Category Archives: Büyük Deniz Yükseliyor

Sakat Raconu: Mutsuzluk Gönüllüleri (Bülent Küçükaslan)

“Büyük Deniz Yükseliyor”un karakterlerinden Çağrı, genç yaşta bacağını kaybedip sakat kalmış biri. Kitabı yazmayı bitirmek üzereyken bir noktada Çağrı’ya “benzeyen” biriyle konuşma ihtiyacı duydum ve yazım sürecinde sürekli takip ettiğim engelliler.biz sitesinin kurucusu ve editörü Bülent Küçükaslan’ı aradım. Siteden edindiğim bilgiler sayesinde Çağrı’yla benzer bir kaderi paylaştığını biliyordum… Buluştuk, tanıştık. Çağrı’yla başlayan konuşma, saatleri bulan bir sohbete dönüştü. Bülent daha sonra “Sakat Raconu” başlıklı köşesinde kitap (ve kendi hayalinin peşinden koşmak) üzerine, sadece onun elinden çıkabilecek bir yazı yazdı.

Bundan aylar önce Uygar Şirin diye biri aradı beni. Yazar olduğunu, yeni bir roman yazmaya başladığını, romandaki ana karakterlerden birinin kaza sonucu bir bacağının koptuğunu ve bu karakterin oluşması için -sakat- benimle görüşmek istediğini söyledi.

Birkaç gün sonra bana geldi. Hikâyeyi kısaca anlattı. Sonradan sakatlanan birinin hayata bakışını anlamak için uzun uzun muhabbet ettik.

Anladık mı? Sanmıyorum. Çünkü hem “sakat” kavramıyla açıklanabilecek tek bir kişilik yapısı yoktu, hem her insan bir hikâyeydi, ve hem de herkes farklı ve sakat da herkesti.

Peki, o zaman ne sonuca vardık Uygar’la muhabbetimizden? Bugünden bakınca şu: Herkes kendi yaşamının (nasıl olması gerektiğinin) peşinden koşmalıydı. Herkes, başkasının koyduğu sınırların mahpusu değil, kendi ufkundaki yolun yolcusu olmalıydı. Herkes, o yol ayrımına geldiğinde, bütün varlığıyla mutluluğa adım atmalıydı.

Aradan aylar geçti. Uygar yine aradı, romanı yazmıştı: “Büyük Deniz Yükseliyor”.
Kısa süre içinde aldım romanı ve bugün sabaha karşı 2 civarında kitabın son satırını okudum: “Derya gitti.”

***

Bu sabah uyandım. Turkuaz rengi dingin bir deniz, ipince beyaza çalan sarı renkte kumsal, kumsalla flört eden beyaz köpüklü dilber: dalga ve onları gören ben.

Güzel bir geceydi. Güzel bir sabaha uyandım. Gecenin damağımda bıraktığı tadı düşündüm. “Derya gitti”kten sonra kitabın arkasına şunu yazmıştım: Son söz aslında hep ilk sözdür; bilene.

Ve devam etmiştim: Kendine inananların adası var. Yaşama inananların umudu var. Umudu olanların geleceği var. Bugünü olanların yarını var.

Çok lezzetli bir roman yazmıştı Uygar Şirin.  En kısa sürede hikâyeyle ilgili bir şeyler yazmalıydım.

***

Biraz önce sitede bir haber okudum. Haberde, hırsızları kovalarken kazada felç olan üç aylık polis Fatih Güzel’in, “Senin de hayatın kararmasın” diyerek nişanlısından ayrılması konu ediliyordu. Haberin altına alelacele şunları yazdım: Halt etmişsin kardeşim, halt etmişsin!..

Fatih Güzel’in Büyük Deniz’i yükseliyordu. Gördüm. Gözünün içine baktım. Deniz seviyesinden başka hiçbir şey yoktu gözünde. Sanki bakmak, görmek, tat/umut/yaşam almak-vermek için değil de, sadece yükselen denizin ölçümünü yapmak için vardı o gözler!

