Shane Black: “Ben bir sokak çalgıcısıyım”

İlk senaryosu “Lethal Weapon/Cehennem Silahı” filme çekildiğinde Shane Black 20’li yaşların ortalarındaydı. Bu senaryo daha sonra dört filmden oluşan bir seriye dönüştü ve Black’i genç yaşta üne kavuşturdu. “Long Kiss Goodnight/İyi Geceler Öpücüğü” senaryosu 4 milyon dolara satın alınınca bir kez daha gündeme geldi.

Black altı yıllık aradan sonra, bu kez senarist unvanının yanına yönetmenliği de ekleyerek geri döndü. Yazıp yönettiği ilk film olan “Kiss Kiss Bang Bang” Altın Portakal Film Festivali’nde ve filmekimi’nde gösterildi. Black’le Antalya’da son filmi, senaristliği bakışı ve Hollywood hakkında konuştuk.

Kariyerinizde “A.W.O.L.” ile “Kiss Kiss Bang Bang” arasında 6 yıllık bir boşluk var. Bu boşluk kendiliğinden mi ortaya çıktı yoksa özellikle istediğiniz bir durum muydu?

Hollywood’a sinir olmaya başladığım bir dönemdi. “İyi Geceler Öpücüğü”yle kazandığım paradan sonra birden herkes fikirlerimi, senaryolarımı bir yana bıraktı ve sadece paradan söz etmeye başladı. “Olsun, yine de senaryo yazabilirim” diye düşündüm. Ama aynı dönemde çok değer verdiğim dostluklarım da sona erdi. Örneğin 16 yıllık arkadaşım çekti gitti. Sanırım “O senaryoları ben yazmalıydım, o paraları ben kazanmalıydım” diye düşünüyordu. Bir gün bana bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle diyordu: “Seni hâlâ sevmiyorum. Seninle konuşmaya niyetim yok. Ama birlikte geçirdiğimiz güzel günlerin ve dostluğumuzun senin için taşıdığı değeri düşün. Ve o değerin karşılığı olan parayı banka hesabıma yatır.”

Bu değeri hesaplayamadınız herhalde.

Hesaplayamadım tabii ama paraya ihtiyacı olduğu için belli bir miktar gönderdim. Kötü günlerdi. Kendimi yaratıcılık bakımından da iflas etmiş hissediyordum. Ne yazacağımı bilmiyordum. Önceki senaryomun topladığı ilgi nedeniyle çok sert eleştirilerle karşılaşmaktan korkuyordum. Bütün bunlar üst üste gelince, bir de “İyi Geceler Öpücüğü” gişede başarısız olunca…

Aniden durdunuz.

Evet, durdum. Kendimi ruhsuz, cansız hissettim.

“Kiss Kiss Bang Bang” senaryosu nasıl ortaya çıktı?

Bir süre sonra sırf aksiyondan uzaklaşmak için bir romantik komedi yazmaya karar verdim. Bir yıl uğraştım. Mükemmel bir sinemacı olan James L. Brooks (“Terms of Endearment/Sevgi Sözcükleri”, “As Good As It Gets/Benden Bu Kadar”) bana bir ofis verdi, “Burada çalış” dedi. Karşılığında hiçbir şey istemedi, “Bitirdiğinde senaryon benim olacak” falan demedi.

Bir yıl sonra yazdıklarımı okudu ve “Burada güzel şeyler var ama ne yapmak istediğini tam bilmiyor gibisin. Yüreğin burada değil. Kendin değilsin” dedi. Ben de dedim ki: “Jim, sanırım bunun sebebi, senin yazacağın türden bir şey yazmaya çalışıyor olmam. Eskiden yazdığım aksiyonlara benzemesini istemiyorum.”

Jim bunun üzerine dedi ki: “Bu kadar radikal bir değişiklik yapacağına daha küçük bir adım atsana. Mesela ‘Chinatown/Çin Mahallesi’ gibi bir şey yaz. İçinde sağlam karakterler var, romantizm var, gerilim var ve acı bir son var. Ama bir aksiyon değil.”

Jim böyle deyince ona hak verdim. O romantik komediyi bir polisiye gerilime dönüştürdüm. Film o noktadan sonra iki babalı bir çocuğa dönüştü. Bir tarafta James Brooks’un romantizmi ve komedisi, diğer yanda yapımcı Joel Silver’ın karanlık gerilimi ve şiddeti.

Ve silahlar patlar: Val Kilmer ve Robert Downey Jr. “Kiss Kiss Bang Bang”de

Sıfırdan başlamadınız yani. Eski senaryonuzu değiştirdiniz.

Evet. Bir sürü şeyi atmak zorunda kaldım tabii. Ama “Bir adam Hollywood’a gelir ve gençlik aşkıyla karşılaşır” hikayesi aynı kaldı. Fakat bu yeniden yazma süreci birkaç yılımı aldı.

Yapımcı Joel Silver nasıl devreye girdi?

