Groundhog Day: Bir günün ve bir ömrün hikayesi

Filmartı dergisinde Otopsi adlı köşede yazdığım bir dizi yazıdan biriydi bu. Köşenin mantığı gereği filmin üzerinden sahne sahne gittiğinden içinde çok sayıda ‘spoiler’ var.

“Groundhog Day/Bugün Aslında Dündü”nün felsefe dergilerinde ucu varoluşçuluğa dek uzanan tartışmalara neden olduğunu duyunca şaşırabilirsiniz.

Yönetmen Harold Ramis

Yönetmen Harold Ramis

Filozof Stanley Cavell’in, New York Times’ın “Sizce 20. yüzyılda çekilen ve bundan 100 yıl sonra izlenecek, tartışılacak ve hatırlanacak film nedir?” sorusuna “Bugün Aslında Dündü” yanıtını vermesi…

Aralık 2003’te New York Modern Sanat Müzesi’nde düzenlenen “Saklı Tanrı: Film ve İnanç” başlıklı toplu gösterimde Bergman ve Dreyer filmlerinin yanı sıra “Bugün Aslında Dündü”nün gösterilmesi…

New York Üniversitesi Din ve Medya Merkezi’nin Budizm dersinde “Bugün Aslında Dündü”nün izlettirilmesi de şaşırtıcı gelebilir.

Filmin yönetmeni ve iki senaristinden biri olan Harold Ramis’in, yıllardır birbirinden çok farklı kesimlerden filmle ilgili mektuplar aldığını ve her mektubun “Bizim dünya görüşümüzü bu kadar güzel yansıtan bir film çektiğiniz için teşekkür ederiz” anafikrini taşıdığını duyunca da şaşırabilirsiniz.

Oysa “Bugün Aslında Dündü”, sıradan bir komedi filminden öte, birçok efsanenin, kitabın ve filmin binyıllardır anlattığı bir öyküyü anlatıyor. İnsanın dünya üzerindeki serüveninin, insanın ruhsal gelişiminin öyküsü. Okumaya devam et

Reklamlar

Emek, Gezi, Sinema, İkinci Kat…

7 Nisan

90 yıllık bir sinemayı yıkıp yerine AVM yapmaya çalışıyorlardı. Dur demek için kalktın Taksim’e gittin.

Senin “dur”una gaz, cop ve gözaltıyla cevap verdiler.

OTPOR’un icat edilmesine iki ay vardı, “Seramikleri kırdı vandallar” denecek bir durum da yoktu, bir şey diyemediler.

Sen gazlanır, coplanır ve gözaltına alınırken, güyademokrat beyler “Mado kapısını suratımıza kapattı” deyişinle dalga geçmekle yetindiler.

31 Mayıs

Şehrin göbeğindeki parka AVM yapmaya çalışıyorlardı. Dur demek için kalktın Taksim’e gittin.

Sabaha karşı vinçleriyle gelmişler, karşı çıkanları gazlamış, coplamış, çadırlarını yakmışlardı.

Aynı hikaye.

O günlerde olanlar, Ferhan Şensoy’un 30 yıl önce yazıp oynadığı “İstanbul’u Satıyorum”dan bir cümleyi ve 3 yıl önce Emek kapılarını kapatırken Sinema dergisine yazdığım bir yazıyı hatırlattı.

“İstanbul’u Satıyorum”da bir işadamı “Şu Dolmabahçe Sarayı’na baksana, amma yer kaplıyor. Yıkacaksın sarayı, yerine gökdelen yapacaksın. Çok istiyorlarsa giriş katı Dolmabahçe Sarayı olsun!” diyordu.

“Bu da aynı hesap” demiştim. Niyetleri Beyoğlu’nu dev bir alışveriş, “residence” ve otel üssüne çevirmek. Alt katı yine Beyoğlu olacak.

20 Aralık

Yolsuzluk skandalı patlayalı üç gün olmuş. Sinemaların, parkların yerine AVM ve otel yapma sevdasının arkasındaki saadet zinciri kabak gibi görülmüş.

Rekabet Kurulu, Sabah grubunun Kalyon İnşaat’a satışına onay verdi. Onaydan birkaç saat sonra grup bünyesindeki 7 dergi kapatıldı. 19 yılı devirmiş Sinema dergisi dahil.

