Category Archives: Diğer sinema yazıları

“Sen taklit yapıyordun, onlar gerçekten öldüler”

Engin Ertan’la birlikte The Act of Killing-Öldürme Eylemi’nin yönetmeni Joshua Oppenheimer’la yaptığımız söyleşi

Öldürme Eylemi‘ni yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

2001’de, daha sonra The Globalization Tapes adını alacak bir belgeselin çekimleri için Endonezya’ya gittim. Film sendika kurma mücadelesi veren tarım işçileri hakkındaydı. Çekimler sırasında işçilerle görüşürken karşımıza çıkan en büyük engel işçilerin hissettiği derin korkuydu. Hepsinin anne-baba ya da büyükanne ve büyükbabaları1965 öncesinde sendika üyesiymiş, 65’deki askeri darbenin ardından ya öldürülmüşler ya da hapse atılmışlar. İşin tuhafı, cinayetlerin sorumlusu olan çetelerin üyeleri, işçilerle aynı köyde yaşıyorlardı… Endonezya’da bir milyon kişinin öldürüldüğü 1965-66 soykırımından bu şekilde haberdar oldum.

Ancak filminiz darbe ve soykırımın tarihçesini konu almıyor.

Hayır. Beni asıl ilgilendiren, o yıllarda yaşanan korku ve dehşetin bugün halen Endonezya’da hüküm sürüyor olmasıydı.

Öldürme Eyleminin merkezinde neden dönemin kurbanlarından biri değil de katillerinden biri var?

Böyle planlamamıştım aslında. Katliam kurbanlarının çocukları ve torunlarıyla röportajlar yapıyordum. Film bu röportajlardan oluşacaktı. Ancak görüşmeler sırasında sürekli polisin, askerin ya da komşu evlerde yaşayan katillerin müdahaleleriyle karşılaşıyorduk. Bir iki kez ben ve ekip arkadaşlarım tutuklandık. Daha önemlisi, görüştüğümüz kimselerin hayatlarını tehlikeye atabilirdik. Bunun üzerine bölgedeki insan hakları örgütlerine danıştık ve “Ne yapalım? Çekimleri durduralım mı?” diye sorduk. Ağız birliği etmişcesine “Hayır, devam etmelisiniz. Bu bizim için ve ülkemiz için çok önemli” dediler. The Globalization Tapes‘in ana karakteri olan kadın ise kurbanlar yerine katillerle konuşmamı önerdi. “Çünkü yaptıklarıyla övünecekler ve gururla anlatacaklardır” dedi.

Sonuç tam da onun öngördüğü gibi olmuş.

Evet. Katillerin o korkunç cinayetleri uluorta, göğüslerini gere gere anlatmalarını belgelediğimde, Endonezya’daki dehşetin ve ikiyüzlü sessizliğin çok daha iyi anlaşılacağını söylemişti… Öldürme Eylemi‘nin çekimleri boyunca kendimi asla Endonezya’ya film yapmaya gitmiş Amerikalı bir sinemacı olarak görmedim. Kurbanların çocuklarına ve Endonezya’daki insan hakları aktivistlerine, ülkelerindeki sessizliği kırmak için yardım eden biri olarak gördüm.

Filmin baş karakteri Anwar’la tanıştığımızda onun bir istisna olduğunu düşünürken, daha sonra onun Endonezya toplumunun halini yansıttığını anlıyoruz. Sizin için de süreç bu şekilde mi gelişti yoksa filmi kurgularken mi böyle bir yola gittiniz?

Film birkaç istisna hariç kronolojik bir şekilde ilerliyor. Örneğin, devlet görevlileriyle oldukça geç bir aşamada görüştüm çünkü filmi engelleyebileceklerini düşünüyordum. Fakat tanışınca, onların da hiçbir şeyi saklamaya gerek görmediklerini anladım… Gençlik ve Spor Bakanı’nın durumu farklıydı. O kendiliğinden çıkıp geldi sete. 5 yıl süren çekimler boyunca korktuğum tek gün o gündü. “Acaba ne diyecek, ne yapacak?” diye düşünüyordum, çünkü Gençlik ve Spor Bakanlığı tamamen kamuflaj amacıyla uydurulmuş bir isim. Aslında kendisi “Pancasila” adlı paramiliter gençlik örgütünün başı. Önce “Bizi böyle gösteremezsiniz” gibi şeyler söyledi ama sonra filmde gördüğünüz gibi “Yine de bu görüntüleri filme koyun. Neler yapabileceğimiz bilinsin” dedi.

