Category Archives: Serbest Atış

Okuduğumuzu anladık mı?

1

Sene 2004. Anne Tut Elimi yayınlandıktan bir süre sonra İzmir’de bir liseden aradılar. Her yıl düzenledikleri bir edebiyat etkinliği için birkaç ilk veya ikinci roman seçiyorlarmış, çeşitli liselerden 200-250 öğrenci bu romanları okuyor, ardından yazarlar söyleşi için İzmir’e davet ediliyormuş. Öğrenciler ayrıca her roman için birer “bildiri” hazırlayıp söyleşiden önce sunuyorlarmış.

Davet ettiler, memnuniyetle kabul ettim fakat aklımda bir soru: 13-14 yaşında “çocuk”lar Anne Tut Elimi hakkında ne düşünür, kahramanı 11 yaşında olsa da roman onların uzağına düşer mi?

Birkaç ay sonra İzmir’e gittim. Söyleşiden önce öğretmenler odasında, etkinliği düzenleyen öğretmenlerle sohbet ederken psikoloji öğretmeni beni “Borderline bir kişiliği dört dörtlük tarif ettiğim için” tebrik etti. Sırf bu yüzden romanı o sene derste ek kitap olarak okutmuş.

Şaşırdım çünkü romanın kahramanı Ceren benim gözümde “borderline” değildi. Annesini erken yaşta kaybeden çocukların yaşayabileceği travmalar üzerine bazı okumalar yapmıştım ama Ceren’i sadece bu açıdan tanımlamak istememiştim. Ona arıza ya da armağan olarak görülebilecek bir özellik verip bunun farklı yorumlarını okura bırakmıştım. Demek bunu yaparken bir borderline portresi çizmişim.

Aynı öğretmen az sonra yanıma geldi. Öğrencilerin hazırladığı bildirinin okunmasına izin vermeyeceğini söyledi. “Neden” diye sordum.
“Kitabınızı metafizik bir açıdan değerlendirmişler.”
“Değerlendirsinler, ne var bunda?”
“Olur mu? Bilimsel yöntem dışında bir yol ve yöntemi kabul edemeyiz.”

Bir romanın (ya da herhangi bir sanat eserinin) tek bir yorumu olduğuna ve okurun/seyircinin/dinleyicinin görevinin onu ortaya çıkarmak olduğuna dair sarsılmaz inancımız nereden kaynaklanıyor bilmiyorum. İlkokulda karşımıza çıkan “Okuduğumuzu anladık mı?” sorularının etkisi mi acaba?

“Siz öyle değerlendirin, onlar öyle değerlendirsinler, bir sakıncası yok bence” dedim ve öğrencileri dinlemek istediğimi söyledim. Öğretmenin canı sıkılsa da isteğimi geri çevirmedi.

Az sonra toplantı başladığında gençlerin sunduğu bildiri, romanla ilgili o güne dek duyduğum/okuduğum, hadi “en güzel” demeyeyim, yazarken düşündüklerime en yakın yorumdu.

Yazdıklarıyla öğretmenlerini değil, oraya gitmeden önce “Ne anlayacaklar ki?” diye düşünen beni utandırmışlardı.

2

Anne Tut Elimi yayınlandıktan sonra okurlardan finaliyle ilgili çok soru geldi. Finalde Ceren’e ne oldu? Yaşıyor mu, öldü mü?

Okurun beklediği/umduğu kadar net cümlelerle anlatmamıştım herhalde, ancak kitabın sonu muğlak değildi benim için. Mutlu demek doğru olmaz ama “aydınlık” bir finaldi, o niyetle yazmıştım.

Yukarıda söz ettiğim söyleşinin ardından bazı öğrenciler gelip kitaplarını imzalattılar. Herkes gittikten sonra, diğerleri gibi 13-14 yaşlarında bir kız geldi, kitabını uzattı. Tuhaf bir ifade vardı yüzünde. Hüzünlü desem değil, karanlık desem değil. Yorgun belki. Yaşına rağmen.

Kitabı aldığımda sayfalarının arasından bir zarf düştü masaya. Kitabın arasında unuttu sandım, geri vermek istedim. “Sizde kalsın, içinde size yazdığım bir mektup var. Hemen okumayın ama, sonra okuyun” dedi. Gitti.