O halde yazmalıydım; gördüysem, yazmalıydım! Hem “Büyük Deniz Yükseliyor” hakkında hem de gözler hakkında.

Büyük Deniz Yükseliyor

Yeryüzü sular altında. Her yer su. Bir tek kara parçası var, bir tek yaşam alanı, bir tek ülke; o da: Ada. Ada’da birkaç milyon insan yaşıyor, bir de Başkan. Başkan bir gün açıklıyor:

“[…] kesin olmayan ama bilimsel verilere dayanan varsayımlara göre ülkemiz en az yirmi beş, en çok kırk beş gün içinde tümüyle sular altında kalacaktır.
[…] Bir kez daha söylemek ve vurgulamak isterim, yirmi beş-kırk beş gün aralığı diye özetleyebileceğimiz bu varsayım, en yüksek tepe için belirlenen değerdir.”

Önce her şey duruyor. Ardından her şey açığa çıkıyor. Sonra herkesin bir hikâyesi başlıyor/bitiyor; ya birilerinin çizdiği sınırlarda mahpus ya da kendi ufkundaki yolun yolcusu oluyorlar.

Bazıları fark etti, bazıları çark etti, bazıları biliyordum dedi, bazıları biliyordu dedi, bazıları kim bilir dedi.

“Büyük Deniz’in yükselmesi ülkeyi çok değiştirdi. Kimi sözcükler anlamsızlaştı, yok olmak üzereler. Kimi sözcüklerin anlamı değişti. Kimi sözcükler ünlendi, değerleri arttı.
“Deniz”in, “uyku”nun, “gün”ün, “düş”ün, “suç”un, “gelecek”in, “arkadaş”ın, “kumsal”ın, “yolcu”nun, “utanç”ın, “korku”nun, “ev”in, “yukarı” ve “aşağı”nın, “kıyı” ve “aykırı”nın, “deli” ve “derin”in anlamları değişti, kaydı ya da yok oldu. Her şeyden önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, “ölüm”ün anlamı değişti.
“Başlangıç”ın anlamı kalmazken, “son”unki değişti, şimdi çok daha açık ve anlaşılır.
“Su” eskisinden bile çok kullanılıyor ama artık korkuyla anılır oldu.
“Belki” gereksizleşti, her şey kesin.
“Ayak basacak yer azaldıkça “yer”in anlamı kalmıyor. Kaçacak yer azaldıkça “kaçış”ın anlamının kalmadığı gibi. Yakında, su her yanı doldurduğunda “ada” da anlamsızlaşacak.”

Seçenek vardı. Herkes dilediği yoldan gidebilirdi.

Ve herkes seçimini yaptı. Herkes yolunda ilerlemeye başladı. Herkes son sözünü söyledi. Ve her şey -yeniden- başladı.

***

İşte böyle sürüp gidiyor bu büyüleyici ada hikâyesi.

Hikâyenin bir yerinde, herkes yolunda ilerlerken, adamın biri bir kova benzini başından aşağıya döküyor ve cebinden çıkardığı çakmakla kendini ateşe veriyor. Ada ve Kürşat oradalar. “Kürşat!” diye bağırarak yanan adama doğru fırlıyor Ada. Kürşat Ada’nın kolundan tutuyor, çekiyor. “Kürşat, adam yanıyor!” diyor Ada. “Bir şey yapamayız” diyor Kürşat, ”Alev bu, başladı mı bitmiş demektir”. Ada kollarıyla gözlerini kapıyor.

