Lost In Translation: İki kayıp ruh

Etrafa bakarsın, anlayamazsın. Yanındakilere bile dokunamazsın. Her şey bulanık görünür.

İçine, yapman gereken bir şey varmış ve yapmıyormuşsun gibi bir his çöreklenir. Ama ne yapman gerektiğini bilmezsin. Öğrenmek de istemezsin çünkü sonra onu yapma sorumluluğu yüklenecektir sırtına.

Olur da barınağından çıkar, insan içine karışır ve iki çift laf etmeye niyetlenirsen kimseyle anlaşamadığını fark edersin. Doğru kelimeleri bulamıyormuşsun gibi değil de aynı dili konuşmuyormuşsunuz gibi.

“Lost In Translation” bu ruh halinin filmi.

“Bir reklam çekimi için Japonya’da bulunan ünlü Hollywood yıldızı Bob Harris ve fotoğrafçı kocasının işleri ve kendi işsizliği nedeniyle Tokyo’ya sürüklenen Charlotte birlikte birkaç gün geçirirler” diye özetlenebilecek bir hikayesi var. Ancak dramatik yapının hiçbir gereği yerine getirilmediği için, hiçbir iniş çıkış, çatışma, tepe noktası içermiyor.

Zira “Lost In Translation” olan bitenle değil, görüntülerin oluşturdukları hisle ve bıraktıkları izlenimle ilgilenen bir film. Meşhur “parmağıma değil işaret ettiği yere bakın” sözünü hatırlarsak, bu filmde “hikaye edilene” bakmak parmağa bakmak sayılır.

Filmin kahramanları Bob ve Charlotte’un ortak yanı, yazının başında tarif etmeye çalıştığımız rahatsızlıktan mustarip olmaları. İkisi de hayatlarına yabancı, ikisi de başkalarıyla iletişim kuramıyor.

Gerçi 50’li yaşlarına gelmiş bulunan Bob “orta yaş krizi” denilebilecek cinsten bir bunalımdayken, 22 yaşındaki Charlotte hayattaki yerini anlamaya, hayatını anlamlandırmaya çalışmanın sıkıntısı içinde. Bob “ben bu hayatta ne yaptım ki?” diye soruyor, Charlotte “ben bu hayatta ne yapacağım?” diye. Bob geride duruyor, yenilgiyi kabullenmiş ya da yenilgiyi umursamıyor gibi görünüyor; Charlotte dolaşıyor, bakıyor, arıyor, “Ruhun Arayışı” adlı bir kitabı kasetten dinliyor, Budist tapınakları ziyaret ediyor, horlayan kocasına “uyanık mısın?” diye soracak kadar umutsuz durumda olsa da kesik ipe bir yerlerden düğüm atmaya çalışıyor. Ama bu fark, Bob ve Charlotte’un kesif yalnızlıkları içinde birbirlerine el uzatmalarını engellemiyor.

Sözünü ettiğimiz ruh halinden yola çıkarsak “Lost In Translation”ın, insanın kendisiyle, sevdikleriyle, çevresiyle ve nihayet hayatla arasındaki bağın kopması, tüm bunlara uzak/yabancı kalması üzerine bir film olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan, öyküyü ve karakterleri Japonya’ya taşımak, filmin meselesinin altını çizmeye yarıyor.

Japonca bilmeyen Bob, doğru dürüst İngilizce konuşamayan ve çeviri yapamayan Japonları anlayamıyor. Sanki karısını çok mu anlıyor? Karısıyla kurduğu diyalog, Japonlarla kurduğu diyalogdan daha derin ya da daha sağlıklı değil. Gece yarısı Japon televizyonunda gördüğü tuhaf programlara şaşkınlıkla bakıyor. Sanki Amerika’daki (ya da Türkiye’deki) programlar tuhaflıkta onlardan aşağı mı kalıyor? Keza Charlotte’un en içler acısı konuşmaları, Japonlarla değil kocasıyla ve en yakın arkadaşıyla yaptıkları.

Kısacası “Lost In Translation”da Japonya sadece bir araç. Film birbirlerinin dilini konuşamayan insanların anlaşamamalarını değil, ruhları birbirinden uzağa düşmüş insanlar için dilin ne kadar yetersiz bir araç olduğunu anlatıyor. Üstelik Bob ve Charlotte’un kurduğu yakınlık sayesinde, ruhları aynı dilden konuşan insanlar için çok fazla cümle kurmanın gereksiz olduğunu da söylüyor.

Yönetmen/senarist Sofia Coppola karakterlerine, birbirlerinin bir “çıkış yolu” değil bir “durak” olduğunu anlamalarına yetecek kadar akıl verdiği için senaryo aşk filmlerinin bildik yollarına sapmıyor. Hatta bu açıdan seyirciyle oynadığı bile söylenebilir. Örneğin Bob ve Charlotte’un barda sohbet ettikleri sahnenin ardından, Bob asansöre bindiğinde seyircide “Hah, şimdi tam kapı kapanırken kız gelecek” duygusunu uyandırdıktan sonra kapıyı kapatıyor. Üstelik kapıyı boydan boya kaplayan bir aynayı kullanarak Bob’u kendiyle, kendi yansımasıyla başbaşa bırakıyor.

Bill Murray ve Scarlett Johansson’un oyunculukları için, lafı fazla uzatmayarak ve küçük bir torpil yaparak, Amerikan sinemasının 2003’teki en iyi iki performansı denilebilir. Yatakta konuştukları sahnede Murray’i, barda tanıştıkları sahnede Johansson’u izlemek her şeyi açıklamaya yetiyor.

Bir metnin yabancı bir dile tercüme edilirken uğradığı kaybı anlatan “lost in translation” terimi, filmin temasını ve kurduğu tüm cümleleri derleyip topluyor. Ama hazır mekanı Japonya olan bir filmden bahsediyorken, evrenin tek bir enerjiden oluştuğunu, her insanın içinde aynı özü taşıdığını, bizim “kişilik” adını verip pek bir üstüne titrediğimiz şeyin insanı kendi özünden uzaklaştırdığını söyleyen Uzakdoğu öğretilerini hatırlayalım: Aslında “hayat” insanın içinde akıp gitmektedir, ama insan onu kendi yaşamına tercüme ederken çok şey kaybolur.

(Sinema, Temmuz 2004)

Reklamlar

One response to “Lost In Translation: İki kayıp ruh

  1. Cok begendim…yani su kadar soyleyeyim, yazini filmden daha cok sevdim:) Hatirliyorum da 5-10 dk uyumustum bu filmde. Bir iki noktada tempo sorunu oldugunu dusunmustum ama genel olarak iyiydi. Sofia ablayi seviyorum sanirim ben.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s