Category Archives: Anne Tut Elimi

Okuduğumuzu anladık mı?

1

Sene 2004. Anne Tut Elimi yayınlandıktan bir süre sonra İzmir’de bir liseden aradılar. Her yıl düzenledikleri bir edebiyat etkinliği için birkaç ilk veya ikinci roman seçiyorlarmış, çeşitli liselerden 200-250 öğrenci bu romanları okuyor, ardından yazarlar söyleşi için İzmir’e davet ediliyormuş. Öğrenciler ayrıca her roman için birer “bildiri” hazırlayıp söyleşiden önce sunuyorlarmış.

Davet ettiler, memnuniyetle kabul ettim fakat aklımda bir soru: 13-14 yaşında “çocuk”lar Anne Tut Elimi hakkında ne düşünür, kahramanı 11 yaşında olsa da roman onların uzağına düşer mi?

Birkaç ay sonra İzmir’e gittim. Söyleşiden önce öğretmenler odasında, etkinliği düzenleyen öğretmenlerle sohbet ederken psikoloji öğretmeni beni “Borderline bir kişiliği dört dörtlük tarif ettiğim için” tebrik etti. Sırf bu yüzden romanı o sene derste ek kitap olarak okutmuş.

Şaşırdım çünkü romanın kahramanı Ceren benim gözümde “borderline” değildi. Annesini erken yaşta kaybeden çocukların yaşayabileceği travmalar üzerine bazı okumalar yapmıştım ama Ceren’i sadece bu açıdan tanımlamak istememiştim. Ona arıza ya da armağan olarak görülebilecek bir özellik verip bunun farklı yorumlarını okura bırakmıştım. Demek bunu yaparken bir borderline portresi çizmişim.

Aynı öğretmen az sonra yanıma geldi. Öğrencilerin hazırladığı bildirinin okunmasına izin vermeyeceğini söyledi. “Neden” diye sordum.
“Kitabınızı metafizik bir açıdan değerlendirmişler.”
“Değerlendirsinler, ne var bunda?”
“Olur mu? Bilimsel yöntem dışında bir yol ve yöntemi kabul edemeyiz.”

Bir romanın (ya da herhangi bir sanat eserinin) tek bir yorumu olduğuna ve okurun/seyircinin/dinleyicinin görevinin onu ortaya çıkarmak olduğuna dair sarsılmaz inancımız nereden kaynaklanıyor bilmiyorum. İlkokulda karşımıza çıkan “Okuduğumuzu anladık mı?” sorularının etkisi mi acaba?

“Siz öyle değerlendirin, onlar öyle değerlendirsinler, bir sakıncası yok bence” dedim ve öğrencileri dinlemek istediğimi söyledim. Öğretmenin canı sıkılsa da isteğimi geri çevirmedi.

Az sonra toplantı başladığında gençlerin sunduğu bildiri, romanla ilgili o güne dek duyduğum/okuduğum, hadi “en güzel” demeyeyim, yazarken düşündüklerime en yakın yorumdu.

Yazdıklarıyla öğretmenlerini değil, oraya gitmeden önce “Ne anlayacaklar ki?” diye düşünen beni utandırmışlardı.

2

Anne Tut Elimi yayınlandıktan sonra okurlardan finaliyle ilgili çok soru geldi. Finalde Ceren’e ne oldu? Yaşıyor mu, öldü mü?

Okurun beklediği/umduğu kadar net cümlelerle anlatmamıştım herhalde, ancak kitabın sonu muğlak değildi benim için. Mutlu demek doğru olmaz ama “aydınlık” bir finaldi, o niyetle yazmıştım.

Yukarıda söz ettiğim söyleşinin ardından bazı öğrenciler gelip kitaplarını imzalattılar. Herkes gittikten sonra, diğerleri gibi 13-14 yaşlarında bir kız geldi, kitabını uzattı. Tuhaf bir ifade vardı yüzünde. Hüzünlü desem değil, karanlık desem değil. Yorgun belki. Yaşına rağmen.

Kitabı aldığımda sayfalarının arasından bir zarf düştü masaya. Kitabın arasında unuttu sandım, geri vermek istedim. “Sizde kalsın, içinde size yazdığım bir mektup var. Hemen okumayın ama, sonra okuyun” dedi. Gitti.