Kısa bir an sonra Kürşat konuşuyor:

– Yardım öyle bir şey değil ki. Adam çakmağı yaktıktan sonra koşturmak, yardım etmek değil… Biz Sontepe’ye vardığımızda adam orada duruyordu. Boş boş bakıyordu. Elinde kova vardı Ada. Kova, kova! Ne işi olur kovayla, düşündük mü? Ne yapıyor? Su mu alıyor oradan? Ne yapıyor? Sorduk mu?
– …
– Sormadık. Delinin teki deyip geçtik. Yanına gidip bakacaktık, kovada ne var diye soracaktık, kokuyor bu, su değil, diyecektik. O zaman yardım etmiş olurduk. Belki o zaman adam kendini yakmazdı, bilmiyorum. Belki gözümüzün içine bakmıştır, biz onunkine bakmadığımız için görmemişizdir. Suçluysak bunu yapmadığımız için suçluyuz. Yoksa kendimizi alevlere atmadığımız için değil. Kahramanlık alevlere dalmak değil, kahramanlık birine yangından önce elini uzatmak.

***

Bu sabah bir haber okudum. Haberde şöyle diyordu 3 ay önce omurilik yaralanması sonucu felç olan Fatih Güzel:

“Ama onun da hayatını karartmak istemedim. Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi. Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı. ‘Sana ömrüm boyunca bakarım’ dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak kabul etmek zorunda kaldı.
2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu’na giren Fatih Güzel’in şimdi tek umudu kök hücre tedavisi.”

Okuduğum andan beri yazmaya çalışıyorum. Yazdıkça hep bir şeylerin eksik kaldığını/kalacağını görüyorum. Yazsam eksik, yazmasam olmaz; çünkü gördüm, Fatih’in elindeki kovayı gördüm. Çakmağı yaktı mı, alev aldı mı, bilmiyorum. Ama ben yine de yazmalıyım. Fatih için “uyku”nun, “gün”ün, “düş”ün, “suç”un, “gelecek”in, “arkadaş”ın, “utanç”ın, “korku”nun, “ev”in, “yukarı” ve “aşağı”nın anlamları değişmeden yetişebilirim belki. Her şeyden önemlisi, ve belki de tüm değişimlerin gerekçesi, “yaşam”ın anlamı değişmeden.

Biliyorum ki bir kez yanlış yola girerse, aynaya her baktığında kendine yabancılaşmış bir Fatih görecek.* Biliyorum ki yapmak istedikleriyle yaptıkları arasındaki uçurum büyüdükçe mutsuzluğu derinleşecek.**

Fatih’e Cevaplar

“Ama onun da hayatını karartmak istemedim.”

İyi halt etmişsin güzel kardeşim! Böylesi anlarda Türk filmlerinden zihnimizde kalan rolü/raconu kesiyoruz hemencecik! Bir de böbürlene böbürlene fedakâr taraf pozlarına girmiyor muyuz! Yuh olsun bize.

İnsan severse neden hayatı kararmış olsun ki? İşini/yaşamını oturarak sürdüren birinin ömrü neden “karanlık” olsun? Hem başkaları hakkında karar vermek sana mı düşer? Ne hakla seni seven bir kadının yerine ve onun isteğinin dışında bir karar alıyorsun!

“Bir çocuk istese bu halimle mümkün değildi.”

Kim demiş mümkün değil diye! Hemen umut tacirliği yapıp kök hücre ile yalandan umut veren insanlar, neden önce bu tür konularda bilgi vermezler! Bal gibi de çocuğun olur.

“Ona ayrılmamız gerektiğini ağlayarak anlattım. Önce karşı çıktı. ‘Sana ömrüm boyunca bakarım’ dedi. Sonra ikna ettim. Ağlayarak kabul etmek zorunda kaldı.”

İnsanlar mutlu olmak için adım atmalılar, mutsuz olmak için değil. Ve güzel kardeşim, sen yanlış yola adım attın; o yolda mutluluk yok.

“Bakmak” değil, ömür boyu yaşamaktır, paylaşmaktır evlilik. Birlikteyken mutlu olmaktır, kendinden çok düşünmektir, mücadelede sırtını yaslamaktır, omuz vermektir, gülmektir, ağlamaktır, kızmaktır, tökezlemektir, kalkmaktır, kaldırmaktır, kaybetmektir, kazanmaktır. Bu paylaşımları oturarak yapamayacağını sakın düşünme. O kadar çok örnek var ki mutlu olan ve yaşamı doludizgin yaşayan…

“2004 yılında büyük umutlarla girdiği polislik sınavını başarıyla kazanan ve Niğde Polis Meslek Yüksekokulu’na giren Fatih Güzel’in şimdi tek umudu kök hücre tedavisi.”