Anwar ve arkadaşlarının cinayetleri birer film gibi canlandırması fikri nasıl ortaya çıktı?

Filmi yapmaya koyulduğumda bu adamları kötülüğün cisimleşmiş hali olarak görüyordum. Onlar birer canavardı ve ben de bu canavarları aramak üzere yola çıkmıştım. Ancak karşımda canavarlar değil insanlar buldum. Hepsi sizin benim gibi insanlardı. O zaman şunu sormaya başladım: Bu insanlar işledikleri cinayetler hakkında ne hissediyorlar?.. Anwar görüştüğüm 41. kişiydi. Bu 41 kişinin tamamı cinayetleri böbürlenerek ve tüm ayrıntılarıyla anlatınca, üstelik “Keşke arkadaşlarımı da çağırsaydım. Keşke silahları da getirip gösterseydim” diye hayıflanınca, bu hikayeleri dramatize edecek bir araca ihtiyacım olduğunu düşündüm. Anwar ve arkadaşlarına ne kadar çok alan açarsam gerçeğe o kadar yaklaşacağımı fark ettim ve onlara, anlattıklarını canlandırmalarını önerdim. Gerçeği yansıtan bir belgesel değil, gerçeğin bugün nasıl tahayyül edildiğini yansıtan bir belgeselin peşine düştüm.

Bazı söyleşilerinizde canlandırmadan bir metod olarak söz ediyorsunuz. Nedir bu metodun özellikleri?

Kökenleri “cinéma vérité”nin kurucusu Jean Rouch’un fikirlerine dayanıyor. Rouch insanların kendi hayatlarını canlandırması aracılığıyla, o insanların kendilerini nasıl gördüklerini anlayabileceğimizi söylemişti… Belgesel sinema görüneni belgelemekten öteye geçip, gündelik hayatımızın görünmeyen kısımlarını görünür kılmalı. Hepimiz kendi dünyamızı hikayeler aracılığıyla kuruyoruz ve hikayeleri bazen hayatımızın hazmedilmesi zor gerçeklerinden kaçmak için kullanıyoruz. Kaçtığımız gerçeklerden biri de hepimizin insan olduğu. “Öldürme Eylemi”ni izleyen seyirciler de filme birtakım canavarları görmek için geliyorlar ama sonra onların birer insan olduğunu görüyorlar. Tabii görmeye dayanabilirlerse. Dayanamayanlar filmden çıkıyor. Gösterim sırasında en çok seyircinin salondan çıktığı ülkenin Türkiye olduğunu da söylemeliyim. Kötü insan diye bir şey olmadığını, kötü şeyler yapan insanlar olduğunu kabullenmek kolay değil. Arada büyük fark var. İkincisini kabul ettiğinizde sevgi ve empati duymanın yolu açılıyor. Bunu başarmış toplumlar var. Örneğin ben Amerikalıyım ama Danimarka’da yaşıyorum ve buranın Amerika’dan çok daha iyi bir yer olduğunu düşünüyorum. Fakat unutmayalım, Danimarkalıların mutluluğu da Çinlilerin acısı üzerine inşa edilmiş durumda. Global bir yamyam sofrası kurulmuş ve hepimiz bu ziyafette birer konuğuz. Anwar da, biz de.

Anwar ve arkadaşları o yıllarda bir sinema salonunda çalışmışlar. Bu bir tesadüf mü yoksa “preman” adı verilen çeteler bu işi mi yapıyormuş?