Okuldan çıktıktan sonra havaalanı yolunda ilk iş zarfı açtım. Bugün halen sakladığım mektupta şunlar yazıyordu:

13.01.05

Merhaba!
Ben kitabınızı çok ilginç buldum. Çok beğenmedim ama kötü de bulmadım.
Kitabın bölümleri geri gidiyordu. Ben hep merak ettim ve cevabı alamayacağıma göre hep merak edicem bu geriye sayımla Ceren’in bir sona mı? yoksa bir başlangıca mı? gittiğini.
Ben genellikle kitapları bir haftada onlarla yaşayarak okurum. Yaşamak derken; onların içine girip, olaylarda rol alıyormuş gibi değil, kitabı yemek yerken, televizyon seyrederken vb. okumaktan bahsediyorum.
Siz konferanstayken yazdım bunları, ben konferansa katılamadım (katılacak isimlerde yoktum) ve size biri hangi karaktersiniz diye sorduysa siz hepsiydiniz bence, biraz biraz hepsinden var sizde daha doğrusu onların hepsinde sizden az az var.
Ne anlatmak istediğinizi aşağı-yukarı anladım ama bu değişmeyecek, hayat böyle, çünkü ne biz kendimizi anlayacağız, ne başkası bizi anlayacak, ne tanrı ne de hayat…
Neyse artık öğretmende görmeden bu soruları bitiriyorum.

Mektubun girişinde “Hep merak edicem” dese de kitabın sonu pek çok okurun aksine onun için hiç de muğlak değildi. Niyet ettiğim aydınlığı görmüştü, “okuduğunu anlamıştı”.

Benimle aynı fikirde değildi sadece.

Reklamlar

Çocuklar korkunç, Allahım (Tuna Kiremitçi)

Sinema yazarı Uygar Şirin (1972), geçtiğimiz haftalarda ilk romanını yayımladı: ‘Anne, Tut Elimi’. Okumaya başladığımda hemen ‘sinemasal’ bir atmosfer bekliyordum. Yanılmışım. Çünkü, romanın ilk sayfalarından başlayan bir şiirsellik var. Hatta Dağlarca’nın o güzel ve ürpertici ‘Çocuklar Korkunç Allahım’ adlı şiiri geliyor aklınıza.

Çocuklar korkunç, Allahım./ Elleri, yüzleri, saçları./ Uyurlar bütün gece. / Yok sana ihtiyaçları.

Uygar Şirin, romanında bir çocuğun dünyasını, onun ağzından, gözünden ve kalbinden anlatıyor. Sanırım bana bu şiiri çağrıştıran, romanda da benzer bir masumluğun ve ürperticiliğin olması.

Romanın merkezinde, Ceren duruyor. Dış görünüş olarak normal olsa da, iç dünyasıyla öteki insanlardan ayrılan bir çocuk. Bir kere konuşmuyor. Annesini bir kazada kaybettikten sonra sessizliğe gömülmüş. Bir türlü toparlanamayan babasıyla, yalnızlığın bağrında nefes alıp veriyorlar. Zaten kitabın girişinde, Ceren’in sessizliğiyle ilgili ilginç bir monolog bekliyor bizi.

“Ben konuşsaydım, konuşmanın nasıl bir şey olduğunu anlatırdım. Ben konuşmayı hep bir şeylere benzetirim. Konuşmak, Pazar sabahı altı buçukta uyandıktan sonra, o günü Pazartesi sandığınız için kalkıp okula gitmeye benzer. Konuşmak, yolda giderken bir köpeğin sizi çok sevip peşinize takılmasına benzer (…) Ben konuşsaydım, kendimi anlatmaya çalışırdım. Beni anlamanızı isterdim. Ama bu imkânsız, değil mi? Ben konuşsaydım, susardım.”(s.13)

Yine de Ceren kendini anlatmayı deniyor. Onun bilinç akışı ve iç konuşmaları, anlatıcının sesiyle dönüşümlü olarak karşımıza çıkıyor. Romanın başlarındaki sis dağıldıkça, Ceren’i saran bambaşka bir gizemi fark ediyoruz. Alacakaranlık ‘yolculuklara’ çıkıyor Ceren… Böylece girdiği mekânların daha önceki halleriyle ve orada yaşamış olanlarla buluşabiliyor. Bir odaya baktığında, yıllarca önceki bir sahneyi görebiliyor.