Tek umut kök hücre olursa, elbette önünde hep hayal kırıklıkları olacaktır. Unut kök hücreyi. Tıp gelişince zaten sen de geri kalmazsın o tedaviden. Ama ne şu anda bu kök hücre tedavisinin bir bilimselliği var ve ne de yararı. Orta ve uzun vadeli bir beklenti sadece…

Ne güzel mesleğin var. Bence en kısa zamanda sana en yakın Emniyet teşkilatında bir büro işine geri dönmelisin. Polislik illa hırsız kovalamakla olmaz. Zekânı kullanarak mesleğini en güzel ve başarılı şekilde yürütebilirsin. Hiç hiç hiç kimse sana bu konuda engel olamamalı. Bence tıpkı felç olmadan önce olduğu gibi bugün de hayallerinin peşinde koşmaya devam etmelisin.

Göreceksin kardeşim, her şey dünkünden daha güzel olacak… Her son söz dediğinde, her son dediğinde, bil ki bir şeyler yeniden başlıyordur. Kendini son’a değil, başlayacak olan’a hazırlamalısın.

Yükselen deniz değil, sen kendini dibe çekiyorsun.  “Umut” da, “yarın” da, sevgi” de, “saygı” da, “aşk” da, “iş” de, “dostluk” da üç ay önceki anlamlarda. “Yaşam” hep aynı…

Bak! Gör!

Ve bil ki bir kez gördüğünde artık her şey çok güzel olacak. Göreceksin.

(engelliler.biz, 8.5.2006)

Yazının tamamı için: http://www.engelliler.biz/forum/archive/index.php/t-1293.html

Reklamlar

Büyük Deniz Yükseliyor (1. bölüm)

Derya gitti.

Doğrusu, Derya gideli on bir ay oldu.

Doğrusu, Derya gideli on bir ay yedi gün oldu.

Ancak, Kürşat’ın bu gerçeği anlaması biraz zaman aldı. Kürşat bunu anlayalı bir gün oldu.

Dün gece içki şişesini buzluktan çıkardı, sekiz ayrı bardağa boşalttı, bardakları sırayla dikti, terledi, yandı, başının dönmesine ve midesinin bulanmasına aldırmadan suyun altına girdi, yıkandı, havluya uzandı, ayağı kaydı, başını duvara vurdu, aynaya baktı, aynayı örten buğuyu eliyle sildi, su damlalarının arasından bakan, 27 yaşında, uzak, ıslak, kanlı ve yalnız bir adam gördü ve ağzından iki sözcük döküldü: Derya gitti.

Sonra, dizlerini karnına çekerek, başını avuçlarının arasına alarak, şakaklarını yumruklayarak, gözlerini parmak uçlarıyla kaşıyarak, bilinmez kaç zaman boyunca ağladıktan sonra yatağa uzandığında, uykuya varmak üzere bulanık ve uçucu bir ülkeden geçerken, o iki sözcüğü düşünmekle yetinmediğini, aynadan yansıyan görüntüsüne söylediğini anlayacaktı.

“Niye yüksek sesle söyledim?” diye sordu kendine.

“İyice anlamak ve belleğine kazımak için olmasın?” dedi, göğüs kemiklerinden kopan bir ses.

Uzun zamandır içinden bir ses çıkıp böylesine düzgün konuşmamıştı.

 

Derya gitti.

Kürşat on bir ay yedi gün önce ellerinde buldu bu iki sözcüğü.

Ellerine yapışmışlar, gözlerinin önüne çekilen bir perdeye yazılmışlardı. “Gitmeyecekler” diye düşündü. “Elimin içinde, gözümün önünde kalacaklar. Benim bir parçam olacaklar. Beni parçalayacaklar.”