Evet, o dönem her sinema salonunun bir gangster çetesi var. Orada çalışıyorlar, bilet kesiyorlar, gösterilen filmleri seyrediyorlar, sonra gece yarısı yolun karışısındaki ofiste insanlara işkence edip öldürüyorlar. Sinemalarda çalışmalarının bir sebebi, bu işin cinayetleri örtbas etmek için iyi bir kılıf olması. O dönem Endonezya solunun Amerikan sinemasına boykot çağrısı yapmasının da etkisi var. Bu çeteler sinema salonlarını ve Amerikan filmlerini korumayı kendilerine görev edinmişler. Ekonomik gerekçeler de var kuşkusuz. Anwar katıldığı bir televizyon şovunda en sevdiği filmin “On Emir” olduğunu söylüyor. Sunucu “10 emirin birincisi ‘Öldürmeyeceksin’i sürekli ihlal ederken bu filmi sevmeniz ilginç” deyince, “İyi para getirmişti” diyor… Anwar ve arkadaşları Amerikan filmlerini hayranlık derecesinde sevmeleri filme başka bir boyut ekliyor. Gençliklerinde izledikleri Amerikan filmlerinden öylesine etkilenmişler ki işledikleri cinayetleri eski kara filmler veya western’lerinden unutamadıkları sahnelere benzeterek canlandırdılar. Böylece içerikle biçim arasında beklenmedik bir uyum oluştu.

Filmlerin insanları şiddete ittiğine dair bir kanı var. Bu açıdan baktığınızda, Anwar ve arkadaşlarının Amerikan filmlerinden bu denli etkilenmeleri ve o filmlerdeki şiddet sahnelerini taklit etmelerini nasıl görüyorsunuz?

Anwar bu filmleri seyretmemiş olsaydı insanları öldürmenin başka bir yolunu bulurdu diye düşünüyorum. Endonezya’nın köylerinde yaşayan katiller hayatlarında tek bir film bile seyretmemişlerdi, yine de binlerce insan öldürdüler. Sinemadan öğrenecekleri karmaşık yöntemlere ihtiyaçları yoktu, bir satır alıp insanların kafasını kestiler… Katillerin tümü kendileriyle işledikleri cinayet arasına bir mesafe koymaya çalışır. Bir insansız hava aracını idare eden biri bunun için oyun konsoluna benzer bir düzenek kullanır. Endonezya’nın köylerindeki katiller alkolü kullanıyorlardı. Anwar ise filmleri kullanıyor. Önemli olan yöntem değil, bu insanların neler yaptığı. Düşünün ki Anwar kendisine ilham veren filmler arasında bir Elvis Presley müzikalini sayıyor. Elvis Presley filmleri pek kanlı filmler değiller. Bence Anwar’ın yolculuğunu ilginç kılan tam da bu: Filmler aracılığıyla işlediği cinayetlerden uzaklaşmaya çalışıyor, fakat o filmler ve canlandırmalar Anwar’ı yaptıklarıyla yüzleştiriyor.

Anwar’ın filmi bir psikodrama gibi kullanıp kendini affetmeye ve affettirmek için çaba sarf ettiğini düşünmüyorsunuz o halde.

Bunu yapmaya uğraştı ama ben izin vermedim. Hatta o kadar uğraştı ki bir sahnede kurbanlardan birini canlandırdı ve daha sonra o sahneyi seyrederken “Onların ne hissettiğini anladım” dedi. Ben de “Hayır Anwar” dedim, “Sen sadece taklit yapıyordun, onlar gerçekten öldüler…” Kaldı ki Anwar’ın bu gerçeklikten kaçabilmesi zaten mümkün değildi. Benliğini ve hafızasını işgal eden hayaletlerden kurtulmayı denemesi boşunaydı, çünkü artık kendisi bir hayalete dönüşmüştü. Geçmişinden kurtulamazdı, geçmiş onun bir parçası haline gelmişti.

Nisan 2013’te Sinema dergisinde yayımlandı

Puslu manzara

Hafızaya pek güvenmemek lazım.

Eski bir İstanbul Film Festivali’nde, Theo Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar”ından çıktıktan sonra hissettiklerimi anlatmak istiyordum. Kafamdaki bu “sahne”de 17 yaşında bir gencim, Reks’ten çıkmışım, Kadıköy’e iniyorum. Öylesine yoğun, ilahi bir hisle doluyum ki içim içime sığmıyor, kafamı kaldırıp gökyüzüne, yıldızlara baktığımı hatırlıyorum.

O günün tarihini vermek için kitaplıktan festival kataloğunu çıkardım (1988’de gittiğim ilk festivalden bu yana tüm katalogları saklıyorum), 14 Nisan 1989 Cuma’ymış. Ama salon Reks değil, Emek.

O halde hatıram gerçeği tam yansıtmıyor. İki anıyı birleştirmişim, Kadıköy’e yürüme kısmı başka bir festivalden ve filmden kalma. Tornatore’nin “Herkesin Keyfi Yerinde”si olmalı. Bir sonraki sene mi? Kataloğa başvuralım. Hayır, 1991’miş.