Okuldan çıktıktan sonra havaalanı yolunda ilk iş zarfı açtım. Bugün halen sakladığım mektupta şunlar yazıyordu:

13.01.05

Merhaba!
Ben kitabınızı çok ilginç buldum. Çok beğenmedim ama kötü de bulmadım.
Kitabın bölümleri geri gidiyordu. Ben hep merak ettim ve cevabı alamayacağıma göre hep merak edicem bu geriye sayımla Ceren’in bir sona mı? yoksa bir başlangıca mı? gittiğini.
Ben genellikle kitapları bir haftada onlarla yaşayarak okurum. Yaşamak derken; onların içine girip, olaylarda rol alıyormuş gibi değil, kitabı yemek yerken, televizyon seyrederken vb. okumaktan bahsediyorum.
Siz konferanstayken yazdım bunları, ben konferansa katılamadım (katılacak isimlerde yoktum) ve size biri hangi karaktersiniz diye sorduysa siz hepsiydiniz bence, biraz biraz hepsinden var sizde daha doğrusu onların hepsinde sizden az az var.
Ne anlatmak istediğinizi aşağı-yukarı anladım ama bu değişmeyecek, hayat böyle, çünkü ne biz kendimizi anlayacağız, ne başkası bizi anlayacak, ne tanrı ne de hayat…
Neyse artık öğretmende görmeden bu soruları bitiriyorum.

Mektubun girişinde “Hep merak edicem” dese de kitabın sonu pek çok okurun aksine onun için hiç de muğlak değildi. Niyet ettiğim aydınlığı görmüştü, “okuduğunu anlamıştı”.

Benimle aynı fikirde değildi sadece.

Reklamlar

Tamer

1.

24 yıl önce tanıştım Tamer’le. Çeyrek asır diyorlar, o kadar olmuş.

O çeyrek asır içinde Tamer benim büyük abim de oldu, küçük kardeşim de; en iyi arkadaşım da, eski sırdaşım da; en sevdiğim öğretmenim de, artık dersine girmek istemediğim öğretmenim de. Bir ara aynı kadına aşık olup uzun dostlukların o gereğini de yerine getirdik. Arkadaşlığımız binbir renge girdi.

Ama Tamer en başta ve daima, bir tren rayında kendi halinde tıngır mıngır giden hayatımın karşısına çıkıp, öyle büyük bir iş yapıyormuş gibi de görünmeden, tak diye makası değiştiren adamdı.

2.

Üniversite 2. sınıftaydım, 21 yaşında. Sinemayı çok seviyordum, sinema üzerine yazılan bir şeyleri okumayı da. Bizim için sinema dergisi deyince Antrakt akla geliyordu o zaman. Bir de onun sinemalarda ücretsiz dağıtılan kardeşi Sinema Gazetesi.

Bir gün, üniversite yaz tatiline girmiş ya da girmek üzere, Atlas’tan Sinema Gazetesi aldım. İçerde bir köşede “Antrakt dergisi için çevirmenler arıyoruz” diye bir ilan vardı. Yaz tatilini geçirmek için bundan daha iyi bir fikir olamaz diye düşündüm (inektim biraz), işe başvurdum.

Başvuran çokmuş, her başvurana kısa bir metin verilip çevirmesi isteniyormuş, oradaki performansa bakılarak seçim yapılacakmış. Benim payıma John Ford’la ilgili bir makaleden bir bölüm düştü.

O dönem şöyle bir takıntım var: Türkiye’de filmlerin orijinallerinden çok farklı isimlerle gösterime girdiğini biliyorum, bir sinema yazısında filmin bu ismi kullanılmaz da orijinal ismi birebir Türkçeye çevrilirse ifrit oluyorum (manyaktım biraz).

Çeviriyi yaparken buna dikkat ettim, Larousse ansiklopedilerden, Atilla Dorsay’ın kitaplarından, yazıda geçen filmlerin vizyondaki isimlerini buldum. THE SEARCHERS’ın yanına “Arayıcılar” değil de ÇÖL ASLANI yazdım mesela. Ayrıntı ama benim için önemli.

Bir süre sonra Antrakt’tan aradılar, başvuranlar arasından 8-10 kişi seçmişler, hepsiyle birden çalışacaklarmış. Biri benim. (Aramızdan biri de daha sonra Bir Film’i kuracak, senaryosunu/romanını yazacağım SES’in ve KARIŞIK KASET’in yapımcılığını üstlenecek Ersan Çongar’dı.)