“Yolculuk, Ceren’in taktığı isim. Aslında ne zaman başlayacağına, nereye gidileceğine Ceren karar vermiyor. Bütün bunlardan haberi bile olmuyor. Yine de onlara ‘yolculuk’ diyor. Öyle deyince daha az korkunç görünüyorlar.”(s.24)

Rahatsız edici sesler duyan, mezarlıkta uyurken huzur bulan, ölümü düşünen bir kız… Üstelik, kendisini seven herkesin öleceğine inanıyor. Karanlığı, Ulaş’ın ortaya çıkıp ona dokunmasıyla da dağılacak gibi değil.

Romanın en dokunaklı kısımlarından biri de, Ceren’in babasıyla ilişkisi. İkisini de saran bir belirsizliğin içinde, ‘tuhaf’ bir iletişimsizliği paylaşıyorlar.

“Babam annemin ölümü karşısında da ne yapacağını bilmiyor. Ne eski hayatını devam ettiriyor, ne de yeni bir hayat kuruyor. Annem öldü ve başka bir dünyaya gitti. Babam hâlâ iki dünya arasında.”(s.19)

Aslında bu ‘iki dünya arasında’ olma halini, bizzat kendisi de yaşıyor: Bu dünyaya pamuk ipliğiyle bağlı, öte tarafa da gidemeyen bir çocuğun sırlarına varıyoruz. Sanıyorum Uygar Şirin’in giriştiği asıl önemli iş de bu: Yani bir çocuğun, üstelik, ‘özel’ bir çocuğun iç dünyasını anlatmak…

Film şirketlerinin ‘cast’ seçmelerine uğrayan herkes şuna şahit olmuştur: Normalde bambaşka davranan çocuklar, çekim başlayınca birden değişip ‘çocuk taklidi’ yapmaya başlar. Çünkü çok akıllı oldukları için büyüklerin onlardan ne beklediğini anında anlamışlardır. Onların gözündeki ‘çocuk’ imgesine hizmet etmeleri gerektiğini iyi bilirler. Büyüklerin istediği gibi ‘sevimli’, ‘masum’ ya da ‘yaramaz’ olmaya çalışır ve işin kötüsü genellikle başarırlar da. Sonuçta her gün televizyonda karşılaştığımız sahte çocuklar çıkar ortaya. Yetişkinlerin yarattığı ve bütün gizemlerinden arındırılmış suni yaratıklar…

Oysa ‘çocuk’ dediğimiz çok daha karmaşık, tekinsiz ve ruhen ‘ele avuca sığmaz’ bir varlık. Bazı yazarlar çocuk kahramanlarını bu gerçeği göz önünde bulundurarak yaratıyor. Salinger’in Holden’i mesela… Sonra Queneau’nun Zazie’si… Ya da Kundera’nın Jaromil’i…

Uygar Şirin’in romanı da, çocuğu ‘gerçekten’ çocuk olduğu hallerde yakalamaya çalışıyor. Ceren’in iç dünyası karmaşık ve loş. Yazar bunu törpülemeye, ‘sevimli’ hale getirmeye çalışmamış. Tam aksine, dramın çatısını buraya kurmuş. Kitap ilerledikçe babasının Ceren’den ciddi ciddi korkmaya başladığını, kızcağızın da bunu hüzünle fark ettiğini anlıyoruz. Zaten kendi masumiyetine özlem duyan bir çocuk o:

“Hani sen küçüktün. İnsan bir çiçek dürbününden bakınca ne görürse sen de hayata bakınca onu görürdün.” (s.61)

‘Anne, Tut Elimi’, duru, sakin ve yer yer esprili bir dille yazılmış. Olaylardaki gizem, bu anlatımla birleştiğinde, kitabın lehine bir gerilime neden oluyor. Ceren hayat ve ölüm sınırındaki salıncağında, kitap boyunca eteklerini savurarak sallanıyor. Babasının temsil ettiği ‘yaşayanlar’ dünyasıyla annesinin simgelediği ‘ölüler’ arasında gidip geliyor. Tabii bizler de…

Uygar Şirin ilk gözağrısı sinematografiyi de yer yer kullanmış. Özellikle Ceren’in çıktığı ‘yolculuklarda’ karşılaştıklarını, incelikli kamera hareketleriyle bize gösteriyor. Ama edebiyatın emrinde, onu aşmayan, ona saygısızlık etmeyen bir sinematografi bu.