“Puslu Manzaralar”ı anlatacaktım… Biraz geriden başlamalıyım.

Her sinemaseverin çocukluğunda ya da gençliğinde ona “Sinema, sandığımdan çok daha başka ve fazla bir şeymiş” dedirten bir film vardır. Beni ilk sarsıp sallayan ve ufkumu açan, TRT-2’nin meşhur sinema programlarında seyrettiklerim, özellikle de Taviani’lerin “Kaos”u oldu. Festival bu sayede girdi radarıma. 1988’de gittim ilk kez. Adı henüz Sinema Günleri o zaman. 89’da Festival olacak.

İşte o ilk festivalde izledim “Puslu Manzaralar”ı ve koltuğa çivilendim. TRT-2’de de “farklı” filmlere rastlamıştım ama bu başka. Kamera dakikalarca kımıldamıyor. Karakterler pek az konuşuyor ya da yeri geliyor, kapkaranlık bir ekranda yüzleri belirsiz iki kişi uzun uzun konuşuyor. Film görmek istediklerimizi saklıyor bazen, gözünü başka yere dikiyor. O güne dek izlediğim hiçbir filmin işlemediği kadar derine işliyor, nasıl yapıyorsa asıl yükünü derinlerinde taşıyor. Rüyada gibiyim. Yollara düşmüş bir kumpanya, helikopterin taşıdığı devasa bir taş el, sisler arasında bir ağaç… “Niye Almanya?” “Hayalini kurabilecekleri bir şey olsun diye.” Gözlerim doluyor, tek sebebi hikayenin dokunaklılığı değil.

Film bitiyor, sokaktayım. Sinema çok kuvvetli, çok sihirli bir şey, hayatımdan hiç çıkmamalı, diyorum.

İstiklal Caddesi’ndeymişim, Kadıköy’de değil. Olsun, neler hissettiğimi dün gibi hatırlıyorum.

(FilmLoverss İstanbul Film Festivali Dergisi, 13 Nisan 2019)

Scorsese ve inanç

Scorsese’de inanç, huzur ya da teslimiyetle değil kavgayla eşanlamlı. Üstelik kavganın pek çok cephesi var: Kişinin kendisiyle kavgası (Yeterince inançlı mıyım? İyi bir dindar mıyım?), Tanrı’yla kavgası (Benden ne istiyorsun?) ve modern hayatla kavgası (İnançlı biri olarak böyle bir zamanda, böyle bir ülkede yaşamayı nasıl becerebilirim?).

İtalyan Katolik bir aileden gelen ve çocukluğunda rahip olmayı hayal eden Scorsese’nin sinema macerasında bu arayış kendini pek çok biçimde gösterir. En çok da İsa’nın hikayesi biçiminde.

Scorsese, İsa’nın hayatını konu alan The Last Temptation of Christ/Günaha Sonthe last temptation Çağrı‘da, hem sorularına cevap hem de suçluluk duygusuna teselli arıyor gibidir. “İsa bile kendinden, Tanrı’dan ve üzerine düşen görevden şüphe ettiyse… O bile çarmıhta ‘Beni neden bıraktın?’ diye sorduysa… Şeytan ona da musallat olduysa…” Hollandalı Kalvinist bir aileden gelen ve çocukluğunda rahip olmayı hayal eden senaryo yazarı Paul Schrader da bu arayış için ideal bir yol arkadaşıdır.

Scorsese filmlerinde İsa’nın kendisi yoksa bile İsa’ya benzeyen ya da benzemeye çalışan karakterler vardır. Mean Streets/Arka Sokaklar’ın Charlie’si mafya tarafından yönetilen New York mahallesi Little Italy’de (Küçük İtalya), tüm o gangster, katil ve dolandırıcıların arasında İsa gibi davranmaya çalışır. Anlaşmazlıkları konuşarak gidermeye, ihtiyacı olan herkese yardım etmeye çabalar. İsa’nın sözlerinden alıntılar yapar. Ama hiçbiri işe yaramaz. Küçük İtalya’da, sokaklarda İsa’ya yer yoktur.

