Çocuklar korkunç, Allahım (Tuna Kiremitçi)

Sinema yazarı Uygar Şirin (1972), geçtiğimiz haftalarda ilk romanını yayımladı: ‘Anne, Tut Elimi’. Okumaya başladığımda hemen ‘sinemasal’ bir atmosfer bekliyordum. Yanılmışım. Çünkü, romanın ilk sayfalarından başlayan bir şiirsellik var. Hatta Dağlarca’nın o güzel ve ürpertici ‘Çocuklar Korkunç Allahım’ adlı şiiri geliyor aklınıza.

Çocuklar korkunç, Allahım./ Elleri, yüzleri, saçları./ Uyurlar bütün gece. / Yok sana ihtiyaçları.

Uygar Şirin, romanında bir çocuğun dünyasını, onun ağzından, gözünden ve kalbinden anlatıyor. Sanırım bana bu şiiri çağrıştıran, romanda da benzer bir masumluğun ve ürperticiliğin olması.

Romanın merkezinde, Ceren duruyor. Dış görünüş olarak normal olsa da, iç dünyasıyla öteki insanlardan ayrılan bir çocuk. Bir kere konuşmuyor. Annesini bir kazada kaybettikten sonra sessizliğe gömülmüş. Bir türlü toparlanamayan babasıyla, yalnızlığın bağrında nefes alıp veriyorlar. Zaten kitabın girişinde, Ceren’in sessizliğiyle ilgili ilginç bir monolog bekliyor bizi.

“Ben konuşsaydım, konuşmanın nasıl bir şey olduğunu anlatırdım. Ben konuşmayı hep bir şeylere benzetirim. Konuşmak, Pazar sabahı altı buçukta uyandıktan sonra, o günü Pazartesi sandığınız için kalkıp okula gitmeye benzer. Konuşmak, yolda giderken bir köpeğin sizi çok sevip peşinize takılmasına benzer (…) Ben konuşsaydım, kendimi anlatmaya çalışırdım. Beni anlamanızı isterdim. Ama bu imkânsız, değil mi? Ben konuşsaydım, susardım.”(s.13)

Yine de Ceren kendini anlatmayı deniyor. Onun bilinç akışı ve iç konuşmaları, anlatıcının sesiyle dönüşümlü olarak karşımıza çıkıyor. Romanın başlarındaki sis dağıldıkça, Ceren’i saran bambaşka bir gizemi fark ediyoruz. Alacakaranlık ‘yolculuklara’ çıkıyor Ceren… Böylece girdiği mekânların daha önceki halleriyle ve orada yaşamış olanlarla buluşabiliyor. Bir odaya baktığında, yıllarca önceki bir sahneyi görebiliyor.

“Yolculuk, Ceren’in taktığı isim. Aslında ne zaman başlayacağına, nereye gidileceğine Ceren karar vermiyor. Bütün bunlardan haberi bile olmuyor. Yine de onlara ‘yolculuk’ diyor. Öyle deyince daha az korkunç görünüyorlar.”(s.24)

Rahatsız edici sesler duyan, mezarlıkta uyurken huzur bulan, ölümü düşünen bir kız… Üstelik, kendisini seven herkesin öleceğine inanıyor. Karanlığı, Ulaş’ın ortaya çıkıp ona dokunmasıyla da dağılacak gibi değil.

Romanın en dokunaklı kısımlarından biri de, Ceren’in babasıyla ilişkisi. İkisini de saran bir belirsizliğin içinde, ‘tuhaf’ bir iletişimsizliği paylaşıyorlar.

“Babam annemin ölümü karşısında da ne yapacağını bilmiyor. Ne eski hayatını devam ettiriyor, ne de yeni bir hayat kuruyor. Annem öldü ve başka bir dünyaya gitti. Babam hâlâ iki dünya arasında.”(s.19)

Aslında bu ‘iki dünya arasında’ olma halini, bizzat kendisi de yaşıyor: Bu dünyaya pamuk ipliğiyle bağlı, öte tarafa da gidemeyen bir çocuğun sırlarına varıyoruz. Sanıyorum Uygar Şirin’in giriştiği asıl önemli iş de bu: Yani bir çocuğun, üstelik, ‘özel’ bir çocuğun iç dünyasını anlatmak…

Film şirketlerinin ‘cast’ seçmelerine uğrayan herkes şuna şahit olmuştur: Normalde bambaşka davranan çocuklar, çekim başlayınca birden değişip ‘çocuk taklidi’ yapmaya başlar. Çünkü çok akıllı oldukları için büyüklerin onlardan ne beklediğini anında anlamışlardır. Onların gözündeki ‘çocuk’ imgesine hizmet etmeleri gerektiğini iyi bilirler. Büyüklerin istediği gibi ‘sevimli’, ‘masum’ ya da ‘yaramaz’ olmaya çalışır ve işin kötüsü genellikle başarırlar da. Sonuçta her gün televizyonda karşılaştığımız sahte çocuklar çıkar ortaya. Yetişkinlerin yarattığı ve bütün gizemlerinden arındırılmış suni yaratıklar…

Oysa ‘çocuk’ dediğimiz çok daha karmaşık, tekinsiz ve ruhen ‘ele avuca sığmaz’ bir varlık. Bazı yazarlar çocuk kahramanlarını bu gerçeği göz önünde bulundurarak yaratıyor. Salinger’in Holden’i mesela… Sonra Queneau’nun Zazie’si… Ya da Kundera’nın Jaromil’i…

Uygar Şirin’in romanı da, çocuğu ‘gerçekten’ çocuk olduğu hallerde yakalamaya çalışıyor. Ceren’in iç dünyası karmaşık ve loş. Yazar bunu törpülemeye, ‘sevimli’ hale getirmeye çalışmamış. Tam aksine, dramın çatısını buraya kurmuş. Kitap ilerledikçe babasının Ceren’den ciddi ciddi korkmaya başladığını, kızcağızın da bunu hüzünle fark ettiğini anlıyoruz. Zaten kendi masumiyetine özlem duyan bir çocuk o:

“Hani sen küçüktün. İnsan bir çiçek dürbününden bakınca ne görürse sen de hayata bakınca onu görürdün.” (s.61)

‘Anne, Tut Elimi’, duru, sakin ve yer yer esprili bir dille yazılmış. Olaylardaki gizem, bu anlatımla birleştiğinde, kitabın lehine bir gerilime neden oluyor. Ceren hayat ve ölüm sınırındaki salıncağında, kitap boyunca eteklerini savurarak sallanıyor. Babasının temsil ettiği ‘yaşayanlar’ dünyasıyla annesinin simgelediği ‘ölüler’ arasında gidip geliyor. Tabii bizler de…

Uygar Şirin ilk gözağrısı sinematografiyi de yer yer kullanmış. Özellikle Ceren’in çıktığı ‘yolculuklarda’ karşılaştıklarını, incelikli kamera hareketleriyle bize gösteriyor. Ama edebiyatın emrinde, onu aşmayan, ona saygısızlık etmeyen bir sinematografi bu.

Saflıkla bilgeliğin, hüzünle korkunun, hayatla ölümün buluştuğu bir kitap ‘Anne, Tut Elimi’. İlk roman gibi olmayan, hem masum hem de ‘arıza’ bir roman.

Çocuklar korkunç, evet… Ama roman da güzel.

(Radikal, 5.3.2004)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s