El Rey de la Montana/Dağların Hakimi: Bir erkeğin kabusu

Şimdi, baştan başlarsak… Arabanla yolda gidiyorsun. Burada yolun hayatı temsil ettiğini söyleyebiliriz. (“Hayat yolculuğu” diye bir laf vardır, biliyorsun.) Sen hayatının direksiyonunu tutuyorsun ve zaman içinde ilerliyorsun. Yeni bir yere gidiyorsun. Değişiyorsun.

Tabii burada “Nasıl bir yol?” sorusu önemli. Gittiğin yol kalabalık değil, şehir içinde değil, daha önce geçtiğin bir yol da değil. İnsanlardan uzak bir yol ve nereye çıktığını bilmediğin bir yol. Hayatının tam olarak kontrol edemediğin bir döneminde olduğun sonucunu çıkarıyoruz. Çünkü tanıdık bir yer değil burası. İstikamet de belirsiz. Hatta bir ara kayboluyorsun. Ve dikkat edersen, yalnızsın. Ne yanında biri var, ne de yolda.

Bütün bunlar çok kritik bir dönemden, belki kendinle hesaplaştığın, bazı şeyleri değiştirmek istediğin ve üzerinde ağır bir yük hissettiğin bir dönemden geçtiğinin de göstergesi, çünkü hayatın kritik dönemeçlerinde insan, birincisi bilmediği bir yerlerde olduğunu, ikincisi yalnız olduğunu hisseder.

Derken, bir benzin istasyonuna giriyorsun ve telefonda eski sevgilinle konuşuyorsun. Belli ki kız arkadaşından ayrılman şu an senin için en önemli mesele. Bunu kabusuna taşımışsın. Belki bütün yolculuğun kökeninde bu ayrılık var.

Ardından, istasyonun tuvaletinde, yeni tanıştığın bir kadınla sevişiyorsun. Fakat seviştikten hemen sonra kadın senin cüzdanını ve çakmağını çalıp kaçıyor.

Bunu şöyle yorumlayabiliriz: Önce erkekliğini sınıyor ve onay alıyorsun. Hiç tanımadığın bir kadın, gördüğü anda sevişmek isteyecek kadar arzuluyor seni. Ama sonra işler tersine dönüyor. Meğer seni kandırmış, asıl derdi paraymış. İki darbe birden yiyorsun: Hem asıl arzu edilenin senin erkekliğin olmadığı anlaşılıyor (“Elimde kaldı” denir ya), hem de erkekliğin önemli güç sembollerinden olan para elinden gidiyor. Erkekliğine, yani cinselliğine ve içindeki güce/cesarete dair bir karmaşa ve yetersizlik hissettiğin ortaya çıkıyor.

Bir şey ekleyeyim. Sevgilin seni terk edeli beri, kadınlara dair bazı olumsuz düşüncelerin var. İşte rüyandaki kadın bu düşünceleri yansıtıyor. Nedir onlar? Kadınlar anlaşılmaz. Kadınlara güvenilmez. Bir anda karşına çıkıp aynı hızda giderler. Falan filan… Söz ettiğim özgüven eksikliğini görüyorsun sanırım.

Evet… Sonra tekrar yola çıkıyorsun ve birden silahlı saldırıya uğruyorsun. Yaralanıyorsun. Zaten yaralıydın da şimdi ruhundaki yara bedenine de sirayet ediyor, somutlaşıyor. Çevren artık yabancı olmaktan öte bir düşman gibi. Az sonra polisler geliyor ama seni dinlemiyor ve anlamıyorlar. Tam sana inanma ihtimalleri doğduğu anda aynı meçhul kurşunlara hedef oluyorlar.

Dünyayı nasıl gördüğünün farkında mısın? Bir kurban gibi. Olaylar senin kontrolün dışında ve sana karşı gelişiyor. Suç hep başkalarında. Hayatındaki hiçbir “fiil”in kaynağı sen değilsin, kendi hayatının öznesi değilsin.

Az sonra istasyondaki kadın tekrar karşına çıkıyor. Burada ilginç olan, senin ve onun üstlendiğiniz roller. Sen kelepçeliyken kız serbest. Sen gergin ve asabisin, kız soğukkanlı ve sakin. Sen çekingensin, ürkeksin, edilgensin; kız atak, cesur ve etken. (İzbe binaya geldiğinizde sen “Kimse yok mu?” diye seslenmekle uğraşırken kızın küt diye camı kırıp içeri girmesini hatırla.) Özetle, seninkiler “kadınlığın olumsuz yanı” olarak kabul edilen özellikler, kızınkiler ise “erkekliğin olumlu yanı” olarak kabul edilenler.

Burada, rüyalarımızdaki kişilerin bizden bağımsız birilerini değil, bizim bir parçamızı temsil ettikleri düşüncesine geliyoruz. Bu kadın da aslında “başka bir kadın” değil, “senin içindeki erkek”. Seni takip ediyor, peşinden geliyor. Onu kabullenmeni, sevmeni, kullanmanı, onunla “bir olmanı” talep ediyor. İçindeki dişi ile erkeği dengelemeni talep ediyor.

Peki sen n’apıyorsun? Katiller ortaya çıktığı anda onu, yani içindeki erkeği yaralı bir halde kuyuda bırakıyor, ölüme terk ediyorsun. Çünkü korkaksın.

Evet, rüyanın sonuna geldiğimizde, baştan beri peşinde olan katiller ortaya çıkıyor. Onlar senin içindeki katiller. Sana yol gösteren kadını ve seni kurtarabilecek polisleri öldürenler. Seni bacağından vurup ilerlemeni engelleyenler. Onlar senin bilgisiz ve korkak yanın. Yani bütün bu cinayetlerin faili, kendi cehaletin ve korkaklığın.

Katillerin cehaletleri yaşlarından belli, çocuklar. Korkuları ise gaddarlık örtüsünün altında. Yanlarında dolaşan siyah köpek sahip oldukları gücü ve karanlığı cisimleştiriyor. Senin içindeki gücü, senin içindeki karanlığı.

Tabii, her ışığın bir gölgesi olduğu gibi her karanlığın da ışık alan bir yüzü var. Katiller o anlamda senin eline silah alabilme potansiyelini sergiliyorlar. Korkaklığının zıt kutbunda bu var işte. Yalnız buradaki “silah”ı bir cinayet aracı olarak değil, içindeki gücü talep etme ve kullanma cesareti olarak görmelisin.

Nitekim rüyanda bu gücü kullanmaya başladığında, sana doğrultulan silahı namlusundan tutup yere indirdiğinde roller değişiyor, hayatın akışı değişiyor. Kontrolü ele geçiriyorsun. Hayatın kölesi olmaktan çıkıp kendinin efendisi oluyorsun.

O vahşi, karanlık köpek bile artık uysallaşıyor, yanına geliyor, sana boyun eğiyor. Rengi aynı ama artık o kadar karanlık görünmüyor.

(Sinema, Eylül 2008)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s