Bizzat o mahallede büyüyen ve o sokakları gördükten sonra “Buralar rahip olunacak yerler değil” deyip rahiplik hayalinden vazgeçen Scorsese’nin sesi bu hikayede net bir şekilde duyulur. Öyle ki Charlie’yi Harvey Keitel canlandırır, fakat Charlie’nin iç sesinin dublajını Scorsese yapmıştır.

Cape Fear/Korku Burnu‘ndaki Max Cady de İsa’vari bir karakterdir ama İsa’nın yoldan çıkmışı. Ya da zorla yoldan çıkarılmışı.

cape-fearbehind-scenes

Avukatı Sam Bowden’ın sakladığı bir belge yüzünden 14 yıl hapis yatan Max, tahliye olunca intikam almak üzere Sam’i ve ailesini bulur. Önceleri kimin iyi kimin kötü olduğu çok net görünse de yavaş yavaş iyilerin o kadar masum olmadığı anlaşılır. Sam’in ailesi aracılığıyla modern toplumun ve aile kurumunun sakladığı, bastırdığı, yok sayıp dışarı attığı “ilkel”likleri görürüz. Max, ve dolayısıyla İsa, toplumun safrasıdır artık. İsa da bu yüzden şeytana dönüşmüş gibidir. Tanrı’nın isyan eden meleği. Bir intikam meleği.

Buradan bakınca Taxi Driver/Taksi Şoförü‘nün (yazarı yine Schrader) Travis Bickle’ı da Charlie ile Max’in karışımı gibidir. Charlie’nin saflığıyla bakar dünyaya ve Max gibi pislikleri temizlemeye çalışır. Yöntemleri farklı olsa da sonları değişmeyecektir: Üçü de başarısız olur. İyi ihtimalle pes eder, kötü ihtimalle ölürler.

Scorsese arada soluklanıp Kundun‘la başka bir coğrafyaya ve inanca bakar. Amerika’da ve Hristiyanlıkta bulamadığı huzuru, Tibet’te ve budizmde arar sanki. Fakat Dalai Lama’nın hayatını anlatırken bu kez de onun en büyük kavgasını, Çin ve Mao’yla mücadelesini anlatmayı seçer. Barışa karşı şiddet, mütevaziliğe karşı büyüklük, ruha karşı madde.

Çin ordusu Tibet’i işgal ettikten sonra sokaktan avaz avaz marşlar yükselirken Dalai Lama “Sessizliğimizi elimizden aldılar” diyecektir. Sessizlik değerli olan her şeyin, Tanrı’nın, inancın ve huzurun simgesidir. İçindeki kavgayı susturmak isteyen Scorsese’nin ta en başından beri aradığı şey.

Scorsese’nin 20 yıldır çekmeye çalışıp bir türlü hayata geçiremediği ve Japonya’ya giden iki Cizvit rahibin hikayesini konu alan filminin adının Silence (Sessizlik) olması bütün hikayeyi özetlemiyor mu?

Scorsese ve erkeklik halleri

Scorsese çocukluğunda ağır bir astım geçirir ve o dönemde evden pek çıkamaz. Pencereden sokağı seyretmeye ve televizyonda film seyretmeye mahkûmdur. Sokakta irili ufaklı gangsterleriyle Little Italy (Küçük İtalya) vardır, televizyonda ise dönemin Hollywood ve İtalyan filmleri.

Scorsese sinemasının erkeklik hallerine, bu çocuğun bakışındaki ikirciğin hakim olduğunu düşünüyorum. Filmlere ve filmlerle ilgili kitaplara gömülmüş, “entel” ve çelimsiz çocuğun sokaktaki erkeklere bakışındaki ikircik. Bir yanda o erkeklerin cesaret ve gözükaralığına duyduğu hayranlık, kurmaca bir hayatı değil gerçek bir hayatı yaşamalarına yönelik kıskançlık. Diğer yanda bunların boş işler olduğuna, hayatın onun için sokakta değil bir “hayal perdesi”nde anlam kazanacağına dair bir inanç/bilgi.

Scorsese’nin en otobiyografik filmi Mean Streets/Arka Sokaklar‘ın mean_streetskahramanı Charlie, hiç sokağa ait gibi görünmeyen bir sokak çocuğudur. Filmin adındaki “mean” sokakların kötü olduğunu ve “yaramaz çocukların” mekanı olduğunu söyler. Charlie, tıpkı Scorsese gibi, hayatını o sokaklarda geçirebilecek kadar yaramaz değildir.

