Category Archives: Seyir Defteri

Seyir Defteri: Cosmopolis

> “Cosmopolis”in Cronenberg’i, John Carpenter-Abbas Kiarostami karışımı bir acayip yönetmen. Bu filmi ondan başkasının çektiğini düşünmek de güç. Tek istisna “David Fincher çekse ne olurdu acaba?” sorusu olabilir.

> Cronenberg kariyerinde “Videodrome” ve “Crash/Çarpışma”dan sonra üçüncü kez “zamanın ruhu”nu kalbinden yakalıyor. Belki de bu yüzden “Cosmopolis”de “Arabada geçen çağdaş Videodrome” havası var. İnsanı yutan bir televizyon ekranı değil artık, borsa ve döviz ekranları. Otomobil de haz aracı değil, bir güç sembolü ve sığınılacak bir kale.

> Manifesto gibi bir romandan tiyatro oyununa benzeyen bir film çek ve sinema duygusu bu kadar güçlü olsun, ustalık diye buna denir. Yoksa yeteneğini sıradan polisiyelerde çarçur etmeye değil.

> Robert Pattinson “iyi oynamıyor”, “hiç yakışmamış” falan değil. İyi oynuyor, ama çok iyi değil. Ve bu çok iyi oynamayışı filme çok yakışıyor. Rutger Hauer’in gençliğini hatırlatan “android” (ve zombi/vampir) yüzü de bu Wall Street bilimkurgusu için biçilmiş kaftan.

> “Gerçek” karakterlerin kitabi laflar ettiği veya sinemanın bir roman aurası yaratmak için ne yapacağını şaşırdığı filmlerdense tepeden tırnağa bir kitap, makale ya da rüya gibi duran bir film beyazperdeye çok daha iyi gidiyor.

> Merak ettiğim iki soru: Ballard izleseydi ne düşünürdü? Godard izlese ne düşünür?

Seyir Defteri: İnanılmaz Örümcek Adam, Detective Dee ve The Story of Anvil

> “The Amazing Spider-Man/İnanılmaz Örümcek Adam”ın kötü bir film olmaktan yırtmasının birkaç sebebi var:

1) Andrew Garfield ve Emma Stone.

2) Aksiyona yaslanmaması. Son bırkaç yıla bakarsak tek başına bu bile ciddi bir fark. Üstelik varolan aksiyonun temposunu da iyi ayarlıyor. Doldur-boşalt yapmaktansa, malum noktalarda malum dozları vermektense kontrollü ve düzenli bir ritm tutturuyor.

3) Peter Parker’ın dönüşümünü hızlıca halletmesi. (Öyle demeyin, önemli mesele.)

4) “Hafif” bir film olması. “Iron Man/Demir Adam” hariç tüm çizgi roman filmlerinin mustarip olduğu kendini fazlasıyla ciddiye alma sorunundan arınmış.

5) Andrew Garfield ve Emma Stone.

Yönetmenlikte Sam Raimi kalitesi aramayın, ikinci filmini çeken genç bir yönetmenden bahsediyoruz. “Topu topu on yıl sonra bu hikayeyi niye tekrar seyrediyoruz?” sorusunun cevabını verdiğini de söyleyemem (finalde Hollywood için lüks sayılabilecek bir hamleyle küçük bir savunma yapılmış). Fakat filmin ortalarına doğru bir yerde kendinizi bu soruları koyvermiş ve filme kaptırmış halde bulabilirsiniz.

> Bu yazın iyi filmleri sinemanın “elit”lerinden değil “öteki”lerden geliyor. Tsui Hark’ın “Detective Dee”si Uzak Doğulu ustaların son dönemde farz niyetine yaptıkları filmlerden değil, bildiğimiz eski usul dövüş filmlerinin polisiye versiyonu. “N’oluyor?” diye bakarken ne zaman bittiği anlaşılmıyor.

Sorunu zamanlaması. Bir yandan 80’ler kokuyor, bir yandan son on yılın havası da var, her halükarda biraz geç kalmış bir film sanki. Tsui Hark’ın “çılgınlığı” da, örneğin Takashi Miike’nin aksine, sınırsız ve hesapsız değil.

