin hakkının teslim edildiği bir yer mi olacak, kimsenin izlemediği sanat filmlerinin desteklendiği bir yer mi olacak, karar versin” gibi sözler edebildiler.

Aklıma iki ihtimal geliyor: Bu sözlerin sahipleri ya “Film festivali nedir?”, “Hangi amaçla yapılır?”, “Cannes’da, Berlin’de kimler yarışıyor, kimler ödül alıyor?” gibi soruların cevaplarını bilmiyor ya da öfkeleri bildiklerinin önüne geçmiş.

 

Jürinin tavrı

Eleştirilerin odak noktasında “En iyi film”, “En iyi 2. film” ve “En iyi 3. film” ödülleri vardı. Sırasıyla “Türev”, “İki Genç Kız” ve “Korkuyorum Anne” bu ödülleri alırken, Türk sinemasının deneyimli yönetmenleri Memduh Ün, Atıf Yılmaz ve Yavuz Turgul’un filmlerinin ilk üçe girmemesi “Bu jüri Yeşilçam’a tavır almış” tepkisiyle karşılandı.

Öncelikle şunu tespit edelim: Altın Portakal benzeri festivallerde tecrübeli bir yönetmenin 20. filmiyle genç bir yönetmenin 2. filmi aynı yarışmada yer alır. İşin doğası gereği bu yönetmenler ve filmler jüri önünde eşittir, dolayısıyla ödül kazanma şansları eşittir. Aksi takdirde yarışma yapılmaz, yönetmenlerden bir kağıda kısa özgeçmişlerini yazmaları istenir ve en yaşlı olanına ya da o güne dek en çok film yapmış ve beğenilmiş olanına ödül verilirdi. (Bu mantık zincirini dijital videoyla çekilen filmlere ya da genç oyunculara da uyarlayabiliriz.)

Kaldı ki Antalya’da bulunanlar “Eğreti Gelin” ya da “Sinema Bir Mucizedir”in ilk üçe girememesine şaşırmamışlardır. Zira bu filmler olumlu tepkiler almadı. (“Gönül Yarası”nı ayırdım çünkü sanırım onu beğenenlerin sayısı beğenmeyenlerden fazlaydı.) Bu da normal. “Usta yönetmenlerin çektiği her film başyapıt olur, ödüllere boğulur” diye bir kaide yok.

Kısacası, “Jüri Yeşilçam’a tavır almış” diye hiddetlenmeden önce “Yeşilçam kökenli yönetmenlerimiz bu yıl ne yapmış?” sorusunu dikkate almalıyız, diyerek bu bahsi kapatalım. Ama şu “jürinin tavrı” dediğimiz şey üzerinde duralım.

“Tavır” iki farklı anlam taşıyan bir sözcük. Birinci anlamı “durum, davranış, vaziyet, hâl”. Bu açıdan bakarsak “jürinin tavrı” gerekli, hatta kaçınılmaz bir özellik. Belli sinema anlayışlarına sahip kişiler bir araya gelip seçim yaptığında ister istemez sinema sanatıyla ilgili bir tavır belirlemiş olurlar. Bu tavır hem kararlarına yön verir hem de o kararların iç tutarlılığını sağlar.

“Tavır”ın ikinci anlamı ise “büyüklenme; yapma davranış”. Haliyle, jürinin bu anlamda tavrının olmaması tercih edilir.

Jürinin kararlarında çoğunlukla “tavır” sözcüğünün ilk anlamının izleri görülüyor. Ödüller sinema sanatıyla ilgili belli bir bakışı yansıtıyor. Bu bakış, örneğin benim çok sevdiğim “Gönül Yarası”ın en iyi üç filmden biri olarak kabul etmiyor. Bunu ve daha birçok tercihi, aynı görüşü paylaşmasam bile anlayabiliyorum. Hatta bu yıl duygusal gerekçeler yerine sinemasal kıstasların dikkate alınmasını, Altın Portakal’ın tarihine göz atarak, “cesaret” diye adlandırmak bile mümkün.

Gelgelelim jürinin kararlarında büyük bir kara delik var, o da “en iyi film” ödülü. Bu ödül jürinin tavrının “yapma davranış”a, cesaretinin ise “kantarın topuzunu kaçırma”ya dönüştüğü yer.

 

Derinlikten yoksun “en iyi film”

Sonda söylenebilecek yargıyı baştan söyleyeyim: “Türev” bence, bırakın festivalin en iyi olmayı, sinemanın abecesi diyebileceğimiz unsurların kimilerini layıkıyla yerine getiremeyen bir film.

Öncelikle, filmdeki karakterler tek boyutlu ve yüzeysel. Her birini bir cümleyle, hatta birkaç kelimeyle tarif etmek mümkün. Örneğin Gülçin Santırcıoğlu’nun canlandırdığı Süreyya için üç sıfat kullansam yeter: 1. Güvensiz. 2. Baba parası yiyor. 3. Mutlu olduğu yalanına inanıyor. Burcu (Beste Bereket) için üç sıfat bile bulamayabilirim. Nazım (Güçlü Yalçıner) ise “para kazanmak için reklamcılık yapan yazar”dan başka bir şey değil.

Süreyya, Burcu ve Nazım film boyunca bu sıfatların ilk anda akla getirdiğinden başka hiçbir özellik sergilemiyorlar. Tıpkı komedi filmlerinde bir iki özellikleriyle tanımlanan “aptal ve güzel”, “çalışkan ve kültürlü”, “sakar ve utangaç” karakterler gibi. Başka bir deyişle, bağımsız olma, ticari sinemanın karşısında durma gibi iddialara sahip “Türev”in karakterleri ortalama bir Hollywood filminin karakterlerinden daha derin değil. Hele Nazım’ın arkadaşı (Tuğra Kaftancıoğlu) Amerikan romantik komedisindeki klişeleşmiş “esas çocuğun arkadaşı” karakterinin kopyası. Öylesine formüle edilmiş bir karakter ki bu, Amerikan sinemasında “comic relief” (komik rahatlama) diye ismi bile var.