Öyle de oldu.

Daha kötüsü, “Derya gitti” demek durumu anlatmaya yetmiyordu.

Doğrusu şöyle olmalı: Derya başka bir adama gitti.

Kürşat işte bunu anlamadı.

“Kılığını, düzenini değiştirsem anlaşılır mı?” diye düşündü. Denedi.

Başka bir adama gitti Derya. Başka Derya adama gitti bir. Bir adama gitti başka Derya. Adama Derya gitti başka bir.

Olmadı.

Yanlış mı anımsıyordu?

Ay gökyüzünde parlak bir bilye gibi dururken ve Kürşat başını Derya’nın bacaklarına koymuş, Derya da ayaklarını Büyük Deniz’e uzatmışken “Kimseyi böyle sevmedim, sevemem” diyen Derya değil miydi? Bir geceyarısı kapıyı çalıp Kürşat’ı uyandıran ve “Daha fazla bekleyemedim” diyerek bir yüzük uzatan Derya değil miydi? “Senin söylemen gereken şeyleri ben söylüyorum. Senin yapman gereken şeyleri ben yapıyorum. Bu ilişkinin erkeği benim, kadını sensin” diye çıkışan Derya değil miydi?

Doğru. O sözleri söyleyen Derya’ydı. O yüzüğü veren Derya’ydı. Ama o mektubu yazan da Derya’ydı.

Evet, bir de mektup var.

 

Sinemaya gideceklerdi. Yedigünün yedincisi olmalı. Kürşat’la Derya’nın her anı önceden tasarlanmış yaşamlarında yedigünün yedincisi sinema günüydü.

(Günün geri kalanı da belliydi. Günün alışverişi: Derya’ya saat. Günün lokantası: Duvardibi. Günün etkinliği: Uzun yürüyüş. Günün konusu: Kürşat’ın işi. Her şeyi önceden tasarladıklarında, yaşamın istedikleri gibi işleyeceğini ve ilerleyeceğini sanıyorlardı.)

Her buluşmaya zamanında gelen Derya ortalıkta yoktu.

Kürşat bekledi. Aşağı yürüdü. Yukarı yürüdü. Yola baktı. Kitabına baktı. Yola baktı. Yok.

Derya’nın evini aradı. Yanıt yok.

Kürşat korkmaya başladı.

Kapıdaki görevliye, beklediği arkadaşının gelmediğini, kaygılanmaya başladığını, şimdi arkadaşının evine gideceğini söyledi ve “Ben yokken gelirse, buradan ayrılmamasını söyler misiniz” dedi.

Kürşat’ın başının içinde sessizce yatan ve tedirginlik, belirsizlik gibi durumlarda kendi kendine açılıp görevini yapan aygıt, yol boyunca durmadan çalıştı, yaşanmamış anların düşsel resimlerini çekti, Kürşat’ın beyninde yıkadı, ipe astı.

Bir arabanın hızla çarptığı Derya, boynu kırık, gözleri açık, sokağın ortasında yatıyor. Gece evine giren hırsızın ayak sesleriyle uyanan Derya, karnında bir bıçak yarası, evin ortasında yatıyor. Bedeninde yıllardır ölümcül bir yumru taşıdığını bilmeyen Derya yatağında, yüreği suskun, uyuduğunu sanarak yatıyor.

Kürşat bu resimleri aygıtın yanındaki deftere yerleştirdi, defterin kapağını kapattı, dayanamadı, yeniden açtı, karıştırdı, seçenekleri en iyiden en kötüye doğru sıraladı. (En iyisi hırsızın bıçak yarası, çünkü belki Derya ölmemiştir, Kürşat yetişir, onu sağlıkevine götürür, ölümün kapısından alır. Güzel olur.)

Delirmesine az kala Derya’nın evine geldi. Kapıyı dinledi.

Sessizlik.

Boşluk.

Ölüm?