> İki senedir izlemek istediğim “The Story of Anvil”i seyretmek nihayet kısmet oldu. “’This Is Spinal Tap’in gerçek olanı” diye özetlenebilecek bu belgesel 80’lerin başında kısa bir süre zirveye çıktıktan sonra yere çakılan metal grubu Anvil’i anlatıyor.

Anvil’i, özellikle de vokalist Steve Kudlow’u kelimelere sığdırmak mümkün değil. Ne yapın edin, bu filmi seyredin.

Bir tek şunu söyleyeyim: Hayatımda gördüğüm en basit ama en acayip finallerden biri bu filmde.

Seyir Defteri: Filmler dörde ayrılır

İddiasının içini doldurmayan “büyük” filmler: Lafı uzatmayalım, Tim Burton’ın “Dark Shadows/Karanlık Gölgeler”inden daha iyi örnek bulunur mu? (Ayrıntısı burada: “Karanlık Gölgeler ve asıl gölgedekiler“)

Burnu havada, bilmiş filmler: İyi bir örnek değil ama elimizde “Cafe de Flore” var. “Burnu havada” demek haksızlık, ayrıca finalden hemen önceki sahne hayatımda gördüğüm en tuhaf ve çarpıcı sinemasal anlardan biri, ancak o noktaya gelene kadar öylesine fazla çaba, öyle bir “Kontrolsüz güç güç değildir” havası, öyle bir “Şunu da söyleyeceğim, bunu da böyle çekeceğim” kaygısı var ki finalin etkisini hissedemiyoruz, sadece sezebiliyoruz ve “Bu film 125 değil 25 dakika olsaydı bu sahnenin de tadı çıkacaktı” diyebiliyoruz.

(Not: Filmin asıl güçlü noktası kurgusu. Önümüze çıkan her filmin “ses bandı”na, “ses tasarımı”na övgüler düzmeden önce, “Cafe de Flore”un hikayenin akışından çok seslerin ve duyguların akışını dikkate alan kurgusuna bir bakmak lazım.)

Kenarda kalan küçük başyapıtlar: Jan Speckenbach’ın ilk filmi, Alman yapımı “Die Vermissten/Kayıp Aranıyor”. Hikayenin merkezinde tek bir adam. Toplam 8-10 mekan. Küçük bir bütçe… Bunların yanında dehşet bir sinema duygusu ve sinemada yeni bir şeyler söyleme ya da yeni bir şekilde söyleme isteği. “İyi film çekmek için hem çok şeye gerek var hem hiçbir şeye gerek yok” dersi.

Kötü olduğu için güzel filmler: Alın size “Piranha 3DD”! Bildiğimiz leş korku filmi. Rezilliğin bini bir para. Kan gövdeyi götürüyor. Seks tamamen bir manipülasyon ve komedi malzemesi olarak filmde yer alıyor.

“Politik doğrucu”lar, kan görmeye dayanamayanlar, “Ama çok ayıp” diyenler gereğinden fazla ciddiye alıp parmak sallayacaklardır.

Ancak kendi adıma “Benim olayım bu” deyip geri çekilen, derdini renkli ambalajların arkasına saklamayıp gözümüze sokan, hatta bir derdi bile olmayan bu film, ahlak ve politik tavır gibi açılardan, örneğin pek çok romantik komediden ve aksiyondan daha masum. Ve tabii daha eğlenceli ve daha yaratıcı, onu hiç saymıyorum.

Önerim: “Piranha 3DD” gibi filmleri ciddiye almadan sevelim, ilk iki kategorideki filmleri ciddi ciddi eleştirelim.

Seyir Defteri: “Karanlık Gölgeler” ve asıl gölgedekiler

Tim Burton’ın son filmi “Dark Shadows/Karanlık Gölgeler” gösterime girdi. Halen bir Tim Burton filmini merakla bekleyenler var mı bilmiyorum, varsa belki bu filmi de sevmişlerdir. Geri kalanlar, yönetmenin ilk dönem filmlerinden farklı olarak, derinlik, incelik, zeka ve yaratıcılıktan yoksun bir Tim Burton filmiyle daha karşılaştılar.