Goodfellas/Sıkı Dostlar denince akla James Conway (Robert De Niro) ve Tommy DeVito (Joe Pesci) gelse de film aslında Henry Hill’in (Ray Liotta) hayatını takip eder. Anlatıcı Henry’dir. Hikaye onun hikayesidir. Ve film, Little Italy’deki evlerinin penceresinden sokağa bakan Henry’nin gözleriyle ve “Kendimi bildim bileli gangster olmak istedim” diyen sesiyle açılır. Sonra kamera döner, sokağı ve fiyakalı arabalarıyla oraya gelen gangsterleri bulur. Daha ilk sahneden, bakışın sahibi olan çocuğun hayranlığıyla baktığı mafya adamlarını sabitler. Ardından, çocuğun hayran olduğu adamlar arasına girişini, yükselişini, düşüşünü ve çöküşünü anlatır.

Henry onlar gibi olamayacağını anlar ama Charlie’nin aksine 25 yıl kaybetmiştir. Sıkı Dostlar bir bakıma, daha yolun başında o sokaklara ait olmadığını anlayıp başka bir yol tutan ve sinemaya yönelen Scorsese’nin “Ucuz atlattık” deyişinin hikayesidir.

goodfellas

Ama ikircik sürer. Sokaktaki erkeklerin “gerçek erkek”, “tam erkek” olduğu şüphesi ve bunun getirdiği tedirginlik de hissedilir Scorsese’nin filmlerinde. Cape Fear/Korku Burnu‘ndaki Max Cady 14 yıl hapiste yatmış bir katil ve tecavüzcüdür ama kaslarından, libidosundan ve pervasızlığından gelen kuvvetle “erkek gibi erkek”tir. Avukat Sam Bowden ise kültürlü, zengin ve statü sahibidir ama korkaktır, fazla naziktir, “hanım evladı”dır. (Kısa boylu, zayıf, motor hızıyla konuşan, 70 yaşında bile çocuksu Scorsese gibi?)

Gelgelelim, bu düşünce de kalıcı olmaz. Nezaket ve medeniyet zayıflık sayılır ve erkeklik güçle tanımlanırken, daha sonra bu gücün hızla cinayet ve tecavüze dönüştüğü anlaşılır.

Taxi Driver/Taksi Şoförü‘nde bir restoranda Travis’in karşısında oturan Betsy’nin gözlerinde de benzer bir ikircikli bakış vardır. Travis’te gördüğü çocuk saflığına hayrandır. Ancak “saflık” derken cahillik ve aptallığı da kastetmektedir. Hayretle Travis’e bakarken “Bana Kris Kristofferson’ın bir şarkısını hatırlatıyorsun” der, “Biraz gerçek biraz kurmacasın / Yürüyen bir çelişkisin”.

Bu bir bakıma Scorsese’nin çocukluğunda yaşadığı çelişkidir. Pencereden gördüğü gerçekle televizyonda gördüğü kurmaca arasındaki çelişki. Sinema ise bu ikisini birleştirdiği, sokaktaki hikayeleri televizyondaki sinema aracılığıyla anlattığı yerdir. Çelişkileri çözememiştir belki, ama onları bir arada tutabilmeyi, kavrayabilmeyi ve kurcalayabilmeyi başarmıştır.

Kitabı kadar iyi: Sevdiğim 14 edebiyat uyarlaması

Edebiyattan uyarlanan filmlere “Kitabı daha iyiydi” demek âdettendir. Değişiklik olsun diye “En az kitabı kadar iyi” diye düşündüğüm filmlerden söz edeyim.

Bu bir “en iyiler” listesi değil (hatta bazı çok iyi filmleri, adları bu bahiste hep anıldığı için listeye dahil etmedim), uyarlama üzerine konuşmak için iyi malzeme sunduğunu düşündüğüm filmler.

1) Beyaz Geceler / Le Notti Bianche (Luchino Visconti, 1957)

le notti bianche

Ne Dostoyevski’nin en iyi kitabı, ne de Visconti’nin en iyi filmi. Hikayeye önemli değişiklikler, yenilikler getiren bir uyarlama da yok karşımızda.

