“Keloğlan Kara Prens’e Karşı” ve popüler sinema yapma sanatı

Tayfun Güneyer’in ne iş yaptığını biliyorsunuzdur. Kendisi senarist ve yönetmen. Önce “Şans Kapıyı Kırıyor”u, sonra “Keloğlan Kara Prens’e Karşı”yı yazdı ve yönetti. (Televizyon için yazdıkları da ayrı.)

Halbuki Güneyer’le yapılan söyleşileri mesleğini bilmeden takip etseniz, bir yapımcı olduğuna kalıbınızı basabilirsiniz. Mütemadiyen sinemanın ticari taraflarıyla ilgileniyor. Seyircinin hangi filme neden gidip neden gitmediğiyle ilgili çeşitli teorileri var. “Çeşitli” demek doğru değil aslında, iki teorisi var: 1. Türk seyircisi bayramda sinemaya gidiyor. 2. Türk seyircisi “basit” bir mizah anlayışına sahip.

Söyleşilerinde ister “İyi şeyler yapmadığını bilse de niyetinin iyi olduğunu kanıtlamaya kararlı terbiyeli çocuk” tavrını, isterse “Ben olayı çözdüm abi” bilgiçliğini takınsın, bahsettiği konular bunlar. Sinemanın sanat ve zanaat yönleri belli ki pek ilgisini çekmiyor. Hal böyle olunca, vasatın altında gezinen ilk filminden bir yıl sonra çok kötü bir filmle karşımıza çıkması şaşırtıcı değil.

“Şans Kapıyı Kırınca” çok fazla seyirci toplamamıştı. Güneyer sorunu bayramda gösterime girmeme, çok meşhur olmayan isimleri oynatma ve yüksek düzeyde bir mizah diye tespit etti. İkinci filminde televizyon ünlülerini oynattı, bayramı yakaladı, mizahın düzeyini (daha da) düşürdü ve seyirci sayısını artırdı. Demek ki yapımcılık anlamında fena iş çıkarmamış. (Mı acaba?)

Yönetmenlik ve senaryo performansına bakarsak, insana söylenecek söz bırakmayacak kadar başarısız bir işle karşı karşıyayız. Sinemanın temel gereklerinden öylesine uzak bir film ki bu, arızaların ayrıntılarına girmektense birkaç ana soruna dikkat çekmek gerekiyor. İlki şu basit gerçek: İyi bir popüler film yapmak çok zor bir iştir.

Bizde geniş kitlelere yönelik filmler yapan sinemacılar sık sık “popüler”le “kolay”ı eş anlamlı sanma hatasına düşüyor. (İlginçtir, popüler sinemayı küçümseyenlerle bu konuda anlaşıyorlar.) Oysa iyi bir popüler film yapmak, o sinemanın nispeten sınırlı kalıplarını kat kat aşan bir birikim ve donanıma sahip olmayı gerektirir.

“Keloğlan Kara Prens’e Karşı” açıkça gösteriyor ki Güneyer bu donanıma sahip değil. Her şeyi bir yana bırakıp şu meseleye odaklanalım: Keloğlan’la ilgili bir film çekecekseniz elinizde eski, bildik bir öykü var demektir. Peki neden bu öyküyü kullanıyorsunuz? Onu bugünün koşullarında, örneğin daha görkemli bir şekilde ve kendi bakış açınızla yeniden anlatmak mı istiyorsunuz? (Polanski’nin “Oliver Twist”i misali.) Bu öyküye modern ve taze bir bakışla mı yaklaşmak istiyorsunuz? (Terry Gilliam’ın “Çılgın Kardeşler”i ya da Wes Craven’ın “Çığlık”ı misali.) Yoksa bu öyküyü tiye almak mı istiyorsunuz? (Mel Brooks filmleri ya da Ertem Eğilmez’in “Arabesk”i misali.)

Güneyer hiçbirini yapmıyor. Peki ne yapıyor? Doğrusu, belirli bir şey yaptığı yok. İçinde Keloğlan’ın olduğu “komik” bir film yapıyor. İyi bir popüler film yapmak için yukarıdaki sorulara (ve daha birçok soruya) yanıt vermesi gerektiğini düşünmüyor. Seyirci sayısını düşünüyor.

Doğruya doğru, kendi içinde tutarlı bir çizgi izlemekte. Ama bu tutarlılığı her konuda sürdüremiyor.

Örneğin bir söyleşide (Hürriyet, 27 Eylül 2005) filminden bahsederken içinde tek satır küfür olmadığını söylemiş ve “Küfür etmeden güldüreceğim” demiş. Demek Keloğlan’ın kavalını cinsel organının sembolü olarak kullanıp “Bu işi başarırsan kavalını üfleyeceğim Keloğlan” denmesini küfürden saymıyor. İlla bir karakterin çıkıp “Eşşoğlueşşek” filan demesi lazım.

Keşke “Çok küfür ediyorsun” diyenlere “Ben küfür etmem. Benim ne zaman birine ‘aptal’ ya da ‘gerizekalı’ dediğimi duydunuz?” diye cevap verdiği rivayet edilen rahmetli Ertem Eğilmez kalkıp gelse de Güneyer’e küfürün ne olduğunu anlatsa. Arada senaryo dersi de verir.

Ya da Ertem Usta’ya zahmet vermeyelim, “Espriler belden aşağı ve belden yukarı diye ikiye ayrılmaz, iyi ve kötü espri diye ikiye ayrılır” diyen Cem Yılmaz’a kulak verelim. O zaman neden içinde argo barındıran iyi bir espriyi, Nasrettin Hoca’nın “Ağız tadıyla bir fıkra yarattırmadınız” diye Keloğlan’ı kovalamasından oluşan küfürsüz ama bayağı bir espriye tercih ettiğimiz anlaşılabilir.

Yine aynı söyleşide “Keloğlan’ın ejderha ile bir dövüş sahnesi var, bunun için çok ciddi para harcıyoruz. O sahne Jurassic Park’tan bile daha iyi olacak. Çünkü 2006 teknolojisiyle çalışıyoruz” derken, Güneyer’in sinemaya ısrarla bir yapımcının (üstelik iyi değil, cahil bir yapımcının) penceresinden baktığını görüyoruz. Aksi takdirde “Jurassic Park”ı “Jurassic Park” yapanın asıl olarak harcanan paranın miktarı değil, Spielberg’in benzersiz sinema duygusu ve bakışı olduğunu, çok para harcanıp çok iyi efektler kullanılan bir sürü filmin kaale alınmadan tarihin derinliklerine gittiğini bilirdi. Bu arada, iyi popüler filmler üreten sinemacıların asıl olarak para kazanmak için değil öyle filmler yapmayı ve izlemeyi sevdikleri için bu yolu tercih ettiklerini de bilirdi.

Güneyer iyi bir yönetmen/senarist olmak istiyorsa enerjisini filmlerini yerenlere cevap yetiştirmeye ve suçu (hayali) dış etkenlerde aramaya harcamak yerine sinema sanatının abecesine kafa yormalı. Yoksa filmini bugün bir milyon kişi seyreder ama yarın kimse hatırlamaz.

(Sinema, Şubat 2006)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s