Category Archives: Seyir Defteri (2006-2011)

Seyir Defteri (Ekim 2006)

> “The Illusionist-Sihirbaz”ın sürpriz sonunu açıklıyorum: Meğerse film alelade bir polisiyeymiş.

> “Yazıya meraklı insanların seveceği filmler” diye bir kategori var kafamda. Bilimsellikten uzak, fevkalade uydurma bir kategori. (“Kiss Kiss Bang Bang” geçen yılın onursal üyesi.) “Heights-Gizli İlişkiler”i de, insanların hayatlarını yukarda biri tarafından yazılmış gibi gördüğü ve rastlantı denen şeye “hayatın dramatik yapısının bir parçası” muamelesi yaptığı için ekibe dahil ettim.

> “The Sentinel-Fedai”nin arada verdiği ince mesajlara dikkatinizi çekmek isterim.

Mesaj 1: Beyaz Saray’da Aziz isminde Arap asıllı biri çalışıyor. (Düşünün yani, Amerika öyle özgürlükçü, öyle güzel bir yer.)

Mesaj 2: Amerikan Başkanı hem terörizme karşı çıkıyor, hem de Ortadoğu’da barışı sağlamaya çalışıyor. (Amerikalıların hayalindeki, Cumhuriyetçi-Demokrat karışımı süper başkan.)

> Fedai ne kadar geri kafalı, pimpirik ve uyuzsa, “Crank-Tetikçi” de o kadar yeni, rahat ve komplekssiz. Dijital kameranın hakkını vermesinden tutun, fırlama esprilerine ve enfes finaline kadar acayip sempatik bir hava var üzerinde. Bir insan olsa, delikanlı ve matrak bir arkadaş olurdu.

> Tetikçi’nin ortasında, kahramanımız Chev Chelios’un (Jason Statham) sevgilisiyle geçirdiği 15 dakikalık bir bölüm var ki antolojilere girse yeridir. “Kadınlar Mars’tan, erkekler Venüs’ten” (yoksa tersi miydi?) klişesine yaslansa da, kadının gevezeliği ve ilgi açlığıyla, erkeğin iş bitiriciliği ve düpedüz hayvanlığının kolkola gezdiği bu bölüm, zamane ilişkilerini 15 dakkada dürüp büküp bir kenara koyuyor.

> Filme adını veren konuya kırk beşinci dakikada gir… Ve 11 Eylül hakkında bir film yap, 11 Eylül üstüne iki çift laf söyleme… “United 93” bu iki başarının altına imzasını atıyor. Böyle bir filme ne denir? 11 Eylül simülasyonu. Uzun ve sıkıcı bir haber bülteni. Öfke ve nefret gibi duygulara benzin dökme pervasızlığı.

> “Lemming-Kuzey Faresi” bir Haneke filmi gibi, yani buz gibi başlıyor. Soğuk ve katı. Kamerasını çevirdiği cilalı banliyo yaşamının altında bir şeylerin (değerlerin, ilişkilerin, duyguların) çürüdüğünü ima ediyor. Yazık ki bu umut vaad eden başlangıcın ardından, en korkunç kavgaların bile “Tuzu uzatır mısın?” tonlamasıyla yapıldığı tipik “modern Fransız filmi”ne dönüşüyor.

> Haneke filmlerinde yönetmen seyircisine mesafelidir, “Kuzey Faresi”nde yönetmen karakterlerine mesafeli.

> “Ils-Onlar”a bir yandan “bilinmeyen”in üzerine giderek tedirginlik ürettiği için saygı duydum, diğer yandan “Bu devirde böyle bir film çekmek çok mu matah bir şey” diye düşündüm. Film bittikten sonra, senaryoya kaynaklık eden gerçek olayın ayrıntıları verilince duygularım netleşti: Bu hikayeden, çok daha ürkütücü ve akılda kalıcı bir film elde etmek mümkünmüş.

> Ayın Seyircisi Ödülü’nün sahibi, “Onlar”dan çıkarken arkadaşına “Çok fena bir film. Yani böcekler, uzaylılar filan olsa daha az şey olurdu, anladın mı?” diyen genç bayan. Bu kadar güzel özetlenir.

> “Kuzey Faresi”ni seyrederken böyle bir filmi (yani, bunun iyisini) ne kadar özlediğimi fark ettim. Benim festival vaktim gelmiş, belli. Allahtan, Filmekimi’ne az kaldı.