Filmin öyküsü de aynı sorunu taşıyor. “Kadın, kız arkadaşından sevgilisini ayartmasını ister; arkadaş ve sevgili birbirine aşık olur” biçiminde özetleyebileceğimiz hikaye, sayısız benzerlerinden farklı yerlere gitmiyor. Bu hikayeden bekleyeceğimiz gelişmeler, yanlış anlamalar neyse onlar perdeye geliyor. Ne eksiği, ne fazlası.

Öyküleme filmin bir başka aksayan yönü. Normalde bir yönetmenden, öyküsünü dilediği sinemasal biçimde anlatmasını ve o öyküden çıkarmamız gerekenleri bize bırakmasını bekleriz. İyi bir öyküleme bu süreci özgün, zeki, anlaşılır bir şekilde halleder. Ne seyirciyi aptal yerine koyacak kadar doğrudan, ne de seyirciye hiçbir ipucu vermeyecek kadar dolaylı/muğlak olması beklenir.

“Türev”in senaristi ve yönetmeni Ulaş İnaç bütün bu meseleleri yok sayan bir yöntem bulmuş: Burcu bir projesi için arkadaşlarından her akşam, o gün yaşadıklarını kameraya anlatmalarını istiyor. Böylelikle “Türev” karakter geliştirme, karakterlerini öyküsüne yedirme gibi “yük”lerden kurtuluyor! Nazım kamera karşısına geçiyor ve “Ben sahtekarın tekiyim. Yazdıklarım beş para etmez.” deyiveriyor.

Bu yan öykünün, kimi başarısız kısa filmleri hatırlatan sıradanlığı ve filmin bütününden kopukluğu bir tarafa, “Türev”, karşısına kamera konan insanların birden en korkunç yanlarını anlatmaya başladıklarına inanmamızı bekliyor. Psikoloji adı verilen bilim kişinin kendi ruhunun karanlığını göremeyeceği, görse bile itiraf edemeyeceği üzerine kuruluyken! Carl Gustav Jung insanın “gölge”siyle yüzleşmesinin bu kadar kolay olacağını bilseydi hastalarının karşısına kamera koyar kurtulurdu.

 

Bakış açısı eksikliği

Oyuncularının mükemmel performanslarını bir kenara koyarsak, listeye başka eksik ve gedikler de ekleyebiliriz. Örneğin mizansen sorunu. Ya da inandırıcılık sorunu. Ancak bütün bunların üzerini bir örtü gibi kaplayan asıl büyük sorun şu: Ulaş İnaç’ın, ele aldığı karakterler, onların eylemleri ve içinde bulundukları dünyayla ilgili bize söyleyecek bir cümlesi, yansıtacak bir bakış açısı yok. Hayatta olabilir tabii ama filminde yok.

“Türev” 30 yaş civarındaki kentli, orta-üst sınıftan herhangi birinin, etrafına baktığında göreceği bir manzarayı çizmekle yetiniyor. “Friends”in sıkı bir bölümünü izlediğinizde aynı konuyla ilgili çok daha elle tutulur saptamalar bulabileceğinizden kuşkunuz olmasın.

Bir ilk filmin bu ve benzeri sorunlar içermesi anlayışla karşılanabilir. Ama “Gönül Yarası” ve “Korkuyorum Anne”yi geçerek “en iyi film” ödülünü alması ancak “tavır”ın kötü anlamıyla açıklanabilir. Yavuz Turgul’un filmlerini sevmeyebilirsiniz ama sinemasının bir dünya görüşünü, insana dair belli bir psikolojik, toplumsal ve felsefi bakışı yansıttığını kabul etmeliyiz. Bu her filminde böyleydi, “Gönül Yarası”nda da böyle. Keza “Korkuyorum Anne”de Reha Erdem’in, Türk sinemasının neredeyse hiç girmediği konuları, kayda değer bir düşünsel ve sinemasal olgunlukla yansıttığını görmezden gelemeyiz.

Jüri olarak genç bir yönetmenin ilk filminde “umut verdiğini”, ilerde çok daha güzel işlere imza atacağını düşünüyor ve onu desteklemek istiyorsanız, “Jüri Özel Ödülü” ya da “Mansiyon” diye bir şey uydurursunuz ve filmin/yönetmenin hakkını verirsiniz. Ötesi, diğer filmlerin hakkını yemeye girer.

Bir yönetmenin “umut veren ilk filmi”nden ve sonrasından söz açılmışken, Zeki Demirkubuz örneğini ele alalım. Demirkubuz halihazırda Türkiye’nin en önemli yönetmenlerinden biri. Kendi adıma “Masumiyet” ve “İtiraf”ı rahatlıkla “Son 10 yılın en iyi 10 Türk filmi” arasında sayabilirim. Buna karşılık ilk filmi “C Blok”, çoğu izleyicinin kabul edeceği gibi, vasatın altında bir filmdir. Bugün yarışsalar “Masumiyet” ve “İtiraf”in herhangi bir ödül almaları ne kadar doğalsa, “Bu genç ilerde çok güzel filmler yapacak” diyerek “C Blok”a “en iyi film” ödülünü vermek de o kadar tuhaf olurdu.

Dilerim “Türev” Ulaş İnaç’ın “C Blok”udur. Dilerim o, festival jürisi gibi azla yetinmesin ve yakın zamanda kendi “Masumiyet”ini ve “İtiraf”ını çeksin.

(Sinema, Kasım 2005)