Altı ay önce Derya’nın verdiği anahtarla (“Yaşamımdaki bütün kapıları açtın. Bu da sende kalsın” diyerek anahtarı uzatan Derya değil miydi?) kapıyı açtı.

Oturma odasında kimse yoktu. “Derya” diye seslendi, kimse yoktu. Yemek odasına gitti, kimse yoktu. Yatak odasının kapısını açtı, kimse yoktu.

Kürşat koşarak evine gitti. Derya’yı orada bulacağını umuyordu.

Sağ eliyle göğsünü ve sol kolunu ovdu, üşüyordu. Küçükken evi ısıtıcılarla donatan babasından kalan bir anı. En sıcak havalarda bile Kürşat’ı bırakmayan, öncesiz ve sonsuz bir üşüme duygusu. Korkunun ve güvensizliğin ipleri ele geçirdiğini bildiren bir uyarı.

Eve geldiğinde Kürşat’ı, ikiye katlanıp kapıya sıkıştırılmış bir kağıt karşıladı. Üstünde “Tatlım” yazıyordu.

Niye yazıyor? Kime yazıyor?

Bilmiyormuş gibi yapma, sana yalnızca Derya “Tatlım” der. Bir de annen derdi zaman zaman. Ancak annen şu anda sana yazı yazamaz. Sana söyleyeceği bir şey varsa düşlerine girebilir ama yazı yazamaz. Ayrıca annen yazı yazarken Derya’nın el yazısını kullanmıyor. Annenin kendi eli, kendi yazısı var. Tüm insanların bir yazısı var. Senin de yazın var. Bu yazıyı Tanrı, sen dünyaya gelmeden önce yazıyormuş. Bu yazı yaşamını belirliyormuş. İnanmıyorsan mektubu al, bak. Orada yazıyor.

Bu kötü oldu işte. Derya bıçaklansaydı, yüreği dursaydı, arabanın altında kalsaydı daha iyiydi. Kürşat’a mektup bırakması iyi olmadı.

“Açmasam” diye düşündü Kürşat. “Okumadım, desem. Yırtsam, yaksam, atsam, görmedim desem. Olmaz mı?”

Olmaz.

Kürşat kağıda uzandı.

Ellerinin titremesini istemezdi. Gerçi, kapısına “Tatlım” başlıklı bir mektup bırakılmasını da istemezdi.

Uzun bir mektup isterdin belki, ama kısa yoldan gitmek en doğrusu.

Ben başka birini seviyorum Kürşat. Senin gibi ben de böyle bir şey yaşayabileceğimizi düşünmezdim ve istemezdim ama oldu.

Bu insanın kim olduğu önemli değil. Tanıdığın biri değil. Kuzey’de yaşıyor. Ben de her şeyimi bırakıp onunla birlikte yaşamaya gidiyorum. Bundan sonrası ne olur bilmiyorum. Yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Sonrasını düşünmek istemiyorum.

Seni ne çok sevdiğimi anlatmayacağım, nasıl olsa biliyorsun. Kendini üzme, bana kızma, demek de saçma olur. Yalnız, inan seninle kalsam, başka birine duyduğum sevgiyi yok saymaya ya da senden saklamaya kalksam, daha çok üzülürdün, kızardın.

Ben bundan sonra mutlu olur muyum bilmiyorum. Ama senin, bugün ya da yarın değilse bile, bir gün mutlu olacağını çok iyi biliyorum.

Seni karşıma çıkardığı için Tanrı’ya borcum var. Umarım sen de benim için böyle düşünebilirsin.

Derya

Yalnızca resim çeken aygıt değil, başının içindeki tüm aygıtlar çalışmaya başladı. Yalnızca resim değil görüntüler ve sesler de var.

Demek son günlerdeki o sıkıntılı yüz hali… Demek o gün aradığımda sesinde hissettiğim, anlam veremediğim gerginlik… Demek o kırıklıkları (“Üşütmüşüm” derdi), işleri (“Yoğunuz” derdi), bunalımları (“Yorgunum” derdi)…

Mektuba tekrar baktı. Bakmaya çalıştı.