Kimileri kendisini halen usta bir yönetmen olarak görse de Burton’ın sanat yönetmeni ve prodüksiyon tasarımcısı yanları diğer taraflarını gölgede bırakıyor artık. Ne yazık ki (Burton için “Ne şans ki”) modern zamanlarda yönetmenlik bunlardan ibaret sanılabiliyor.

Bu film 60 kopyayla sinemalarımızda arz-ı endam edip gündemin tepesine oturmuşken şehrin bir başka köşesinde, İstanbul Modern’de, Alman sinemasının son döneminden 11 film gösteriliyor. Goethe Enstitüsü’nün katkılarıyla hazırlanan bu seçkiden henüz iki film seyrettim (“This Ain’t California/Burası Kaliforniya Değil” ve “Die Vermissten/Kayıp Aranıyor”) ama bu iki alçakgönüllü film çok önemli (hatta “sinemayı sinema yapan”) iki özellik paylaşıyorlar.

Geçmişe ve geleceğe bakmak: “Burası Kaliforniya Değil” ve “Kayıp Aranıyor”

1) İkisinin de bir “mesele”si var.

“Burası Kaliforniya Değil” 1980’lerin Doğu Almanya’sında bir grup gencin kaykay tutkusundan sözü açıyor. Oradan, bu tutkunun ailelerine ve ülkelerinin politik sistemine karşı nasıl bir başkaldırı aracı olduğuna geçiyor. Bunun üzerinden bir Doğu Almanya-Batı Almanya, sosyalizm-kapitalizm tartışması açıyor. Ve bütün bunları yavaş yavaş “kaybetmenin hüznü” başlığı altında toplayıp asıl büyük çelişkinin büyümenin ta kendisi olduğunu vurguluyor. Bu çok katmanlılık içinde tek bir duyguda konaklamanız imkansız ama ortak payda hep melankoli.

“Kayıp Aranıyor” ise çocuk olmakla yetişkin olmayı, anne-baba olmakla evlat olmayı karşı karşıya getirirken bu beylik konu aracılığıyla dünyanın bugünü ve muhtemel geleceğine bakıyor. Çocukları ne korku sineması trüğü olarak kullanıyor, ne de “sevimli şeyler” deyip geçiyor. Kolay kolay “Bunu daha önce görmüştüm” diyemeyeceğiniz bir yaklaşım.

2) İki film de anlatım ve üslup açısından taze yollar deniyor.

“Burası Kaliforniya Değil” arşiv görüntülerini, kurmaca filmlere taş çıkartan canlandırmalar ve aktüel söyleşilerle harmanlayıp enfes bir karışım yaratıyor.

“Kayıp Aranıyor” ise Amerikan ve İngiliz sinemasının “sakin” distopyalarını “Avatar” gibi gösterecek sadelikte, can yakıcı bir belgesel kadar gerçek bir distopya dünyası kuruyor. Sinemanın sayısız unsuru bir yana sadece çerçevenin bile ne kadar güçlü bir araç olabileceğini kanıtlıyor…

Spot ışığının altında bize hiçbir yenilik vaad etmeyen bir film var. Karanlık bir köşede ise gencecik yönetmenler, “Güneşin altında anlatılmayan bir şey kalmadı” demeyerek sinemayı kurcalıyor, sinemanın işgal ettiği alanı kendilerince genişletiyorlar.

Seyir Defteri: Alien vs. Prometheus

Uyanmadan önce: Sigourney Weaver “Alien”da

“Alien” soru sormuyor, hikaye anlatıyor. Ama o hikayeyi öylesine temel meselelerle donatıyor ki kendi doğallığıyla ortaya çıkan onlarca soruyu 30 yıldır tartışmaya devam ediyoruz. “Prometheus” hikaye kurmakla değil soru sormakla uğraşıyor. Sorduğu soruların bilimkurgu sinemasının yıllar önce tükettiği beylik sorular olması da cabası (“Tanrı var mı?”, “Robotlar hissedebilir mi?”). İşin ilginci, bizzat Ridley Scott iki başyapıtla (“Alien” ve “Blade Runner”) bu soruları 30 yıl önce paketleyip bir kenara koydu.

