Category Archives: Serbest Atış

Otobiyografik ama sandığın gibi değil

1.

Yazdığınız romanların yayınlandığını nasıl anlarsınız?

Okuyanlar “Kitap otobiyografik mi?” diye sormaya başlar.

2.

İlk romanım Anne Tut Elimi yayınlandıktan sonra katıldığım söyleşide bir okur sordu: “Kitapta anlattıklarınızı siz mi hayal ettiniz yoksa otobiyografik mi?”

Hadi buyur.

Okumaya devam et

Emek, Gezi, Sinema, İkinci Kat…

7 Nisan

90 yıllık bir sinemayı yıkıp yerine AVM yapmaya çalışıyorlardı. Dur demek için kalktın Taksim’e gittin.

Senin “dur”una gaz, cop ve gözaltıyla cevap verdiler.

OTPOR’un icat edilmesine iki ay vardı, “Seramikleri kırdı vandallar” denecek bir durum da yoktu, bir şey diyemediler.

Sen gazlanır, coplanır ve gözaltına alınırken, güyademokrat beyler “Mado kapısını suratımıza kapattı” deyişinle dalga geçmekle yetindiler.

31 Mayıs

Şehrin göbeğindeki parka AVM yapmaya çalışıyorlardı. Dur demek için kalktın Taksim’e gittin.

Sabaha karşı vinçleriyle gelmişler, karşı çıkanları gazlamış, coplamış, çadırlarını yakmışlardı.

Aynı hikaye.

O günlerde olanlar, Ferhan Şensoy’un 30 yıl önce yazıp oynadığı “İstanbul’u Satıyorum”dan bir cümleyi ve 3 yıl önce Emek kapılarını kapatırken Sinema dergisine yazdığım bir yazıyı hatırlattı.

“İstanbul’u Satıyorum”da bir işadamı “Şu Dolmabahçe Sarayı’na baksana, amma yer kaplıyor. Yıkacaksın sarayı, yerine gökdelen yapacaksın. Çok istiyorlarsa giriş katı Dolmabahçe Sarayı olsun!” diyordu.

“Bu da aynı hesap” demiştim. Niyetleri Beyoğlu’nu dev bir alışveriş, “residence” ve otel üssüne çevirmek. Alt katı yine Beyoğlu olacak.

20 Aralık

Yolsuzluk skandalı patlayalı üç gün olmuş. Sinemaların, parkların yerine AVM ve otel yapma sevdasının arkasındaki saadet zinciri kabak gibi görülmüş.

Rekabet Kurulu, Sabah grubunun Kalyon İnşaat’a satışına onay verdi. Onaydan birkaç saat sonra grup bünyesindeki 7 dergi kapatıldı. 19 yılı devirmiş Sinema dergisi dahil.

Hikayelerine güzel, sürprizli bir final düşünmüşler. 3 yıl önce “İstanbul’u Satıyorum”dan bahsettiğim dergiyi yıktılar.

26 Aralık

Bir yolsuzluk soruşturması daha patladı, bazı işadamlarının mallarına tedbir kondu. Kalyon İnşaat’ın yönetim kurulu başkanı ve üyesi dahil.

27 Aralık

Beyoğlu’nun önemli tiyatrolarından İkinci Kat, mekanını terk etmek zorunda kaldı. Yerine otel yapılacakmış.

Ferhan Şensoy’un, İkinci Kat’a 200 metre uzaklıkta ve fakat 30 yıl önce oynadığı oyundaki şaka gerçek oldu. İkinci katları alıyorlar ama merak etme, alt kat yine Beyoğlu olacak.

Aynı hikaye.

Senin de 31 Mayıs akşamına İkinci Kat’a biletin vardı. Taksim’deki parkın yerine AVM yapmasınlar diye direniş başlayınca oyuna gidemedin.

Ama sonra oyuna gidilecek bir İkinci Kat da kalmadı, yerine otel yapıyorlar.

Bunu yazacak dergi de kalmadı. İnşaatçılara bonus olarak yanında dergi de veriyorlar.

Kimse bir şey bilmiyor

Orijinal haliyle “Nobody knows anything”. Sinemayla ilgili söylenmiş en meşhur sözlerden biri.

Sözün sahibi ünlü senaryo yazarı William Goldman. Usta, guru, efsane gibi sıfatlarla anılan, iki Oscarlı bir yazar.

Meslek hayatını anlattığı ve senaryo yazarlığıyla ilgili bulabileceğiniz en güzel kitaplardan biri olan “Adventures In The Screen Trade“in “Stüdyo Yöneticileri” başlıklı bölümünde yazmış bunu.

Wikipedia’nın haklı tespitiyle, lafın genellikle “Stüdyo yöneticileri ve yapımcılar bir halttan anlamaz” dediği varsayılmış. Oysa sinemayla uğraşan hiç kimsenin bir filmin gösterime girmesinden önce o filmin nasıl karşılanacağını, ne kadar iş yapacağını ve sevilip sevilmeyeceğini bilemediğini, bilemeyeceğini anlatıyor. Bugün bu sözün televizyon için de geçerli olduğunu iddia edebiliriz sanırım.

Aşağıda kitabın ilgili bölümleri var (umarım Goldman Usta beni mahkemeye vermez). Önce Goldman’ın, kitabın yayınlandığı 1983 yılından çok çarpıcı örneklerle tezini nasıl savunduğunu okuyalım. Sonra lafı poster yapıp duvara asarız (yapılmışı var).