“Peki ne var?” derseniz, efsanevi görüntü yönetmeni Giuseppe Rotunno’nun görüntüleri var. Bu filmi, yönetmen ve oyuncuların mükemmel performansları bir yana, Dostoyevski’yi sinemaya uyarlarken karakter ya da diyalogdan öte ışıklar ve gölgeler üzerine düşünmek gerektiğini gösterdiği için seviyorum. Okumaya devam et

Düşlerinde Yeşilçam

Türk sinemasının 80’lerin sonu ve 90’ların başında Yeşilçam’ı değiştirip yenilemekten, Yeşilçam’la “başka türlü bir sinema” arasına köprü kurmaktan kaçınmasının yükünü sırtlayan filmdir Muhsin Bey.

Sinemamızın iki kanadının da çalışmadığı zamanlardan söz ediyoruz. Bir yanda seks filmleri dalgasını yaşamış, ardından “şarkıcı türkücü filmleri” gibi dar bir alana hapsolmuş ana akım sinema. Diğer yanda “sanat sineması” adıyla anılan ve hem bu ismin icadından hem de 20-25 yıl sonra bugün halen içerdiği olumsuz çağrışımlardan sorumlu filmler. Yavuz Turgul’un bir sinemacı olarak içinde doğup büyüdüğü, Arzu Film’de çalıştığı dönemden bildiği Yeşilçam’a yer yoktur bu denklemde.

Okumaya devam et

Groundhog Day: Bir günün ve bir ömrün hikayesi

Filmartı dergisinde Otopsi adlı köşede yazdığım bir dizi yazıdan biriydi bu. Köşenin mantığı gereği filmin üzerinden sahne sahne gittiğinden içinde çok sayıda ‘spoiler’ var.

“Groundhog Day/Bugün Aslında Dündü”nün felsefe dergilerinde ucu varoluşçuluğa dek uzanan tartışmalara neden olduğunu duyunca şaşırabilirsiniz.

Yönetmen Harold Ramis

Yönetmen Harold Ramis

Filozof Stanley Cavell’in, New York Times’ın “Sizce 20. yüzyılda çekilen ve bundan 100 yıl sonra izlenecek, tartışılacak ve hatırlanacak film nedir?” sorusuna “Bugün Aslında Dündü” yanıtını vermesi…

Aralık 2003’te New York Modern Sanat Müzesi’nde düzenlenen “Saklı Tanrı: Film ve İnanç” başlıklı toplu gösterimde Bergman ve Dreyer filmlerinin yanı sıra “Bugün Aslında Dündü”nün gösterilmesi…

New York Üniversitesi Din ve Medya Merkezi’nin Budizm dersinde “Bugün Aslında Dündü”nün izlettirilmesi de şaşırtıcı gelebilir.

Filmin yönetmeni ve iki senaristinden biri olan Harold Ramis’in, yıllardır birbirinden çok farklı kesimlerden filmle ilgili mektuplar aldığını ve her mektubun “Bizim dünya görüşümüzü bu kadar güzel yansıtan bir film çektiğiniz için teşekkür ederiz” anafikrini taşıdığını duyunca da şaşırabilirsiniz.

Oysa “Bugün Aslında Dündü”, sıradan bir komedi filminden öte, birçok efsanenin, kitabın ve filmin binyıllardır anlattığı bir öyküyü anlatıyor. İnsanın dünya üzerindeki serüveninin, insanın ruhsal gelişiminin öyküsü. Okumaya devam et

Peter Weir: Görünmeyenin peşinde

Sene 1976. Peter Weir, Gelibolu’ya gelir. Niyeti savaşın yapıldığı yerleri gezmektir.

Denize girer. Yürür. Binlerce mezar ve uzaklardaki birkaç nöbetçi asker dışında etrafta hiçbir şey ve hiç kimse yoktur.

Az sonra, birinin onu izlediği hissine kapılır. Bir askerin, peşine takıldığını düşünür. Etrafına bakar. Kimseyi göremez. Seslenir, cevap alamaz.

Yürümeye devam eder. Fakat birilerinin onu izlediği duygusundan kurtulamaz. Üstelik sayıları da giderek artmaktadır sanki.

Birden, kendisini izleyenlerin, savaşta ölen askerler olduğunu düşünür. Yüksek sesle “Bana eşyalarınızı gösterin” deyiverir. Bunu neden söylediğini bilmez ama söylemiştir işte.