Seyir Defteri (Eylül 2006)

Adam ve onun hayatını değiştiren kız: “Angel-a” ve “Leon”

> “Angel-a”da Besson yine hayatın rutinine kapılıp gitmiş yalnız adamla onun hayatını değiştiren tuhaf kadının hikayesini anlatıyor. (“Nikita”, “Leon” ve “Beşinci Element”te olduğu gibi.) Güzelim kamerası yine nerede duracağını çok iyi biliyor. Fakat senaryo akıl almaz derecede basmakalıp ve Besson’un genellikle iyi ayarladığı duygu dozu bu kez öldürücü miktarda.

> Bunu (“Angel-a”) izleyenler eve gidip bunu (“Leon”) izlemek istediler.

> “Göl Evi”nin yaratıcıları, Kore filmi “Siworae”yi yeniden çekerken güzel bir Hollywoodizasyon kıvamı tutturmuşlar. Bir istisna var: O berbat final. “Zorlama mutlu son”dan çok daha feci bir şey bu. “Göl Evi” sırf bu final uğruna kendi koyduğu kuralları ihlal ediyor. Son dakikaya kadar “zaman bir çemberdir” derken, aniden zamanın düz bir çizgi olduğuna karar veriyor. Değer mi?

> Amerika’da son on yılın en heyecan verici filmlerinden “Akıl Defteri” ve “Olağan Şüpheliler”i çeken yönetmenlerin biri (Christopher Nolan) şimdi Batman’den, diğeri (Bryan Singer) Superman’den sorumlu. İnsanın içi acıyor. Genç yönetmenlerin Hollywood’u değiştirdiği zamanlar 1970’lerde kaldı herhalde. Bugünlerde Hollywood genç yönetmenleri değiştiriyor.

> “Gwai Wik-Hayalet Dünya” “hikaye hiçbir şey, stil her şey” diye düşünen ve kamerayı itip kakmayı stil zanneden zihniyetin ürünü. Bir de “küvetin suyu taştı”, “asansörün kapısı kapanmıyor”, “uzun saçlı küçük bir kız geldi” gibi numaraları da yeni zannediyorlar.

> “Hayalet Dünya”yı korku tüneline benzettim. Hani eski lunaparklarda vardır, uyduruktur, “kitsch”tir ve nihayetinde ürkütücü olacağına komiktir. Tam öyle işte. Bir korku tünelinde ne kadar hikaye ve estetik varsa “Hayalet Dünya”da da o kadar, hadi bilemediniz bir ölçü fazlası var. Filmin genel tutumu da bir tırnağın karatahtaya sürtülmesine benzetilebilir. Korkutucu değil, yeni ve yaratıcı hiç değil, olsa olsa sinir bozucu.

> Robert Zemeckis ve Steven Spielberg “Monster House-Canavar Ev”de yapımcılıkla yetinmemişler mi ne? Hatta bence Zemeckis gizli yönetmen. Film Zemeckis usulü “bir objeyi yerde gökte takip etme” planıyla başlıyor. (“Forrest Gump”taki yaprak ve “Kutup Ekspresi”ndeki tren bileti misali.) Ardından “Yeni Hayat”taki Wilson’a benzer bir basket topu ve “Duel-Bela”daki “canavar kamyon-eski püskü araba” kavgasına benzer bir kavga geliyor (“canavar ev-eski püskü vinç” biçiminde).

> “Canavar Ev”in ergenlik tasviri son derece taraflı ve sevimli. Çocukların saf, gençlerin şapşal, yetişkinlerin ise ne idüğü belirsiz olduğu bu dünyada, 12-13 yaşındaki buluğ çağı mensupları bir yandan geçiş dönemi sorunlarıyla boğuşurken, bir yandan hayal gücüne sahip tek insan türü olmanın getirdiği yükleri sırtlıyorlar. Sonuçta “Canavar Ev” bir ergenin heyecanıyla “Büyümek zor ama güzel, di mi lan?” diyor.

> “Korkusuz” Çin milliyetçiliğini Büyük Asya İmparatorluğu rüyalarına dek götürmüş. Bir nevi “Kara Jet Li, Kahpe Bizansa Karşı”.

> Joe Dante’yi özlemişim. Hollywood’un son yıllardaki “yaz filmleri”ni gördükçe “Gremlinler”in, “Küçük Askerler”in, “İçimde Biri Var”ın değerini daha iyi anlıyorum.