Gözlerine söz dinletemiyordu. Derya’nın söz dinlemediği yetmiyormuş gibi, yaşamın söz dinlemediği yetmiyormuş gibi, gözleri de gitmelerini buyurduğu yere gitmiyor, mektubun her yanından sözcükler topluyor, topladığı sözcükleri Kürşat’ın beynine saçıyordu.

Uzun birini seviyorum.

Kısa yoldan oldu.

İstediğim şeyi.

Yapıyorum.

Borcum var.

Yapıyorum.

Tanıdığın biri.

Değil.

İnan.

Kuzey’de kızardın.

Seviyorum.

Yapıyorum.

Umarım sen de böyle düşünebilirsin.

Kürşat düşünecek durumda değildi. Yere yığıldı.

On bir ay yedi gün önce yere yığıldı. “Derya gitti” diyebilmesi, bunu ağlayarak, bağırarak, kusarak, kendine acıyarak, kendini acındırarak, kendine öfke duyarak, Derya’ya öfke duyarak, dünyaya öfke duyarak değil, tüm doğallığıyla, neredeyse duygusuz bir tavırla, olumlu ya da olumsuz yargı içermeden, “Ağaçların yaprakları döküldü” ya da “Güneş doğdu” der gibi demesi on bir ay yedi gününü aldı.

 

Bugün şaşırarak uyandı. “Uyanmak istemiyorum” diye düşünmediği için, “Ölmek istiyorum” diye düşünmediği için şaşırdı.

Derin bir soluk aldı. İçini yaran acının cılız bir sızıya dönüşmesini izledi.

Bir derin soluk daha. Aldı. Verdi. Yaşamı içine aldı, korkuları geldikleri yere gönderdi.

Başı acıyordu. Önceki geceden kalan ufak bir acı. Kürşat’a yaşadığını anlatan, savaşı bir sıyrıkla atlattığını anlatan bir acı.

Yataktan kalktı, cama gitti. Perdeyi aralayınca yine şaşırdı.

Büyük Deniz maviydi.

İlginç… Neredeyse bir yıldır kapkara akmıyor muydu?

Büyük Deniz Yükseliyor

“Bir denizle çevrilidir bu ülke. Büyük denizle… Ve yükselmektedir deniz. Her şeyi içine alacak, yok edecektir.

Çağrı, sancılı, yalnız, babasıyla meselesi olan bir gençtir. Kürşat terk edilmenin acısını yenmeye çalışan, sorunlarına karşı daha dik durma çabasında, başka bir adam. Sungu, ilginç, rüyalarında olacakları gördüğüne inanılan bir çocuk. Ve onun öğretmeni Ada, yazarlık hayalinin peşinde genç bir kadın. Hepsi denize karşı denizle birlikte yola çıkacaklardır. Kararların, geçmişe dönüp bakmanın ve kurtuluş umudunun zamanıdır bu. Değişimlerin en büyüğünün zamanı.

İlk romanı “Anne, Tut Elimi!” ile büyük beğeni kazanan ve kendine hatırı sayılır bir okuyucu kitlesi edinen Uygar Şirin’in yeni romanı “Büyük Deniz Yükseliyor”, yine gizem öğesinin güçlü olduğu, sağlam kişilikler, akıcı bir kurgu ve dille ortaya konulan iddialı bir çalışma.

Şirin’in yarattığı bu yarı yok dünyada, kendi dünyanızın gerçekleriyle karşılaşacak, çevrenizde ve içinizdeki insanı bir kez daha tanıyacaksınız. “Büyük Deniz Yükseliyor”, edebiyatımıza farklı bir ses getirmeye aday.”

(Doğan Kitap internet sitesinden: http://www.dogankitap.com.tr/kitap/B%C3%BCy%C3%BCk+Deniz+Y%C3%BCkseliyor-778)

“Büyük Deniz Yükseliyor”un baskısı tükendiğinden satın almak isteyenler nadirkitap.com‘da ikinci el olarak bulabilir.