Tag Archives: ahmet uluçay

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

“Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ın temelinde iki kavram var: Hayal ve bakış.

Elimizdeki gerçekle yetinmek istemediğimizde, kendi istediğimiz gibi bir hayat yaşamanın hayalini kurarız. O hayali kurmak ve daha önemlisi gerçekleştirmek için ise gerçeğe/hayata başka bir yerden, belki daha önce kimsenin bakmadığı bir yerden bakmamız gerekir.

Sinem deseniz o da bir hayal. 24 tane fotoğrafı bir saniye içinde gözlerimizin önünden geçirip perdeye yansıttıklarında fotoğraflardaki insanların hareket ettiğini sandığımız günden bu yana sinema bir hayal.

“Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ın kahramanı Recep’e gelince, onun gerçeği bir köyde yaşaması, bir karpuz sergisinde çıraklık yapması. Hayali ise sinemacı olmak.

Tıpkı filmin senarist/yönetmeni Ahmet Uluçay gibi. Uluçay bu filmde Recep aracılığıyla kendi hikayesini anlatıyor. O da köyde doğmuş büyümüş, o da küçük yaşta sinemaya aşık olmuş, kafayı sinemayla bozmuş. Bir filmin nasıl çekildiğini, o fotoğrafların nasıl olup da perdede “gımıldadığını” anlamak için kitaplar okumuş, makinistlerle konuşmuş, üç beş tahta parçası, bir avuç çivi ve bir lamba alıp projeksiyon makinesi yapmaya çalışmış, yapmış da.

Recep sinemanın bir büyü, bir hayal olduğuna inanınca ve “gımıldayan” fotoğraflardan büyülenip sinemacı olma hayalleri kurmaya başlayınca ailesi, hemşerileri hemen itiraz ediyor: Ne sineması? Köylüden sinemacı mı olur?

Kasabadakiler, şehirdekiler de öyle: Onlar da Recep’in ona sunulan gerçekliğe razı olmasını, saçma sapan hayaller kurmamasını istiyorlar. Vitrindeki kameranın fiyatını sorduğunda terslenen kasabadaki fotoğrafçıyı görünce ne diyor Recep? “Bu şehirliler hep böyle. Biz çalışalım, onlar fotoğraf çeksin istiyorlar.”

Kısacası, herkesin derdi aynı: Onlar hayata nereden bakıyorsa Recep de oradan baksın, kendi gerçeğini yaratmanın hayalini kurmasın.

Recep’e yalnızca arkadaşı Mehmet inanıyor. Bir de köyün delisi Ömer. O da adı üstünde, deli işte.

Recep, sinemanın nasıl baktığın ve gördüğünle ilişkisini anladığından mıdır nedir, başka yerden bakmakta inat ediyor. Yönetmen Ahmet Uluçay da sık sık sinema sanatının en basit trüklerini kurcalayarak bize aynı mesajı veriyor: Tek bir gerçeklik, tek bir görüntü yoktur.

Örneğin, bir adamın gözüne bir büyütecin arkasından bakarsan göz kocaman görünür. Yürüyen birine bakarken gözlerini hiç durmadan kapatıp açarsan o kişi ileri sıçrıyormuş gibi görünür. (Yürüyen birini filme çek, aradan bazı kareleri at, aynı şey.) İki elinin baş ve işaret parmaklarıyla bir dikdörtgen oluşturur ve etrafa oradan bakarsan, dünya o çerçeveden ibaret kalır, geri kalan her şey yok olur. (Bir vizörden bak, aynı şey.)

Sinema böyleyse, gördüklerin nasıl baktığına bağlı olarak değişiyorsa hayat niye öyle olmasın? Köylü bir çocuk, köyde ve şehirde onu küçümseyenlere inat, niye sinemacı olmasın?

Recep böyle düşünüyor ve vazgeçmiyor. Kitap okuyor, bıkmadan usanmadan onlarca kez deniyor, ölü dedesinden yardım istiyor ve nihayet günün birinde fotoğrafları “gımıldatmayı” başarıyor.

