Bond, sen neden burada değilsin?

İngiliz Gizli Servisi’nin değerli ajanlarından 007 James Bond’un serüvenleri inatla devam ediyor. Bond filmleri sinemada zamana karşı bu kadar direnen belki de yegane kurum. Afişleri, aksesuarları ve fotoğraflarıyla sinema müzesinde özel bir yer edinmesi gerekirken halâ afişleri süslemekte direnen bir modern zaman mitolojisi.

Bond filmlerinde ayrıntılar hariç neredeyse hiçbir şey değişmiyor. İster Sean Connery kılığına girsin, ister Pierce Brosnan, Bond bir spot ışığı kendisini takip ederken, meşhur Bond müziği eşliğinde kadraja giriyor, ekranın ortasında duruyor, seyirciye ateş ediyor ve film başlıyor.

Önce, asıl konuyla alakası olması gerekmeyen, ısınma mahiyetinde, aperatif aksiyon sahnesi. Ardından, filmle aynı adı taşıyan ve dönemin gözde pop starlarından biri tarafından seslendirilen şarkı eşliğinde jenerik.

Global kötülükler peşinde bir kötü adam; önceleri “cool” ve güçlü ama er geç Bond’un kollarında zayıflayan kadınlar; aynı filmde icat edilip tüketilen akıllı otomobiller, patlayan kalemler, uzaktan araba kumanda eden cep telefonları.

Diyaloglarda o aynı pazar eğlencelerine mahsus cinsel göndermeler. Yönetmenler aynı; iyi ama asla birinci sınıf değil. Senaryoda aynı şema; kurnaz olayım derken iyiden iyiye naifleşen öyküler.

Ve dünyanın dört bir yanında ülkeden ülkeye koşturan, uçan, atlayan, zıplayan, buna rağmen “elimi sıcak sudan soğuk suya sokmuyorum” ifadesini hiç kaybetmeyen, pervasız, İngiliz beyefendisi bir kahraman. Tıka basa dolu bir kitsch galerisi.

Herkes Bond tapınağında küçücük bir taş bile yerinden oynarsa, efsanenin sinemadaki babası müteveffa Broccoli’nin kemikleri sızlayacakmış gibi davranıyor. Bond filmleri artık “McGyver” ya da “Kara Şimşek”in herhangi bir bölümünden daha yaratıcı değil. Tamam, izlemesi yine de keyifli, “Dünyayı Kurtaran Adam”ı izlemek gibi.

Tabii durum her zaman böyle değildi. Bond filmleri aslında 80’ler ve 90’lar aksiyonunun öncüleriydi. “The Rock/Kaya”, “Speed/Hız Tuzağı”, “Terminator” ve “Die Hard/Zor Ölüm”den önce Bond’lar vardı. 40’lar ve 50’lerin polisiyeleri ve casus öyküleriyle son 15 yılın aksiyonları arasında köprü kurdular.

Bugün ise arkalarından gelen dalgada boğuluyorlar. Serinin katı kuralları nedeniyle muadilleriyle sadece aksiyon sahneleri düzeyinde rekabet edebiliyorlar ve orada da artık bir İngiliz beyefendisinin ayak uyduramayacağı bir tempo hüküm sürüyor.

Patlamayan yer kalmadı, tüm öldürme metodları denendi, aksiyon sahneleri koreografiye tabi tutulur oldu. İnsan kaynakları ve hammaddelerin tamamı seferber edildi, başka türlerin starları bile bu takıma transfer edildi. Mesela Brian De Palma bile yönetti, Tom Cruise bile oynadı. “Mission Impossible/Görevimiz Tehlike” gibi belleklerdeki tazeliğini koruyan yüzlerce bölümlük bir televizyon dizisi bile beyazperdede bir seriye dönüştü. Ama televizyonda hareket eden bir trenden atlıyorlardı, sinemada bir tünelin içindeki treni takip eden helikopterdeki patlamanın etkisiyle helikopterden fırlayıp öndeki trene yapıştılar. Kimse de yadırgamadı. Hatta bizi bu bile kesmedi.

Fakat James Bond’un dünyadan haberi yok. Bu tempoya ayak uydurayım derken en akıldışı, en saçma aksiyon sahnelerine imza atıyor. Bırakın hayatın gerçeğini, aksiyonun gerçeğinin bile fersah fersah uzağında. Kahramanlara özgü o amatör ruhu da yitirdi. O şimdi filmlerinde araba ve cep telefonu reklamı yapıyor.

Üstünde takım elbisesi, cebinde teknoloji harikası aletleri, yanında kadını, dünya kazan o kepçe dolaşıyor. Elinden gelmeyen şey yok.

Oysa karşıdaki sinemada kahramanlar sokağa indi. James Bond’un üstünden “Lethal Weapon/Cehennem Silahı”nın Martin Riggs’i, “Zor Ölüm”ün John McClane’i, “Hız Tuzağı”nın Jack Traven’ı geçti. (Bütün bir Bond tarihi talan edip başka bir zaman ve coğrafyaya taşıyan “XXX”i hiç saymıyorum.)

Bugün sakar kenar mahalle kızlarından garsonlara kadar her karakter iki saatliğine kahraman olabiliyor. Onlar, yeni kahramanlarımız, bizi aşan devlet meselelerine kırk yılda bir, o da istemeden bulaşıyorlar. Yoksa otobüste, metroda veya gökdelende rehin tutulan ve kurtarılmayı bekleyen masum insanlar var.

Yeni kahramanların teknolojileri, araç icadından sorumlu yaşlı amcaları, sekreterleri, takım elbiseleri yok. Zeki ve cesurlar, o kadar.

Bond yere bile düşmüyor, özelliği bu. Yeni kahramanlarımız ise ölmeseler de düşüyorlar. Atletleri yırtılıyor, gömleklerine makine yağı bulaşıyor. Eski karılarına nafaka ödemek, çocuklarının ergenlik sorunlarıyla uğraşmak zorundalar. Cinsel hayatları icabında hayli kurak.

Duvar yıkıldı, devir değişti. Eskiden yalnızca ajanlar kaharman olurdu, şimdi çoluk çocuk kahraman oluyor. Eskiden kahramanlar önce soyadları, sonra isimleriyle anılırlardı, “Bond. James Bond” gibi. Şimdi onlara sadece ön adlarıyla hitap edebiliyoruz. Hiç tanışmadığımız ama ne hikmetse ön adıyla çağırdığımız bir futbolcu gibi.

O derece yakınız. O kadar samimiyiz.

(Sinema, Ocak 2003)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s