Seyir Defteri (Ağustos 2006)

> “Domino” acayip bir film. Tony Scott’ın son birkaç filminde suyunu çıkardığı yönetmenlik stili ve kurgu düzeni (saniye başına 1 plan) nihayet burada kendini bulmuş. Basın sözcüsünden “Tony Bey o filmleri ‘Domino’nun antrenmanı niyetine çekmişti” diye bir açıklama gelse inanırım. Paramparça (hem “kırık dökük”, hem de “bol parçalı” anlamında) bir hayat yaşamış Domino Harvey’ye paramparça bir hikaye/film kurgusu gayet yakışmış.

Asıl acayip olan şu ki “Domino” o hipnotik renkleri, uçan kaçan sesleri ve görüntülere bindirme yapan yazılarıyla bir başka filmin “remix”i gibi duruyor. Türk Pop âleminin tabiriyle “Extended Club Version”.

> Benim için “Domino”dan geriye bir de, “Donnie Darko”nun mimarı olarak bildiğimiz Richard Kelly’nin yazdığı çalımlı diyaloglar kaldı. En kralı şu: “Her hikayenin sonu aynıdır: Hepimiz düşeriz.” Keira Knightley söylediği zaman daha da güzel duruyor. (Keira Knightley’yi bile sevdirdi bana bu film, düşünün.)

> “Karayip Korsanları”nın ikincisi, ilkinden katbekat iyi bir film, bana sorarsanız. Klişelerden özgün bir hikaye çıkarma işini iyi kıvırıyor, karakter gelişimine elinden geldiğince dikkat ediyor, türleri yağmalama/harmanlama merasimini nazikçe yerine getiriyor. Komedinin de zekisini yapıyor çoğunlukla. 15 yaşında olsaydım ve pazar sabahı TRT-1’de seyretseydim daha makbule geçerdi ama olsun.

> Gore Verbinski kadar hakkı verilmemiş yönetmen az gördüm. (Biraz abarttım.) Adamcağızın her filminde enfes bir işçilik, son derece dikkat ve özenle kurulmuş bir atmosfer… Kimsenin umurunda değil. Hadi onu geçtim, filmleri dünyanın parasını kazanıyor, son olarak “Karayip Korsanları 2”nin kırmadığı rekor kalmadı, buna rağmen para kazandıran yönetmenleri seven Hollywood’da bile adı yeterince anılmıyor. Nasıl oluyorsa, filmlerinin oyuncu ya da yapımcıları daha çok konuşuluyor. Hiçbir filminin “başyapıt” olmadığını bilmiyor değilim ama belki zamanı gelmek üzeredir. Allah ona Ron Howard tahtı değil, Robert Zemeckis bahtı versin.

> “Bandidas”ın “Kurtlar Vadisi Irak” tarzı ve tadında bir anti-Amerikancılık sergilemesi ne ilginç, değil mi? Bir yanda zengin, gözükara ve acımasız Amerikalılar; diğer yanda fakir, onurlu ve çaresiz Meksikalılar. Amerikalı bankacılar gelir, Meksikalı köylüleri öldürür, topraklarını işgal eder. (Evet, Meksika=Irak diye düşünebilirsiniz.) Sözde amaçları onların bankalarını kurtarmaktır (=özgürlüğe kavuşturmak), ama asıl amaçları demiryolu inşasıdır (=petrol). “Bandidas” bu bayrağı “Yaşasın devrim, yaşasın Meksika!” çığlıkları atacak kadar ileri taşıyor. Helal olsun valla. Ya da pes valla.

> Bu manzaraya bakınca “Salma Hayek ve Penelope Cruz durdular durdular, o kadar yıl sonra beyazperdede bir araya gelince niye bu filmi yaptılar?” diye bir soru akla gelmez mi? Soruya iyiniyetli cevap: Politik hassasiyetleri tuttu, fırsat bu fırsat deyip dünya üzerindeki adaletsizlikleri dile getirmek istediler. Soruya öküz altında buzağı cevap: Kendi vatandaşlarına “Biz birer İspanyol ve Meksikalı oyuncu olarak ünlü olduk, Hollwood sayesinde iyi de para kazandık, ama bakın özümüzü, nereden geldiğimizi unutmadık” mesajı vermek. Bu durumda denklem şöyle değişiyor: Bandidas = Jennifer Lopez’in meşhur şarkısı “Jenny From The Block”un film versiyonu.