Recep’in kurduğu diğer hayalin kahramanı Nihal diye bir kız. Güzel ve Recep’ten birkaç yaş büyük. Recep Nihal’e abayı yakmış, Nihal onu görmezden gelse de aşkından vazgeçmiyor. Nihal denince aklı başından gidiyor, “başka yerden bakmayı” filan unutuyor, arkadaşı Mehmet’in tüm uyarılarına rağmen, tek bir yerden, hep o yerden bakmakta direniyor. Sonuç tabii hüsran. Uluçay bu yan hikayeyle aşkın gerçekleşmesi en zor (“köylünün sinemacı olmasından” bile zor) hayal olduğunu anlatıyor.

Her ne kadar içiçe geçmiş olsa da, bir noktada “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ın hikayesini, yönetmenin hayat hikayesinden ve filmin çekim koşullarından ayırma ihtiyacını hissediyorum. Türkiye’de bazen bir filmin küçük bir bütçeyle çekilmesi, oyuncuların hiçbir ücret almadan çalışması gibi koşullar, bir filmin sanatsal değerini büyütmenin gerekçesi haline getirilebiliyor. Açıkçası bu mantık zincirine inananlardan değilim.

“Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”, çekim koşullarından, yönetmeninin kimliğinden ve sağlık durumundan bağımsız olarak, net bir meseleye, bütünlüklü bir senaryoya, sahici diyaloglara, iyi oyunculuklara ve sağlam bir görselliğe sahip, başarılı bir film. Bu basit gerçeğin, ne köyle, ne kentle, ne sağlıkla, ne de bütçeyle ilgisi var. Bu düpedüz “iyi sinema”.

Ama şunu anlatmazsam olmaz: Yıllar önce bir gece “Siyaset Meydanı”nda, yönetmen, yapımcı, senarist, oyuncu ve sinema yazarlarının katılımıyla Türk sineması tartışılıyordu. Meşhur “öldü mü, kaldı mı, nasıl dirilir” tartışması. Konuklardan biri de “köylü sinemacı” sıfatıyla Ahmet Uluçay’dı. Uluçay o programda anlamlı ve aklı başında sözler sarf eden birkaç kişiden biriydi.

Önce “Ben çocukken, sinema nedir bilmezken, bir gün sınıfa bir makine getirdiler. Sınıfta sinema oynatacaklarmış. Makineyi bir sıraya koydular, ben döndüm, makineyi seyretmeye başladım. Adam dedi ki ‘buraya değil, duvara bakacaksın, orada oynayacak’. Ben o gün sinemanın bir kaçış olduğunu anladım” diyerek tüylerimin diken diken olmasına neden oldu.

Ardından Türk sinemasının niye “bu hallere” düştüğünü kendince açıklamaya başlamıştı ki, bazı konukların tepkisi nedeniyle konuşmasına devam edemedi. (Buradan bakınca, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”taki kasabadaki fotoğrafçı sahnesi daha iyi anlaşılıyor.) O gece, pek şehirli ve pek seçkin sinemacılarımız Uluçay’ın üstüne çullanıp onu susturduğunda nasıl içimin acıdığını hâlâ hatırlıyorum.

Ama bakın, ilahi adalet mi tecelli etti nedir, bugünkü manzara şu: O gün Uluçay’ı susturanlar bugün ya film yapmıyorlar ya da yaptıkları filmler çok az insanın gözünde bir değer ifade ediyor. Oysa Uluçay Türk sinemasında geçen yıl yapılan en iyi filmlerden birine, belki de en iyisine imza atıyor.

Uluçay’ın arkadaşı filan değilim, kendisiyle tanışmış bile değilim, ama yıllar önce bir gece evimde otururken onun adına canı yanmış, yanına gidip “Üzülme be abi” demek istemiş biri olarak, bu manzarayı sevdiğimi itiraf etmeliyim.

(Sinema, Ocak 2005)

Reklamlar