İşte orada, Antrakt ofisinde tanıştım Tamer’le. Başvuru sırasında hangi metni çevirdiğimi sordu, “John Ford’lu olanı” dedim. “Senin çeviride en çok neyi sevdim biliyor musun” dedi, “filmlerin ismini aynen çevirmemişsin, vizyondaki isimlerini bulmuşsun.”

Tamer’le işimin uzun süreceğini o sırada anlamalıydım.

3.

Bir ay geçti. Birkaç çeviri yapmıştım henüz, bir aya ne sığar? Tamer bir gün “Yazı işlerinde çalışmak ister misin?” deyiverdi.

Ben? Antrakt’ta? İbrahim Altınsay’ın, Serhat Öztürk’ün, Durul Taylan’ın, Uğur Vardan’ın ve Tamer Baran’ın yazdığı derginin yazı işlerinde?

“Gelen yazıları okursun, çevirileri elden geçirirsin” dedi Tamer. Her zaman olduğu gibi sakindi, kulak kabartmayı gerektiren, hafif bir ses tonuyla konuşuyordu. “Tabii” dedim ya, “tabii ki yaparım.” Benim okul da var ama. “Ayarlarız onu. Part-time gelirsin.”

Ne olmak istemediğimi bildiğim ama ne olmak istediğimi bilmediğim (daha doğrusu, olmaya cesaret gösteremediğim) için zoraki seçtiğim işletme bölümünü o an itibarıyla çöpe atmıştım.

4.

İki ay önce gazeteci köşelerinde yeni sayısını kovaladığım dergide çalışmaya başlamışım ya, bu sefer de bana bir gayret mi küstahlık mı geldi nedir, künyedeki ismim yetmiyor, illa istiyorum ki ben de yazı yazayım, altında imzam olsun. Başladım işten arta kalan zamanlarda yazı yazmaya.

Fakat küçük bir sorun var, yazıyı yazıyorum, çıkış alıp Tamer’e veriyorum, Tamer yazının üstüne kırmızıyla notlar alıyor, kıpkırmızı bir halde ve “İyi değil bu Uygar, yayınlanamaz” diyerek iade ediyor. İade etmekle kalmıyor, yanıma oturuyor, 5 sayfadaki 50 notu tek tek, tane tane, ezmeden, yardımcı olmaya çalışarak anlatıyor.”Burası bu yüzden kötü, şurası şöyle olabilirdi.”

Kendimi tanıyorum, normalde bu yorumlar yüzünden yıkılmam lazım ama yıkılmıyorum çünkü Tamer’in dediği her şeyi anlıyorum ve adam hepsinde haklı. (Bir tek, bir SLEEPLESS IN SEATTLE -Seattle’da Uykusuz değil SEVGİNİN BAĞLADIKLARI- yazısı vardı, onun hakkını yedi biraz. “Güzel yazıydı, yazık ettin” diye 25 yıl boyunca başının etini yedim, her seferinde güldük. Başta komik diye güldük, sonra uzun dostluğumuzun süregiden şakalarından biri olduğunu bilmenin mutluluğuyla güldük.)

Tamer’den dinlediklerimi uygulayarak yeni bir yazı yazıyorum, o da yayınlanmıyor. Bir tane daha, o da yayınlanmıyor.

Altı ay sonra, Michelle Pfeiffer’a bir aşk mektubu yazdım, “Bazıları Sıcak Sever” başlığıyla. “Bu güzel olmuş” dedi, “bunu yayınlayalım.”

Ben yayınlanmamaya alışkınım, önce yadırgadım. Sonra baktım sayfası çizildi, fotoğraflarını seçtik, matbaaya gitti, yayınlandı. Dergi geldiğinde, Tamer o ay kaleme aldığı başyazıda, “Bu sayımızda yeni bir imza göreceksiniz”, “Genç arkadaşlarımızla gurur duyuyoruz” diyerek benden söz ediyordu.

Sevmediği şeyler kadar sevdiği şeylerin altını da kırmızıyla çizmeyi seven bir adamdı.

5.