> Uzun zamandır bir filmde “Aşk ve Sigara”da olduğu kadar eğlenmemiştim. John Turturro’yu takdir etmek lazım. İnsanın bunca saçma fikri, diyaloğu ve mizanseni bir araya getirip, bundan iyi bir film, hatta bir film çıkacağını görebilmesi az buz maharet değil.

> Radikal’deki yazılarını beğeniyle okuduğum Zeki Coşkun’un Turturro’ya ve filmine yönelik öfkesi biraz fazla kaçmış gibi geldi bana. “Aşk ve Sigara” konu aldığı karakterleri, onları “iyi göstermediğinde” bile (tırnak içine aldım, zira hepsi tartışmaya açık laflar) seviyor. Eğer “Bu herif karıya kıza düşkün” demenin, bir adamı aşağılamak olmadığında hemfikirsek durum böyle. Ayrıca hayatında ağzına sigara koymamış insanım, sigaranın bir filmde bu kadar “şık” durduğunu görmedim. Adam öldürdüğünde bile.

> Geçenlerde Krzysztof Kieslowski’nin bir daha film çekemeyeceğini hatırladım. Kötü bir his.

> “Vampirlerin Şafağı” beni birkaç kez ters köşeye yatırdı. Sinemaya giderken fazla bir beklentim yoktu. Rivayetlere bakılırsa bir korku parodisi izleyecektik. Fakat film 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın saflarında savaşan bir İsveç birliğinin görüntüleriyle başlayınca dumura uğradım, filmi birlikte izlediğim arkadaşım Engin Ertan’a dönüp “Alt metinlere hazırlıklı değildim” dedim. Şöyle bir silkindik, hafiften umutlandık. Derken, bayağı iyi çekilmiş ilk 10 dakikanın ardından sanıyorum filmin yönetmeni değişti, hatta bütün ekip komple değişmiş olabilir, akıllara ziyan bir yönetmenlik ve ne idüğü belirsiz bir hikaye başladı. Sonra 90 dakika öyle gitti.

> “Vampirlerin Şafağı” paralel kurgu kavramına yeni bir boyut getiriyor. İki ayrı sahne arasında gidip gelirken birinde dakikalar harcıyor, diğerine döndüğümüzde hayatın bir saniye bile ilerlemediğini görüyoruz. Buna ben “asimetrik paralel kurgu” adını vermek istiyorum izninizle. Yeni bir buluş da değil aslında, pembe dizilerden tanıyoruz.

> Yine de alt metin meraklısı tarafım “Vampirlerin Şafağı”ndaki vampirlerin, İsveç toplumunun derinliklerinde yatan faşizmi simgelediğine inanıyor. O tarafım çok tuhaf şeylere inanabiliyor.

> Yılın bombası “Bubba Ho-Tep”tir, bunu buradan açıkça ilan ediyorum. Fazla konuşmaya ne hacet, şu sahneyi gözünüzün önüne getirmeye çalışın: Kendini Elvis sanan ve yürüteçle yürüyen bir adamla, kendini Kennedy sanan ve tekerlekli sandalye kullanan zenci bir adam, koridorda iki kahraman edasıyla yürümekte ve dirilmiş bir mumyayı öldürmeye gitmektedirler. Mükemmel değil mi?

> “Bubba Ho-Tep”in asıl zirveye ulaştığı noktayı sonraya sakladım. Sinema sanatındaki bu tarihi ana tanıklık ettiğim için son derece mutluyum: Kahramanlarımızın kovaladığı mumya ağzını açar, konuşmaya başlar. Konuşurken ağzından hiyeroglif yazılar fışkırır ve bu yazılar kadrajın altına dizilip altyazıyı oluştururlar. Tekrar ediyorum: Ağızdan çıkan hiyeroglif altyazı. David Lynch, Ed Wood ve Jean Luc Godard bile bu kadar ileri gitmemişti.

> Ayın en değerli oyuncusu Christopher Walken. (“Domino” ve “Aşk ve Sigara”)

Seyir Defteri (Temmuz 2006)

> İşbilir Ron Howard-Brian Grazer-Akiva Goldsman üçlüsü (meslekleri sırasıyla yönetmen, yapımcı ve senarist), “A Beautiful Mind-Akıl Oyunları”yla tüm dünyayı kafakola alıp paraları ve Oscarları götürmüşlerdi. Ardından “Cinderella Man”le duvara tosladılar, “Amerikan seyircisi iyi filmlere gitmiyor” diye dövündüler. Sonunda arkalarını fenomen kitap “Da Vinci Şifresi”ne dayadılar. Akıllı adamlar vesselam. “Three Beautiful Minds” da diyebiliriz bu sinemasal çeteye.