AITSCT 1AITSCT 2AITSCT 3AITSCT 4AITSCT 5AITSCT 6

Dil ve isim

1.

Babamın doğup büyüdüğü köye ilk kez 7 yaşında gittim. İç Anadolu’daki yüzlerce köyden biri.

Köyde herkes, çoğunu ilk kez gördüğüm akrabalarım dahil, farklı bir Türkçeyle konuşuyordu. Başka bir şive. Başka kelimeler. Şehirdekinin aksine, burada benim konuşma biçimim tuhaf, yabancı görünüyordu.

Daha çok ilgimi çeken, babamın da köye gidince onlar gibi konuşmaya başlamasıydı. Konuşmayı öğrendiği zamanlardaki gibi. Çocukluğunda olduğu gibi.

2.

Ortaokulda bir dönem Mardinli bir arkadaşımla çok yakındık. Aynı sınıftayız, sabah akşam muhabbet ediyoruz. Ne konuşacağız işte, kızlar ve kitaplar. O dönem anlamaya çalıştığımız iki şey.

İkisi de iyi konulardır, bunları konuşurken karşındakini bayağı iyi tanırsın. Biz de birbirimizi bayağı iyi tanıyoruz. Birbirimizi tanıdıkça politika da konuşuyoruz. İki çocuk, 80’lerin ortasında ne kadar politika konuşursa.

Bir gün bana diyor ki: “Ben ilkokula gidene kadar Türkçe bilmiyordum, tek kelime Türkçe konuşmamıştım.” Okumaya devam et

Zor işler

1.

Bankacı bir arkadaşımla konuşuyorduk. İşinin ne kadar zor olduğundan söz etti. Gece yarılarına, hafta sonlarına sarkan mesailer… Önünden geçen 5 ila 9 sıfırlı rakamlar… Ofiste cirit atan egolar…

Ondan önce bir reklamcı arkadaşımla konuşmuştum. İşten en son ne zaman 6’da çıktığını anımsamıyormuş. 9’da çıkarsa erken çıktım diye sevinerek o akşam için alelacele plan yapıyormuş.

Sinemacı arkadaşlarımla işlerinin ne kadar zor olduğundan başka bir şey konuşamıyoruz. Senarist, yönetmen, oyuncu, ışıkçı, kime sorarsan en zor iş onunki, diğerleri sette kebap yapıyor.

Bugünlerde herkesin işi kendine zor.

2.

30 yıl önceydi, biz yine taşınıyorduk. Annemle babamın memuriyeti ve devletimizin rezilliği sebebiyle sürekli taşınıyorduk.

Taşınan eşyaların içinde babamın kitaplarının gözle görülür bir ağırlığı vardı. 15-20 koli. Hepsi tıka basa dolu. Bel fıtığı çıkartacak cinsten. Okumaya devam et

Hangi taraftasın?

Bir gün bir fotoğraf çekilir. Fotoğrafta iki taraf vardır.

Zaman öyle bir zamandır ki iki taraf da “normal” görünür. İkisinin de taraftarı bulunur.

Sonra devran döner.

5, 20, 50 yıl sonra fotoğrafa tekrar bakılır.

Bir taraf artık en hafif tabirle rezil ve zavallı görünür.

Tıpkı 1957’den kalma bu fotoğraflarda olduğu gibi.

little rock

Bir tarafta lisede okumak isteyen zenci öğrenciler, diğer tarafta “Beyazlarla zenciler yan yana okuyamaz” diyenler, bağıranlar, gülenler.

O gün iki taraf da haklı olduğuna inanıyordu. Bugün sadece bir tarafın haklı olduğu biliniyor.

Öyleyse geriye her saflaşmada sorulması gereken iki soru kalıyor.

Bugün, burada, bu hikayede hangi taraftasın? Bugün, burada kim zenci, kim beyaz?

İkincisi daha zor çünkü hayat olduğu yerde durmuyor, zencilerle beyazlar sürekli yer değiştiriyor.

Süper kahramanların basit travmaları

“Iron Man 3/Demir Adam 3”, Demir Adam-Tony Stark’la sevgilisi arasındaki sorunları göstererek başlıyor. Tony kendini işe kaptırmış, sevgilisini ihmal ediyor. Doğumgünü için ona manasız bir hediye almış. Her ikisinin geçmişlerinden eski sevgililer ve hayranlar da çıkagelmiş, sözleşmişler gibi.

Film 10-15 dakika kadar bunlarla oyalandıktan sonra “asıl hikaye” başlıyor, kötü adamlar ve onların dünyayı ele geçirme planları devreye giriyor.

Yeni dönemin süper kahraman öyküleri böyle (yeni dönem dediğim “Örümcek Iron Man 3 Adam” ve özellikle de “The Dark Knight” sonrası). Artık kahramanın hikayesini “insani” paranteze alıyorlar. Aşk meşk durumları, ailevi sorunlar ve illa ki çocukluk travmaları. “Biz aslında bunu anlatıyoruz” diyorlar, “aksiyon bahane”.

Güzel laflar bunlar. Karşılık da buldular nitekim. Son dönem süper kahraman filmlerinin eskiden ihmal edilen bir şeyleri sahneye çıkardıkları, daha “karmaşık” oldukları, “insanın karanlığına” bakmaya başladıkları konusunda herkes hemfikir görünüyor. Okumaya devam et