Bir yıl sonra derginin penceresiz, karanlık toplantı odasında oturuyorum. “Genç sinema yazarı” sayılırım artık. Allak bullağım, üniversite arkadaşlarım çatır çatır işe giriyorlar, ben o işlere girmek istemiyorum, ne işlere girmek istiyorum belli değil. Kafam karışıktı zaten, Antrakt ve Tamer iyice karıştırdı.

Tamer geliyor. “Sinan Çetin” diyor, “bir hikayesi varmış” diyor, “senaryo yazdırmış, beğenmemiş, yenisini yazdırmak istiyor” diyor, “Uygar yapar dedim, senin adına anlaştım”.

Boş boş bakıyorum Tamer’e.

İzlediğim filmler ve merak edip okuduğum üç beş senaryo dışında senaryo yazarlığıyla alakam yok. Öyle bir hayalim yok, hayal etme cesaretim de yok. “Naptın abi” diyorum, “yapamam ki ben”. “Yaparsın yaparsın” diyor, “güzel de yaparsın, yapabileceğini bilmiyorsun sadece.”

Yaptım mecburen.

Sonra birlikte senaryo yazmaya başladık. Dünkü çocuk demedi, ben tuttum elinden demedi, eşitim olarak oturdu masanın karşısına. Beni eşiti gibi davranmaya, düşünmeye zorladı. İki yıl sonra KARIŞIK PİZZA’nın ilk draft’ını bana yazdırdı.

KARIŞIK PİZZA 1998’de gösterime girdi. Afişinde ismimiz yan yanaydı.

6.

Ondan önce AY IŞIĞINDA SAKLIDIR var Tamer’in yazdığı, onu atlamayayım.

Sene 96 olmalı. Bir televizyon filmi yazdı Tamer, baş karakterine Uygar adını verdi. “Bu adam yuppi, havalı, agresif, kontrolsüz, bilmemne, benim tam tersim. Niye Uygar diyorsun, ayıptır” diye sitem ettim, kih kih güldü. Filmdeki Uygar reklamcıydı üstelik, ne alaka.

Bir yıl sonra bir reklam ajansında yazarlık yapmaya başladım.

Öngörülü adamdı vesselam.

7.

“Nevi şahsına münhasır” lafının en çok yakıştığı insanlardandı.

Beyoğlu’nun gözlerden uzak bir sokağında, küçük bir evde, çay, sigara, kitap, film ve müzikten ibaret bir hayat sürdü yıllarca.

Askerlik meselesinden ötürü dışarı pek çıkmazdı, özellikle akşamları. Ama ben sonraları bu meselenin onun işine yarayan bir bahane olduğunu düşündüm. Evinde çayı, sigarası, kitapları ve kasetleriyle mutluydu. Dışarısı ona bir şey vermiyordu. Hele bir de arkadaşları ziyarete geliyorsa değmeyin keyfine. 24 saat demlenen çay eşliğinde 24 saat süren muhabbet.

Evi dergah gibiydi bir ara. Gelenler çıkmakta olanlarla denk gelir, randevular diğerlerinin gidiş geliş saatlerine göre verilir, farklı ekipler zaman içinde birbirleriyle kesişir, oradan başka dostluklar çıkardı. Tamer’in merkezinde olduğu dev bir çemberin içindeydik.

8.

Bir şeyi sevdi mi hayatına öyle dahil ederdi ki, bir bakmışsınız o şey hayatını kuşatmış.

Diyelim bir Zeki Müren albümü dinlerdi. O güne dek tarihini yazacak denli sıkı bir rock müziği dinleyecisiyken birden Türk Sanat Müziği’ne takılır kalırdı.

Bir hafta sonra evde, sahaflardan (cebindeki tüm parasını yatırarak ve icabında borçlanarak) aldığı yüz tane TSM kaseti olduğunu ve Türk Sanat Müziği’ne kısaca TSM demeye başladığını görürdünüz. Bir ay sonra TSM tarihindeki farklı gelenekleri, bestecileri, makamları anlatmaya, filanca şarkının tüm yorumlarını peşisıra dinletmeye başlamıştır. Ardından sizi TSM’yle yeterince ilgilenmediğiniz konusunda uyarmaya başlardı, orada “Abi tamam” demek icap edebilirdi.

Evinden beş saatlik bir sohbetin izleri, kolunuzun altında size ödünç verdiği (ya da armağan ettiği), “mutlaka okumanız/dinlemeniz/izlemeniz gereken” kitaplar ve kasetlerle çıkardınız, kapıda da bir saat “bundan sonra yapmanız gereken” ödevlerinizi dinlerdiniz.