> Akiva Goldsman sinema tarihinin en iyi senaryo Oscar’ına sahip en kötü senaristi unvanıyla ödüllendirmeli. Daha fazla geç kalmadan bu iş yapılmalı. Şu kariyere bakın: “Müşteri”, “Batman Daima”, “Öldürme Zamanı”, “Batman ve Robin”, “Uzayın Derinliklerinde”, “Aşkın Büyüsü”, “Akıl Oyunları”, “Cinderella Man” ve “Da Vinci Şifresi” … Biz saymaktan yorulduk, o yazmaktan yorulmadı.

> “Da Vinci Şifresi”nin senaryosunda, bir roman uyarlarken yapılabilecek tüm yanlışlar itinayla yapılmış. Hepsinden bahsetmeye seyir defterleri yetmez. Şunu soralım yeter: Gerçek yaşam öykülerini uyarlarken (“Akıl Oyunları” ve “Cinderella Man”i kastediyorum) sırf seyirciyi “kalbinden vurmak” için gerçeği çarpıtanların, kurmaca bir romanı hiç değiştirmeden beyazperdeye taşımalarındaki tersliğe, tuhaflığa ne demeli?

> “Raydan Çıkanlar”ı izlemenin tek güzel yanı, Jennifer Aniston’ı nihayet “Friends”in Rachel’ına benzemeyen bir rolde görmek.

> Bryan Singer gittikten sonra “X-Men 3”ün yönetmen koltuğuna Brett Ratner oturunca herkes karalar bağlamıştı. Film gösterime girdi, aynı hava devam ediyor. Oysa “X-Men 3” hem serinin ana temasına (“öteki” meselesi) sımsıkı tutunuyor, hem de aksiyonun dozunu iyi ayarlıyor. Farklı olmayı üstünlük sayanlar, farklı olmayı (Türk siyasetinin moda tabiriyle) “zenginlik” sayanlar ve farklı olmayı lanet sayanlar olmak üzere üç ayrı “mutant” tipiyle, “X-Men 3” seriye ikinci filmden daha fazla açılım getiriyor.

> Bir aksiyon filmi için bunu söyleyeceğimi rüyamda görsem inanmazdım ama “X-Men 3”ün en büyük sorunu kısa olması. 105 dakikalık süresinin son 20-30’unu nihai büyük kapışmaya ayırma “zorunluluğu” yüzünden, 75. dakikada filmin rotası finale doğru dönüyor, hikayenin tadı çıkmıyor.

> “Sil Baştan”ı birkaç cümlede anlatmayı denemek beyhude. Aşk üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olduğunu ve Sinema Yazarları Derneği olarak her Haziran’da düzenlediğimiz “Sezonun En İyi 10 Filmi” seçiminde bu yıl listemin ilk sırasında yer aldığını söylemekle yetineyim.

> “The Constant Gardener-Arka Bahçe”yi Fernando Meirelles’in yöneteceğini duyduğumda aklımdan geçen ilk sözcükler “kan uyuşmazlığı” olmuştu. (Evet, “Tanrıkent”i çok sevmeyenlerdenim.) Ne mutlu ki yanılmışım. Meirelles’in sıradışı çerçeveleri, hızlı kurgusu ve sık sık odağı kayan görüntüleri, “Arka Bahçe”nin dinmeyen geriliminin ana kaynağı. Böylesine sömürüye müsait bir öyküyü (final hariç) mesafesini koruyarak anlatması da ayrı bir güzellik.

> “Mutluluğun Resmi” o bayat ve tekdüze Fransız kadın-erkek filmlerinden biri olabilirmiş. (Yer yer oluyor da.) Kahramanlarının ilişkilerine dair sözlerini, genel bir “evlilik eleştirisi”ne dönüştürebilmesi sayesinde zevahiri kurtarıyor.

Seyir Defteri (Haziran 2006)

> “Görevimiz Tehlike 3”ü, serinin ilk iki filmiyle kıyaslamak abesle iştigal. Brian De Palma ve John Woo gibi iki ustayı, Amerikan televizyonlarının “dâhi çocuğu” J. J. Abrams’la aynı kefeye koyacak halimiz yok. Ancak üçüncü “Görevimiz Tehlike”ye kendi başına bakarsak, “İşini görüyor” diyebiliriz. Hele hele ilk yarım saatteki tutukluğu üzerinden attıktan sonra.