Hikayelerine güzel, sürprizli bir final düşünmüşler. 3 yıl önce “İstanbul’u Satıyorum”dan bahsettiğim dergiyi yıktılar.

26 Aralık

Bir yolsuzluk soruşturması daha patladı, bazı işadamlarının mallarına tedbir kondu. Kalyon İnşaat’ın yönetim kurulu başkanı ve üyesi dahil.

27 Aralık

Beyoğlu’nun önemli tiyatrolarından İkinci Kat, mekanını terk etmek zorunda kaldı. Yerine otel yapılacakmış.

Ferhan Şensoy’un, İkinci Kat’a 200 metre uzaklıkta ve fakat 30 yıl önce oynadığı oyundaki şaka gerçek oldu. İkinci katları alıyorlar ama merak etme, alt kat yine Beyoğlu olacak.

Aynı hikaye.

Senin de 31 Mayıs akşamına İkinci Kat’a biletin vardı. Taksim’deki parkın yerine AVM yapmasınlar diye direniş başlayınca oyuna gidemedin.

Ama sonra oyuna gidilecek bir İkinci Kat da kalmadı, yerine otel yapıyorlar.

Bunu yazacak dergi de kalmadı. İnşaatçılara bonus olarak yanında dergi de veriyorlar.

Kimse bir şey bilmiyor

Orijinal haliyle “Nobody knows anything”. Sinemayla ilgili söylenmiş en meşhur sözlerden biri.

Sözün sahibi ünlü senaryo yazarı William Goldman. Usta, guru, efsane gibi sıfatlarla anılan, iki Oscarlı bir yazar.

Meslek hayatını anlattığı ve senaryo yazarlığıyla ilgili bulabileceğiniz en güzel kitaplardan biri olan “Adventures In The Screen Trade“in “Stüdyo Yöneticileri” başlıklı bölümünde yazmış bunu.

Wikipedia’nın haklı tespitiyle, lafın genellikle “Stüdyo yöneticileri ve yapımcılar bir halttan anlamaz” dediği varsayılmış. Oysa sinemayla uğraşan hiç kimsenin bir filmin gösterime girmesinden önce o filmin nasıl karşılanacağını, ne kadar iş yapacağını ve sevilip sevilmeyeceğini bilemediğini, bilemeyeceğini anlatıyor. Bugün bu sözün televizyon için de geçerli olduğunu iddia edebiliriz sanırım.

Aşağıda kitabın ilgili bölümleri var (umarım Goldman Usta beni mahkemeye vermez). Önce Goldman’ın, kitabın yayınlandığı 1983 yılından çok çarpıcı örneklerle tezini nasıl savunduğunu okuyalım. Sonra lafı poster yapıp duvara asarız (yapılmışı var).

AITSCT 1AITSCT 2AITSCT 3AITSCT 4AITSCT 5AITSCT 6

Peter Weir: Görünmeyenin peşinde

Sene 1976. Peter Weir, Gelibolu’ya gelir. Niyeti savaşın yapıldığı yerleri gezmektir.

Denize girer. Yürür. Binlerce mezar ve uzaklardaki birkaç nöbetçi asker dışında etrafta hiçbir şey ve hiç kimse yoktur.

Az sonra, birinin onu izlediği hissine kapılır. Bir askerin, peşine takıldığını düşünür. Etrafına bakar. Kimseyi göremez. Seslenir, cevap alamaz.

Yürümeye devam eder. Fakat birilerinin onu izlediği duygusundan kurtulamaz. Üstelik sayıları da giderek artmaktadır sanki.

Birden, kendisini izleyenlerin, savaşta ölen askerler olduğunu düşünür. Yüksek sesle “Bana eşyalarınızı gösterin” deyiverir. Bunu neden söylediğini bilmez ama söylemiştir işte.

Az sonra bir köşeyi döndüğünde, yerde duran ve yıllar öncesinden kalmış gibi görünen birkaç parça eşyayla karşılaşır. Bir ayakkabı. Bir sigara kutusu.