Senaryoyu çeşitli stüdyolara götürdüm. Hepsi geri çevirdi. Çoğu okumadı bile. Belki filmi yönetmek istediğim için projeye yanaşmadılar. Belki son senaryosunu 1997’de yazan biri olduğum için beni unutmuşlardı. Belki de benim, devri kapanmış bir zavallı olduğumu düşünüyorlardı. “Herif kaç zamandır ortada yoktu. Şimdi çıkmış bu filmi yapmak istiyor. Bir de yönetecekmiş. S…sin gitsin.” Yıllardır tanıdığım insanlar bile senaryoyu ya okumadılar ya da okuyup “Bize göre değil” dediler. Bir şekilde senaryo onlara dokunmadı. Anlamadılar. Anlatımını sevmediler. Eşcinsel karakterden hoşlanmadılar.

Hollywood standartlarına göre karmaşık bulmuş olabilirler mi?

Sanmıyorum. Sadece şey olduğunu düşündüler…

Tuhaf.

Evet, tuhaf. Ayrıca ticari bulmadılar. Ben de onlara “Ticari olmayan bir şey yapmak istiyorum zaten” dedim. Aylar boyunca bütün kapılar yüzüme kapandı. Tam “Bu filmi benim gördüğüm biçimde görecek biri yok mu” diye kıvranırken ve pes etmek üzereyken aklıma Joel Silver geldi. Joel senaryoyu okudu ve sevdi. Ne yapmaya çalıştığımı anladı. Hollywood’da bu senaryoya inanan tek kişiydi, diyebilirim. Ayrıca çekimler sırasında ve sonrasında da çok yardımı dokundu.

“Kiss Kiss Bang Bang”i izlediğimde “Bu bir yazar filmi” diye düşündüm. Film öykü anlatıcılığına ilişkin takıntıların ürünü.

Filmin bütün meselesi bu, öykü anlatmak. Bana göre, belli bir toplumsal durumu ya da tarihsel dönemi anlatmaya çalıştığınızda bile elinizdeki temel araç hikayedir. İnsanlara ne oldu, başlarına neler geldi, bunları anlatmanız gerekir. Çok güzel hikayeler yazan bir sürü insan var ama ben kendimi bir sokak çalgıcısı olarak görüyorum. Orkestra eşliğinde keman çalan biri değilim. Sokağın köşesinde durup insanların dikkatini çekmek için elinden gelen her şeyi yapan, gitar çalan, başına komik şapkalar takan, jonglörlük yapan birisine benzetiyorum kendimi.

“Cehennem Silahı” serisine, “Last Action Hero/Son Muhteşem Kahraman”a ve şimdi de “Kiss Kiss Bang Bang”e bakınca, senaryonun kurallarını bilen, ama bazen bu kurallara uymayı bazen de kurallarla oynamayı seven bir senarist gibi görünüyorsunuz.

Kesinlikle. Şu senaryo kitapları var ya, Robert McKee’nin ya da Syd Field’ın yazdıklarını kastediyorum, onların yarar verdikleri kadar zarar da verdiklerini düşünüyorum. Benim yazdıklarımın çoğu içgüdüsel bir şekilde o kitaplarda söylenenlere uyuyor. Buna karşılık formüllere bağlı kalmak da istemiyorum. Bazen, sizin de söylediğiniz gibi, kuralları bozmak istiyorum.

“Kiss Kiss Bang Bang”de bu formüllerle oynuyorsunuz ama bir aksiyon sahnesi koymayı da ihmal etmemişsiniz.

Filmin sonlarına doğru Harry (Robert Downey Jr.), çocukluk arkadaşının yıllar önce söylediği sözleri tekrar duyduğunda 5 saniyeliğine bir kahraman olabileceğine ve hayatındaki tüm kuralları yıkabileceğine inanıyor. Tıpkı filmin kimi aksiyon filmi senaryosu kurallarını tersyüz etmesi gibi. Harry’nin o sahnede yaptıkları gerçekte imkansız şeyler, yapılmaları mümkün değil. Sihir gibi bir şey.

Harry o sırada çocukluğundaki sihirbaza dönüşüyor.

Evet… Tıpkı sihir gibi çok kısa sürüyor zaten. Az sonra yeniden gerçeğe dönüyoruz.

Daha trajik bir son bekliyordum ben.

Öyle yapmak istemedim. Sıcak bir film olsun istedim. Hem acı hem tatlı. Ama bunu söylemeniz güzel. Farkındaysanız, bir komedi filminden trajedi talep ediyorsunuz. Belki de biri ölse şaşırmayacaksınız. Bu benim için güzel bir şey. Çünkü amacım romantik komediyle gerilimi içiçe geçirmekti. Herhangi bir komedi filminde biri ölüverse “Bir saniye, n’oluyo ya?” dersiniz. Ama “Kiss Kiss Bang Bang”de bunu bekliyorsunuz. “Komedi işte” deyip geçemiyorsunuz.

Raymond Chandler’ın romanlarındaki duyguyla filminizdeki arasında benzerlik var mı sizce?