> “Görevimiz Tehlike 3”ün ortasındaki “köprüye saldırı”, bir aksiyon filminde izlediğim en mantıklı saçma sahne. Kaldı ki İngilizlerin, zencilerin ve Uzakdoğuluların iyi, beyaz Amerikalıların ise kötü adam olduğu bir Hollywood aksiyonunun başımın üstünde yeri var.

> Şunu itiraf edeyim de rahatlayayım: “Şanslı Slevin”in hafifliğini, “İçerideki Adam”ın ağırlığına tercih ederim.

> “Şanslı Slevin” yaptığı işin farkında olan ve işini adamakıllı yapmaya soyunan bir film. (Bakmayın, bu ikisi filmlerde kolay kolay bulunmayan iki özellik.) “Yaptığı nedir?” derseniz, seyirciyi ters köşeye yatıran bir “suç filmi” olmak. Takdir edilesi yanı, izleyicilerin IQ’sunun 90 değil 110 olduğunu varsayması. Tabii bir de ciddiyeti elden bırakmadan kendini fazla ciddiye almaması.

> “Şanslı Slevin” öykü anlatımında ve kurgusunda yaptığı manevralarla “Kiss Kiss Bang Bang”i hatırlatıyor. Mizah dozu daha az ama eğlence düzeyi aynı.

> “İçerideki Adam” ise, Slevin’in tersine, kendisini olduğundan çok daha ciddi, bilgili ve entelektüel göstermek için yırtınan bir film. Oysa öyküsü tanıdık, senaryosu vasatın altında. Sonuçta bilgili değil bilgiç, entelektüel değil yarı-aydın. Tamam, Denzel Washington ve Jodie Foster’ı izleyelim de nereye kadar? Az buz değil, 130 dakikadan bahsediyoruz.

> “Son Durak”ın yönetmeni James Wong, üçüncü filmde geri döndü diye sevindik. İlk filmin lezzetini bulacağız diye salonun yolunu tuttuk. Bir yönetmenin kendisinin kötü bir kopyası haline gelmesine şaştığımızla kaldık.

> “Matador”un farklı türleri bir potada erittiğine dair bir şeyler okudum, bayağı şaşırdım. Demek başka kabilelerde “kafa karışıklığı”na bu ad veriliyor.

> Hazır Filmartı sıkı bir yenilenme döneminden geçerken, acaba diyorum “Cannes Kardeşler’i anlamak” diye ayrı bir sayfa mı açsak?

Cannes Kardeşler, malumunuz, birkaç sayfa ötede bulunan ve kalemlerinden kan, haşlanmış tavuk ve güzel kız damlayan eleştirmen arkadaşlarımız. Eleştirmen dememe aldırmayın, marangoz da olabilirler çünkü kimlikleri gizli.

Neyse, diyeceğim o ki, Filmartı’nın Nisan ve Mayıs sayılarında Cannes Kardeşler’i okuyanlar pek bir şey anlamamış olabilirler. Normaldir. Sinema yazarları veya sinema sektöründen çeşitli simalarla ilgili dedikodular; onların boyları posları, kiloları, yaşlarını konu alan sulu şakalar (bir nevi sinemadaki “tuvalet mizahı”nın karşılığı); Sinema Yazarları Derneği’ne ilişkin magazin haberleri filan, bizim camianın dışında olanlara yabancı gelmiştir. Belki de okurların kafasında “Cannes Kardeşler’in falanca kişiyle alıp veremedikleri nedir?” ya da “Filanca kıza neden zarf atıyorlar?” ya da “Bütün bunlardan bize ne?” gibi sorular oluşmuştur. Misal ben de ilk iki sorunun yanıtını biliyorum ama üçüncüsünü hâlâ çözemedim.

Seyir Defteri (Mayıs 2006)

> “Match Point/Maç Sayısı” neden bu kadar beğenildi acaba? Karakterler tek boyutlu, film sündükçe sünüyor. Daha fenası, safraları atılsa aynı hikaye 30 dakikada anlatılırdı. “Şans hayatımızda çok önemli bir rol oynuyor” demek için lafı bu kadar dolandırmaya gerek var mı?