9.

Ezeli ve ebedi bir öğretmen ve öğrenciydi Tamer. Dünyaya anlamak ve anlatmak için gelmiş gibiydi. Yeni bir şey öğrendiğinde ve bunu yanındakilere anlattığında gözlerinde beliren heyecanın eşini başka hiçbir zaman görmedim.

Yapmaktan çok bilmeyi önemserdi sanki.

Bu yüzden mi bilmem, başlamayı çok severdi ama sonunu getirmeye o kadar meraklı değildi. Bir şeyi anladığı, bildiği zaman heyecanı da sönüyor, gerisi o kadar ilgisini çekmiyordu. Yeni şeyler öğrenmek varken.

UÇURUM adını verdiği bir romanı, uzun zaman bölük pörçük uğraştıktan sonra 2000’lerin ortasında bitirdi. O sırada Doğan Kitap’tan iki romanım yayınlanmıştı. Tamer’i güç bela Doğan’daki editörümle tanıştırdım, kitabı ona vermesini sağladım.

Editörümüz kitabı okudu, çok beğendi, birkaç ufak tefek öneride bulundu. Tamer önerilere hak verdi ve yapacağını söyledi. İstese bir ay içinde yapıp bitireceği düzeltmelerdi bunlar. Hiçbir zaman yapılmadı, bitirilmedi.

“Şunarı bir halletsen kitap üç ay sonra rafta olacak” diyordum, geçiştiriyordu. O sırada yeni bir senaryoya başlamıştı, bir senaryo atölyesini hayata geçirmek istiyordu veya kadim Hint metinlerini hatmekteydi kimbilir. “Bu roman yayınlanırsa çok ünlü olacağım gibi geliyor, çok ünlü olmak istemiyorum” der, o çocuk gülümsemesiyle kih kih gülerdi.

İçinde 10 yaşında bir çocuk ve 100 yaşında bir bilge yaşıyordu aynı anda.

10.

KARIŞIK KASET’teki Ulaş’ın babası Ali’de benim babam vardı bolca, bunu biliyordum. Romanı yazarken şaşkınlıkla ve ürpererek fark ettim ki Ali’de bir tutam Tamer de var.

Ulaş babasından “Babamın içinde çok yaşlı bir adamla çok küçük bir çocuk yaşıyor. Akranı yok.” diye bahsederken biraz da Tamer’den bahsetmekteydi.

Tamer’in bana abi, kardeş, öğretmen, meslektaş, yoldaş kadar biraz çocuk biraz da baba olduğunu o zaman fark ettim.

11.

Onunla Taksim’de çay içmek güzeldi.

Bin yılda öğrenemeyeceğiniz şeyleri bir güne sıkıştırmak…

Videoya bir kaset atıp, konuşa konuşa, didikleye didikleye, iki saatlik filmi sekiz saatte bitirmek…

ACE VENTURA 2’nin tüm zamanların en iyi komedi filmlerinden biri olduğu konusunda hemfikir olup filmden alıntılar yapmak…

AY IŞIĞINDA SAKLIDIR’ın finalindeki şarkının kaydı olmadığı için, filmin video kasetini takıp arka jeneriğine gidip, şarkıyı dinlemek… “Bu kadın kim, ne güzel söylüyor” demek… Üç ay sonra o kadının KADIN adlı albümü çıkınca Şebnem Ferah olduğunu öğrenmek güzeldi.

Binbir konuda binbir şey öğretip, kah isteyerek kah istemeden onlarca hayat dersi verip gitti.

12.

Çeyrek asır olunca aramıza küskünlükler de girdi. Dönüp bakıyorum 25 yılda ben nereden baksan üç farklı adam oldum, Tamer’de de en az iki adam sayabilirim. Bu yeni adamlar birbirleriyle eskiler kadar iyi anlaşamayabiliyorlardı, doğal.

Ama benim için Tamer hep o tren raylarında beklenmedik şekilde karşıma çıkan, aklımı ve yüreğimi okuyup kendi hakkımda bilmediklerimi görerek ve sakince gülümseyerek yolumu değiştiren adam olarak kalacak.