“Alien” bir şey anlatmaya uğraşmıyor, o yüzden çok şey söylüyor. “Prometheus” öyle hararetle, o kadar çok şey anlatmaya çalışıyor ki sonuçta ne bir şey söylemiş oluyor, ne de seyirciye söyleyecek bir şey bırakıyor.

“Alien”ın karakterleri “dümdüz” konuşuyorlar, tam da bu yüzden çok derinler. “Prometheus”un karakterleri koca koca “felsefi” soruları telaffuz edip duruyorlar, tam da bu yüzden insandan çok robota benziyorlar.

“Alien” daha çok yakın ve orta ölçekte planlarla ilerliyor, çünkü en çok önemsediği şey karakterleri. “Prometheus” sık sık genel planlara başvuruyor, çünkü en önemsediği şey gezegenleri, dağları, şelaleleri ve uzay gemileri. Yarattığı dünyanın “ihtişamı” gözlerini alıyor, karakterler dahil başka bir şeye pek bakamıyor.

“Alien”’da müzik yok denecek kadar az çünkü filmin ihtiyacı yok. Aksine, kurduğu yapı ve hikayesini anlatma biçimi müziği dışlıyor, gereksiz kılıyor. “Prometheus”’da bol bol müzik var, çünkü müzik tarafından doldurulması gereken pek çok boşluk var.

“Alien” ve “Prometheus”’u karşılaştırmaya gerek yok, karşılaştırılacak halleri de yok. Ne yapalım ki “‘Prometheus’, ‘Alien’ın öncülü” diye biz demedik, onlar dedi.

Seyir Defteri: The Avengers, MIB3, Diktatör

> En vasat aksiyon filminden çıktığınızda bile aklınızda bir karakter, bir sahne, bir fikir kalır. “The Avengers”dan geriye hiçbir şey kalmıyor.

140 dakika süren bu filmin bir hikayesi yok desek abartmış olmayız. Çok zorlarsak filmin ilk yarısını “Thor’la Demir Adam dövüşse kim yener sence?”, ikinci yarısını ise “Oğlum asıl onlar bir araya gelse Loki’nin ağzını burnunu kırarlar” diye özetleyebiliriz.

Normalde filmin giriş bölümünde 10-15 dakikada anlatılacak bir mesele (hani şu aksiyonların ”intro”su) 140 dakikaya yayılmış. Nasıl olsa devam filmi olacak, orada anlatırız diye düşünmüş olabilirler.

> Ümitsizliğe kapılmayın. Tür sinemasının gereklerini yerine getiren, bu anlamda (tabii ki!) “tahmin edilebilir” olsa da hikayesini adamakıllı kuran, seyircisini aptal yerine koymayan; aksiyonu “bir dizi patlama”, zekayı “pazar bulmacası”, tempoyu “hengame” sanmayan bir film arıyorsanız “Men In Black 3”e buyrun. Çok büyük iş başardığından değil, böyle bir filmin yapması gerekenleri yaptığından.

Son 5 yılda çekilen aksiyonların % 90’ının yönetmenlerinden ricam da dönüp 90’ların ustası Barry Sonnenfeld’in çıkardığı işi seyretmeleri.

> Bir söyleşide Sonnenfeld’e ilk kez 3D film çekerken nasıl bir yol izlediği soruluyor. Cevap: “Yeni bir şey yapmadım. Benim 2D filmlerimde de zaten bir 3D hissi vardır…” Doğru söze ne denir?

> Wes Anderson, senaryolarını Roman Coppola’yla birlikte yazmaya devam mı etse? (“Darjeeling Limited” ve “Moonrise Kingdom”da var bir sihirli dokunuş.)

> “The Dictator/Diktatör” Sacha Baron Cohen’in önceki filmlerine getirilen ve çoğunu yersiz bulduğum eleştirilerin tümünü gönül rahatlığıyla yöneltebileceğiniz bir film. Bütünlüklü bir hikayeye sahip olmamasından tutun da pek çok esprisini tekrarlara boğup tadını kaçırmasına kadar söylenecek çok şey var.

Gelgelelim, sevişme sahnesinde Monty Python’ın 40, ZAZ’ın ise 20 yıl önce yaptığı espriyi tekrar eden bir filmden söz ediyoruz, ne desek boş.