Chandler komiktir ama ondaki hüzün dozu daha fazla. Ben bir Raymond Chandler filmi yapmak istemedim, Raymond Chandler’a selam göndermek istedim. Filmdeki tüm bölümlerin başlıklarını onun kitaplarının isimlerinden aldım fakat amacım onu tekrarlamak değildi. Bir pastiş yapmak istedim.

Hollywood’da 80’lerin sonundan 90’ların ortasına dek süren “senaristlerin altın çağı”ndan bahsedilir ve sizin de adınız anılır. O günleri nasıl görüyorsunuz?

O altın çağ dedikleri şey iki ay falan sürdü. Öyle bir şey yok. Gerçekte o gün de bugün de senaristlerin ağzına s…yorlar. Çünkü senaristler kendi haklarını savunmuyor. Senaryoyu değiştirdi diye yönetmeni suçlarlar ama gidip de yönetmene kendi görüşlerini anlatmazlar. Bunun kavgasını vermezler. Güçlerine sahip çıkmazlar. Sızlanmayı severler. O zaman da yönetmen veya yapımcı ne diyorsa o olur.

Hollywood’a bayağı kızgınsınız galiba.

Sadece ben değil ki, herkes Hollywood’a kızgın.

Öfkeniz daha ziyade yapımcılara mı yönelik?

Evet. Ben şahsen sıkıntıya gelemiyorum. Sıkıntı dediğim şey de birinin işimi yapmama engel olması, yoluma çıkması. Senaryo yazarken ben kendimin en büyük eleştirmeniyim. Sonra bir de bir stüdyo yöneticisinin “Bunu şöyle yap, şunu şöyle değiştir” demesi beni çileden çıkarıyor. Ben onu düşünmüşüm, denemişim, olmamış. Yapımcının bir akşam yemeğinde on dakikada bulduğu bir fikri benim kaç aydır akıl edememiş olma ihtimalim nedir acaba?

Hollywood’daki yapımcılar doğru düzgün filmler yapmaya değil, kendi koltuklarını korumaya çalışıyor. Harvard’dan, Yale’den mezun olmuşlar, ofislerine kurulmuşlar. Hangi filmin iş yapıp hangisinin yapmayacağını senden benden daha iyi bilmiyorlar. Yoldan yaşlı bir kadın çevir, hangi filmin hit olacağı konusunda bir stüdyo yöneticisi kadar isabetli kararlar verebilir. Onlardan tek eksiği ayak oyunlarını bilmemesidir. Dolayısıyla, benim Hollywood’a duyduğum öfkenin bugünkü Amerikan yönetimine duyduğum öfkeden bir farkı yok. Hiçbir fark yaratamayan, hiçbir anlamlı değişiklik yapamayan bir grup insan.

William Goldman “Adventures On The Screen Trade” (Sinema İşindeki Maceralarım) adlı kitabında, Hollywood’u kastederek “Kimse bir şey bilmiyor” demişti. Belli ki bu söze katılıyorsunuz.

Tabii, katılıyorum. “The Island/Ada”yı yapanları düşün mesela. 170 milyon dolar harcadılar. Kendilerinden emindiler. Ama film son yılların en büyük fiyaskolarından biri oldu. Halbuki ondan önceki büyük fiyasko benim yazdığım bir filmdi. “Son Muhteşem Kahraman”.

Gayet güzel bir filmdir bence.

Ben nefret ederim. Yönetmen John McTiernan sevdiğim her espriyi ve sahneyi filmden çıkarmıştı.

O filmde senaryo doktorluğu yapmıştınız, değil mi?

Olmak ya da olmamak: Arnold Schwarzenegger “Son Muhteşem Kahraman”da

Evet ama öyle çok şeyi yeniden yazdık ki sıfırdan yazmış kadar olduk. Fakat yönetmen senaryoyu anlamadı. Yönetmenliğe heves etmemin sebeplerinden biri de budur. Kendi kendime dedim ki “İşte karşımda bütün o filmleri yapmış büyük bir yönetmen duruyor ve adam göz göre göre filmi mahvediyor. Oysa ben nasıl düzeltileceğini biliyorum.” (Bir süre susuyor ve düşünüyor.) Belki de yeni düşmanlar edinmemek adına “Film çekilirken yapılan tercihlerden memnun değilim” demem lazım. Böylesi “John McTiernan’dan nefret ediyorum” demekten daha iyi.

Siz de az önce bahsettiğiniz “yönetmenden sızlanan senaristler”e benzediniz.

Evet, ben de onu fark edip rahatsız oldum. O yüzden sözlerimi yumuşatmaya çalıştım. Şikayet etmek değil de bir tespit yapmak istedim.

“Son Muhteşem Kahraman”da William Goldman’la birlikte çalışmıştınız. Onu nasıl buluyorsunuz? Siz de Hollywood’daki maceralarınızı yazmayı düşünüyor musunuz?

William en beğendiğim senaristlerden biri. “Butch Cassidy ve Sundance Kid”i döner döner yeniden okurum. “The Princess Bride/Prenses Gelin” de iyidir. Maceralarıma gelince, onları yazmak için henüz erken.

(Sinema, Kasım 2005)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s