Bugün onun için AY IŞIĞINDA SAKLIDIR dinleyeceğim, ACE VENTURA 2’nin düello sahnesini ve CAST AWAY’in finalini izleyeceğim.

Ölmek biraz da CAST AWAY’in finalinde Chuck Noland’ın durduğu yerde durmaktır diye düşünmek istiyorum.

Umarım gittiği yerden bakıp bu yazıyı da kırmızıya boyamıyordur.

Otobiyografik ama sandığın gibi değil

1.

Yazdığınız romanların yayınlandığını nasıl anlarsınız?

Okuyanlar “Kitap otobiyografik mi?” diye sormaya başlar.

2.

İlk romanım Anne Tut Elimi yayınlandıktan sonra katıldığım söyleşide bir okur sordu: “Kitapta anlattıklarınızı siz mi hayal ettiniz yoksa otobiyografik mi?”

Hadi buyur.

Okumaya devam et

Emek, Gezi, Sinema, İkinci Kat…

7 Nisan

90 yıllık bir sinemayı yıkıp yerine AVM yapmaya çalışıyorlardı. Dur demek için kalktın Taksim’e gittin.

Senin “dur”una gaz, cop ve gözaltıyla cevap verdiler.

OTPOR’un icat edilmesine iki ay vardı, “Seramikleri kırdı vandallar” denecek bir durum da yoktu, bir şey diyemediler.

Sen gazlanır, coplanır ve gözaltına alınırken, güyademokrat beyler “Mado kapısını suratımıza kapattı” deyişinle dalga geçmekle yetindiler.

31 Mayıs

Şehrin göbeğindeki parka AVM yapmaya çalışıyorlardı. Dur demek için kalktın Taksim’e gittin.

Sabaha karşı vinçleriyle gelmişler, karşı çıkanları gazlamış, coplamış, çadırlarını yakmışlardı.

Aynı hikaye.

O günlerde olanlar, Ferhan Şensoy’un 30 yıl önce yazıp oynadığı “İstanbul’u Satıyorum”dan bir cümleyi ve 3 yıl önce Emek kapılarını kapatırken Sinema dergisine yazdığım bir yazıyı hatırlattı.

“İstanbul’u Satıyorum”da bir işadamı “Şu Dolmabahçe Sarayı’na baksana, amma yer kaplıyor. Yıkacaksın sarayı, yerine gökdelen yapacaksın. Çok istiyorlarsa giriş katı Dolmabahçe Sarayı olsun!” diyordu.

“Bu da aynı hesap” demiştim. Niyetleri Beyoğlu’nu dev bir alışveriş, “residence” ve otel üssüne çevirmek. Alt katı yine Beyoğlu olacak.

20 Aralık

Yolsuzluk skandalı patlayalı üç gün olmuş. Sinemaların, parkların yerine AVM ve otel yapma sevdasının arkasındaki saadet zinciri kabak gibi görülmüş.

Rekabet Kurulu, Sabah grubunun Kalyon İnşaat’a satışına onay verdi. Onaydan birkaç saat sonra grup bünyesindeki 7 dergi kapatıldı. 19 yılı devirmiş Sinema dergisi dahil.

Hikayelerine güzel, sürprizli bir final düşünmüşler. 3 yıl önce “İstanbul’u Satıyorum”dan bahsettiğim dergiyi yıktılar.

26 Aralık

Bir yolsuzluk soruşturması daha patladı, bazı işadamlarının mallarına tedbir kondu. Kalyon İnşaat’ın yönetim kurulu başkanı ve üyesi dahil.

27 Aralık

Beyoğlu’nun önemli tiyatrolarından İkinci Kat, mekanını terk etmek zorunda kaldı. Yerine otel yapılacakmış.

Ferhan Şensoy’un, İkinci Kat’a 200 metre uzaklıkta ve fakat 30 yıl önce oynadığı oyundaki şaka gerçek oldu. İkinci katları alıyorlar ama merak etme, alt kat yine Beyoğlu olacak.

Aynı hikaye.

Senin de 31 Mayıs akşamına İkinci Kat’a biletin vardı. Taksim’deki parkın yerine AVM yapmasınlar diye direniş başlayınca oyuna gidemedin.

Ama sonra oyuna gidilecek bir İkinci Kat da kalmadı, yerine otel yapıyorlar.

Bunu yazacak dergi de kalmadı. İnşaatçılara bonus olarak yanında dergi de veriyorlar.