Saflıkla bilgeliğin, hüzünle korkunun, hayatla ölümün buluştuğu bir kitap ‘Anne, Tut Elimi’. İlk roman gibi olmayan, hem masum hem de ‘arıza’ bir roman.

Çocuklar korkunç, evet… Ama roman da güzel.

(Radikal, 5.3.2004)

Anne Tut Elimi (giriş)

 

“Yaşamımın anlamı, yaşamın bana yönelttiği sorudadır. Ya da tam tersi, ben kendim dünyaya yöneltilen bir soruyum ve yanıtımı ona söylemezsem onun verdiği yanıta bağlı kalmak zorunda kalırım.” (Carl Gustav Jung)

 

1.

Ben konuşsaydım, size konuşmanın nasıl bir şey olduğunu anlatırdım. Ben konuşmayı hep bir şeylere benzetirim.

Konuşmak, pazar sabahı altı buçukta uyandıktan sonra, o günü pazartesi sandığınız için kalkıp okula gitmeye hazırlanırken, tatil olduğunu fark edip tekrar uyumaya benzer.

Konuşmak, yolda giderken bir köpeğin sizi çok sevip peşinize takılmasına benzer.

Konuşmak, çayınız çok sıcak diye annenizin birazını döküp üstüne soğuk su eklemesine benzer.

Konuşmak, çok sevdiğiniz bir şeyi, tokanızı ya da terliğinizi ya da kalemkutunuzu bir türlü bulamadıktan sonra, onu kaybettiğinizi düşünmeye başladığınız sırada, koltuğun altında görmeye benzer.

Konuşmak, bir bebeğin eliyle parmağınızı tutmasına benzer.

Konuşmak, çilek reçeline benzer.

Ben konuşsaydım, bunları anlatırdım size. Böylece, konuşmanın neye benzediğini anlardınız belki.

Ben konuşsaydım, ağzımdan çıkan her şeye dikkat ederdim. Çünkü konuşmanın ne kadar değerli olduğunu bilirdim.

Ben konuşsaydım, kendimi anlatmaya çalışırdım. Beni anlamanızı isterdim. Ama bu imkansız, değil mi?

Ben konuşsaydım, susardım.

Anne Tut Elimi

“11 yaşında bir kız çocuğunun dünyasına girmeye hazır mısınız? Ama bu kızın dünyası öyle sıradan bir çocuğun dünyası değil. Çok daha derin, çok daha karmaşık, çok daha içinden çıkılmaz bir dünya.

Ceren’in annesi ölmüştür, babasıyla iletişimi güçlü değildir. Ayrıca, o insanların içini ve geçmişini görme yetisine sahip, kimilerine göre deli bir kızdır. Hayat sorularla, zorluklarla, yüzüne kapadığı tüm kapılarla durmaktadır karşısında.

“Anne, Tut Elimi!”, Türk edebiyatına yeni bir yazarı müjdeliyor: Uygar Şirin’i. Akıcı bir anlatım, sade bir dil ve içten bir yaklaşım… Şirin, bu farklı kız çocuğunun dünyasını anlatırken aslında içinde yaşadığımız dünyanın nerdeyse tüm çıkmazlarıyla da yüzleştiriyor bizi. Sevgisizliğin, iletişimsizliğin, duyarsızlığın egemen olduğu dünyada hepimizin aradığı bir ışık belki de “Anne, Tut Elimi !”. Hüzünlü ama umutlu bir sevgi hikâyesi…”

(Doğan Kitap internet sitesinden. http://www.dogankitap.com.tr/kitap/Anne+Tut+Elimi-524)

“Anne Tut Elimi”nin baskısı tükendiğinden satın almak isteyenler nadirkitap.com‘da ikinci el olarak bulabilir.