Eşyaları eline alır. Bakar. Ağzından şu sözler dökülür: “Sizin filminizi yapacağım”.

peter weir

Peter Weir, 32. İstanbul Film Festivali’ndeki “masterclass” sırasında bu anıyı anlattıktan sonra, belki seyirciler arasında etkileneceklerin yanı sıra hoşlanmayacakların da olabileceğini hesaba kattığından, “Beni her zaman böyle şeyler yapan biri olarak düşünmeyin. Bu hayatımdaki tek örnek” dedi. Ben de, defalarca seyrettiğim filmlerine ve okuduğum/izlediğim onlarca söyleşisine istinaden, “Hiç de değil” diye yanıtladım içimden. Okumaya devam et

Dil ve isim

1.

Babamın doğup büyüdüğü köye ilk kez 7 yaşında gittim. İç Anadolu’daki yüzlerce köyden biri.

Köyde herkes, çoğunu ilk kez gördüğüm akrabalarım dahil, farklı bir Türkçeyle konuşuyordu. Başka bir şive. Başka kelimeler. Şehirdekinin aksine, burada benim konuşma biçimim tuhaf, yabancı görünüyordu.

Daha çok ilgimi çeken, babamın da köye gidince onlar gibi konuşmaya başlamasıydı. Konuşmayı öğrendiği zamanlardaki gibi. Çocukluğunda olduğu gibi.

2.

Ortaokulda bir dönem Mardinli bir arkadaşımla çok yakındık. Aynı sınıftayız, sabah akşam muhabbet ediyoruz. Ne konuşacağız işte, kızlar ve kitaplar. O dönem anlamaya çalıştığımız iki şey.

İkisi de iyi konulardır, bunları konuşurken karşındakini bayağı iyi tanırsın. Biz de birbirimizi bayağı iyi tanıyoruz. Birbirimizi tanıdıkça politika da konuşuyoruz. İki çocuk, 80’lerin ortasında ne kadar politika konuşursa.

Bir gün bana diyor ki: “Ben ilkokula gidene kadar Türkçe bilmiyordum, tek kelime Türkçe konuşmamıştım.” Okumaya devam et

Zor işler

1.

Bankacı bir arkadaşımla konuşuyorduk. İşinin ne kadar zor olduğundan söz etti. Gece yarılarına, hafta sonlarına sarkan mesailer… Önünden geçen 5 ila 9 sıfırlı rakamlar… Ofiste cirit atan egolar…

Ondan önce bir reklamcı arkadaşımla konuşmuştum. İşten en son ne zaman 6’da çıktığını anımsamıyormuş. 9’da çıkarsa erken çıktım diye sevinerek o akşam için alelacele plan yapıyormuş.

Sinemacı arkadaşlarımla işlerinin ne kadar zor olduğundan başka bir şey konuşamıyoruz. Senarist, yönetmen, oyuncu, ışıkçı, kime sorarsan en zor iş onunki, diğerleri sette kebap yapıyor.

Bugünlerde herkesin işi kendine zor.

2.

30 yıl önceydi, biz yine taşınıyorduk. Annemle babamın memuriyeti ve devletimizin rezilliği sebebiyle sürekli taşınıyorduk.

Taşınan eşyaların içinde babamın kitaplarının gözle görülür bir ağırlığı vardı. 15-20 koli. Hepsi tıka basa dolu. Bel fıtığı çıkartacak cinsten. Okumaya devam et

Hangi taraftasın?

Bir gün bir fotoğraf çekilir. Fotoğrafta iki taraf vardır.

Zaman öyle bir zamandır ki iki taraf da “normal” görünür. İkisinin de taraftarı bulunur.

Sonra devran döner.

5, 20, 50 yıl sonra fotoğrafa tekrar bakılır.

Bir taraf artık en hafif tabirle rezil ve zavallı görünür.

Tıpkı 1957’den kalma bu fotoğraflarda olduğu gibi.

little rock

Bir tarafta lisede okumak isteyen zenci öğrenciler, diğer tarafta “Beyazlarla zenciler yan yana okuyamaz” diyenler, bağıranlar, gülenler.

O gün iki taraf da haklı olduğuna inanıyordu. Bugün sadece bir tarafın haklı olduğu biliniyor.

Öyleyse geriye her saflaşmada sorulması gereken iki soru kalıyor.

Bugün, burada, bu hikayede hangi taraftasın? Bugün, burada kim zenci, kim beyaz?

İkincisi daha zor çünkü hayat olduğu yerde durmuyor, zencilerle beyazlar sürekli yer değiştiriyor.