Kimse bir şey bilmiyor

Orijinal haliyle “Nobody knows anything”. Sinemayla ilgili söylenmiş en meşhur sözlerden biri.

Sözün sahibi ünlü senaryo yazarı William Goldman. Usta, guru, efsane gibi sıfatlarla anılan, iki Oscarlı bir yazar.

Meslek hayatını anlattığı ve senaryo yazarlığıyla ilgili bulabileceğiniz en güzel kitaplardan biri olan “Adventures In The Screen Trade“in “Stüdyo Yöneticileri” başlıklı bölümünde yazmış bunu.

Wikipedia’nın haklı tespitiyle, lafın genellikle “Stüdyo yöneticileri ve yapımcılar bir halttan anlamaz” dediği varsayılmış. Oysa sinemayla uğraşan hiç kimsenin bir filmin gösterime girmesinden önce o filmin nasıl karşılanacağını, ne kadar iş yapacağını ve sevilip sevilmeyeceğini bilemediğini, bilemeyeceğini anlatıyor. Bugün bu sözün televizyon için de geçerli olduğunu iddia edebiliriz sanırım.

Aşağıda kitabın ilgili bölümleri var (umarım Goldman Usta beni mahkemeye vermez). Önce Goldman’ın, kitabın yayınlandığı 1983 yılından çok çarpıcı örneklerle tezini nasıl savunduğunu okuyalım. Sonra lafı poster yapıp duvara asarız (yapılmışı var).

AITSCT 1AITSCT 2AITSCT 3AITSCT 4AITSCT 5AITSCT 6

Dil ve isim

1.

Babamın doğup büyüdüğü köye ilk kez 7 yaşında gittim. İç Anadolu’daki yüzlerce köyden biri.

Köyde herkes, çoğunu ilk kez gördüğüm akrabalarım dahil, farklı bir Türkçeyle konuşuyordu. Başka bir şive. Başka kelimeler. Şehirdekinin aksine, burada benim konuşma biçimim tuhaf, yabancı görünüyordu.

Daha çok ilgimi çeken, babamın da köye gidince onlar gibi konuşmaya başlamasıydı. Konuşmayı öğrendiği zamanlardaki gibi. Çocukluğunda olduğu gibi.

2.

Ortaokulda bir dönem Mardinli bir arkadaşımla çok yakındık. Aynı sınıftayız, sabah akşam muhabbet ediyoruz. Ne konuşacağız işte, kızlar ve kitaplar. O dönem anlamaya çalıştığımız iki şey.

İkisi de iyi konulardır, bunları konuşurken karşındakini bayağı iyi tanırsın. Biz de birbirimizi bayağı iyi tanıyoruz. Birbirimizi tanıdıkça politika da konuşuyoruz. İki çocuk, 80’lerin ortasında ne kadar politika konuşursa.

Bir gün bana diyor ki: “Ben ilkokula gidene kadar Türkçe bilmiyordum, tek kelime Türkçe konuşmamıştım.” Okumaya devam et

Zor işler

1.

Bankacı bir arkadaşımla konuşuyorduk. İşinin ne kadar zor olduğundan söz etti. Gece yarılarına, hafta sonlarına sarkan mesailer… Önünden geçen 5 ila 9 sıfırlı rakamlar… Ofiste cirit atan egolar…

Ondan önce bir reklamcı arkadaşımla konuşmuştum. İşten en son ne zaman 6’da çıktığını anımsamıyormuş. 9’da çıkarsa erken çıktım diye sevinerek o akşam için alelacele plan yapıyormuş.

Sinemacı arkadaşlarımla işlerinin ne kadar zor olduğundan başka bir şey konuşamıyoruz. Senarist, yönetmen, oyuncu, ışıkçı, kime sorarsan en zor iş onunki, diğerleri sette kebap yapıyor.

Bugünlerde herkesin işi kendine zor.

2.

30 yıl önceydi, biz yine taşınıyorduk. Annemle babamın memuriyeti ve devletimizin rezilliği sebebiyle sürekli taşınıyorduk.

Taşınan eşyaların içinde babamın kitaplarının gözle görülür bir ağırlığı vardı. 15-20 koli. Hepsi tıka basa dolu. Bel fıtığı çıkartacak cinsten. Okumaya devam et