> Hele filmin bir sahnesinde kahramanın elinde “Suç ve Ceza”yı gördüğümde şöyle demek istedim: “Anladık. Anladık.”

> Son bir not: Woody Allen ne zaman “Tanrı’nın yokluğundan” bahsetse, ironik bir şekilde insanın acizliğinden dem vurmuş ve daha büyük bir gücün varlığına işaret etmiş oluyor. Bir tenis maçında topun fileye çarptıktan sonra hangi tarafa düşeceğini belirleyen “şey”e bir isim koymak (örneğin “şans” demek), başka bir isim koymaya davetiye çıkarıyor. “Suçlar ve Kabahatler”de de durum aşağı yukarı böyleydi.

> Bruce Willis beş filmde bir iyi oynar ya, “16 Blok” işte o film. Biz onu alkolik ve/veya travma yaşamış ve/veya gözden düşmüş polis olarak izlemekten sıkıldık, o oynamaktan sıkılmadı. “16 Blok”u Richard Donner bile kurtaramamış ama Willis uzun bir aradan sonra vasatın üstünde.

> “Mürekkep Balığı ve Balina”, Fransız Yeni Dalga’sının getirdiği ve 40 yıl önce devrim niteliği taşıyan yeniliklerin, bugün nasıl sinemanın olağan bir parçası haline geldiğini hatırlamak için de izlenebilir. Yönetmen/senarist Noah Baumbach herhalde bu bağlantıya dikkat çekmek amacıyla araya bir Godard muhabbeti sıkıştırmış.

> “Capote”nin, elindeki iki muhteşem malzemeyi (yazar Truman Capote ve onun enfes romanı “Soğukkanlılıkla”) çarçur etmesini izlemek önce üzücü, sonra sinir bozucu. Filmin, Truman Capote’yi “kitabını yazmak için her türlü üçkağıdı çeviren, çıkarcı, manipülatif bir sanatçı” olarak ele alması dert değil. Asıl dert koskoca 115 dakikanın sadece bu cümle üzerine kurulu olması. Bir de “adi yazar belasını buldu” minvalinde bir final var ki, düşman başına.

> Keşke “Capote”yi Michael Mann çekseymiş. Ne de olsa kendisi, işini iyi yapmaya çalışan adamların (tercihen iki tane adamın)” ve “insan” oldukları her hallerinden belli olan kanunsuzların hikayelerini anlatmakta ustadır. “Capote”de bu karakterlerin tümü mevcut: Yazar Truman Capote ile polis Alvin Dewey ikilisi ve katil Perry Smith.

> Nisan’dan bahsedip Festival’den bahsetmemek ne mümkün. Geleneğe uyup favorilerimi sayayım: Dardenne Kardeşler’in “Çocuk”u, Park Chan Wook’un “İntikam Meleği” ve Michael Winterbottom’ın “Tristram Shandy”si. Hayalkırıklıklarımı da ilave edeyim: Abel Ferrara’nın “Mary”si, François Ozon’un “Veda Vakti”, Hou Hsiao Hsien’in “Üç Defa”sı ve Terry Gilliam’ın “Gelgit Ülkesi”. Bayılmadığım yönetmenlerin filmlerin sevip, gözde yönetmenlerimden eli boş döndüm, diye de özetleyebilirim.

> Biri bana 6 ay önce “David Cronenberg ve Woody Allen’ın son filmlerini değil, Dardenne’lerinkini seveceksin, dolayısıyla 2005 Cannes Altın Palmiye’sinin doğru bir seçim olduğunu düşeneceksin” deseydi, güler geçerdim. Büyük konuşmamak lazım. Sinema daha büyük.

> Hep söylenir, bir daha söyleyeyim: Bizim kuşağın (60’ların sonu ve 70’lerin başlarında doğanlar) sinemayla sağlam bir ilişki kurmasında, hatta kimi zaman sinemanın nasıl bir şey olduğunun ayırdına varmasında İstanbul Film Festivali’nin büyük katkısı oldu. Sırf “en büyük ve en kapsamlı” unvanlarından ötürü değil, biraz da bu nedenle ondan kısaca ve büyük harfle “Festival” diye bahsediyoruz. “Niye bunları anlatıyorsun şimdi?” derseniz, Hülya Uçansu çeyrek yüzyılı bulan görevinden ayrıldı da ondan. Kendisine “Elinize sağlık ve teşekkürler Hülya Hanım” demek boynumuzun borcu.