Az sonra bir köşeyi döndüğünde, yerde duran ve yıllar öncesinden kalmış gibi görünen birkaç parça eşyayla karşılaşır. Bir ayakkabı. Bir sigara kutusu.

Eşyaları eline alır. Bakar. Ağzından şu sözler dökülür: “Sizin filminizi yapacağım”.

peter weir

Peter Weir, 32. İstanbul Film Festivali’ndeki “masterclass” sırasında bu anıyı anlattıktan sonra, belki seyirciler arasında etkileneceklerin yanı sıra hoşlanmayacakların da olabileceğini hesaba kattığından, “Beni her zaman böyle şeyler yapan biri olarak düşünmeyin. Bu hayatımdaki tek örnek” dedi. Ben de, defalarca seyrettiğim filmlerine ve okuduğum/izlediğim onlarca söyleşisine istinaden, “Hiç de değil” diye yanıtladım içimden. Okumaya devam et

Bond’u neden seviyorum?

Sinema dergisinin “Bond’un 50. Yılı” dosyası için yöneltilen “Bond’u neden seviyorsunuz?” sorusuna cevaben…

Sanırım Bond’u sevmemin sebebi küçükken, sıkı bir Bond hayranı olan babamla birlikte, bulduğumuz tüm Bond filmlerini seyretmemiz.

Babamın beni yatılı okuldan izne çıkardığı hafta sonlarından birinde “Senin Gözlerin İçin”i seyretmeye giderken ya da “A View To A Kill”in kasetini almak için videocuya koşarken büyük bir heyecan duyacak kadar dikkatle takip ediyordum Bond’u.

Bugünden bakınca bu filmlerdeki “istikrar”ın, her seferinde aynı şeyin farklı bir versiyonunu bulmanın çekici gelmiş olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca, “Star Wars”u sevmeyen ve “Indiana Jones”u geç keşfeden bir erkek çocuğunun aksiyon/polisiye ihtiyacını karşılamış olmalılar.

bond50

Bond tutkum Roger Moore’dan sonra yavaş yavaş, Pierce Brosnan filmleriyle tamamen yok oldu. Söz ettiğim istikrarı “eski kafalılık” ve “değişime direnç” olarak niteleyen, “Bond, Sen Neden Burada Değilsin” başlıklı bir yazı da yazdım nankörce.

“Casino Royale”le birlikte sevgimin alevlenmesinin tek sebebi de 45 yıllık bir serinin yıkılıp yeniden inşa edilmesi. Tüm kahramanlar gibi Bond da eve döndü ve ne adam o eski adam, ne de ev o eski ev.

(Sinema, Kasım 2012)

Argo

“Argo”nun en iyi film Oscar’ı alması için en az dört sebep sayabilirim:

1) Enfes bir gerçek hikayeyi alıp, oradaki asıl hikayenin nerede olduğunu tespit edemeyerek üç ayrı hikaye anlatmaya çalıştığı, sonunda ister istemez hiçbirini anlatamadığı için.

2) 1,5 saat boyunca anlatmadığı hikayeye 30 dakika boyunca final yaptığı için.

3) Çekim hataları, filmde bahsedilen film vb. şeyler görmeye alıştığımız arka argoposterjenerikte, gerçek fotoğraflarla filmden kareleri yan yana koyup “Ekmek çarpsın hepsi gerçek” diye ve “Bak, nasıl da gerçeğine benzettik” diye seyirciyi kafalamaya çalıştığı için.

4) Daha önce “Shakespeare In Love” bile en iyi film Oscar’ını alabildiği için.

Bir iki naçizane tavsiye:

Eğer “Argo”nun yapmaya çalıştıklarının veya yapmayı aklından bile geçiremediklerinin altından kalkan filmler izlemek isterseniz, bir başyapıt olan “Wag The Dog/Başkanın Adamları”na ve hiç fena bir film sayılmayacak “The Men Who Stare At Goats/Özel Kuvvetler”e göz atabilirsiniz.

Eğer Hollywood’un beyazperdede Amerika’ya eleştiri getirmesini seviyorsanız ama “Argo”nun yaptığı gibi sade suya tirit iki dış politika iğnelemesi sizi kesmiyorsa ve asıl “sert eleştiri”nin hedefinin başka yerler olmasını gerektiğini düşünüyorsanız, “Bu toplumun içi çürümüş” diyen “Killer Joe/Katil Joe”yu seyredebilirsiniz.