The Oliver Stone Journal

2006’da Oliver Stone’un “World Trade Center/Dünya Ticaret Merkezi” gösterime girerken Filmartı dergisinde Stone’un kariyerini taramak istedik. Flmleriyle hayatın pek çok alanına dair söz söyleyen bir yönetmen olmasını onun kişiliğiyle birleştirince yazıyı bir gazete gibi tasarlamayı kararlaştırdık. Sonuçta, bu uzun ancak Stone’un o döneme kadarki tüm filmlerini ele alan yazı ortaya çıktı...

Manİfesto: Gazetemİzİn İlkelerİ ve takıntıları

1. Masumiyetin kaybı ve geçmişe özlem

Amerika Birleşik Devletleri saflığını ve masumiyetini kaybetmiştir. Yaklaşık 200 yıl önce çok değerli insanlar tarafından, saygı duyulası prensipler üzerine inşa edilmiş olmakla birlikte, Amerikan devleti köklerinde yatan o prensiplerden artık tümüyle uzaklaşmış durumdadır.

Merhametin yerini acımasızlık, cesaretin yerini gözükaralık, erdemin yerini ahlaksızlık, diğergamlığın yerini bencillik, dürüstlüğün yerini para ve güç avcılığı, yani çıkarcılık almıştır.

Bu değişiklik yaşamın her alanında kendini göstermektedir.

2. John Fitzgerald Kennedy

Amerikan tarihinin bu talihsiz dönüşümünün tetikleyicilerinden biri soğuk savaşsa, diğeri Başkan Kennedy suikastidir. Kennedy, 20. yüzyılın ortalarındaki kırılmayı geriye döndürebilecek ve insan haklarından dış politikaya kadar bir dizi alanda çok önemli reformları hayata geçirebilecek isimdi. Fakat yaptıkları ve daha önemlisi yapmak istedikleri, düzeni muhafaza etmek isteyen “derin devlet”in tepkisini çekti ve Kennedy ortadan kaldırıldı. Böylelikle Amerika’nın eski saflığını ve masumiyetini kazanma ihtimali de ortadan kaldırıldı.

Ondan sonra başkanlık koltuğuna, Kennedy suikastinde parmağı olan Johnson, sorunlu Nixon ve kifayetsiz Carter geldi. Takvim 1980’leri gösterip sıra Reagan’a geldiğinde iş işten geçmişti.

3. Vietnam

Amerika’nın masumiyetini yitirmesinin tarihteki en görkemli (ve ilk) örneklerinden biri Vietnam Savaşı’dır. Haksız, hatta zaman zaman uydurma gerekçeler; toplumun manipülasyonu; savaş adına yaşlı ve çocuk ayırt etmeden sayısız sivilin öldürülmesi, kadınlara tecavüz edilmesi; binlerce Amerikan gencinin bu savaşa gönderilerek ölüm, sakatlık veya Vietnam sendromu seçenekleriyle karşı karşıya bırakılması… Bize günümüzden aşina gelen bu görüntüler ilk olarak Vietnam topraklarında ortaya çıkmıştır.

4. Mücadele

Amerikan devleti, meclisi, polisi, gizli örgütleri ve bu kurumların uzandığı ve şekillendirdiği medyayla, dev bir örgüte, neredeyse otomatik olarak işleyen bir makineye dönüşmüştür? Tek derdi, sahip olduğu gücü korumak ve genişletmektir.

Bu örgüte ve onun dayattığı düzene karşı çıkmak bireylerin görevidir. Kazanmanın hayal, kaybetmenin ise ciddi bir olasılık göründüğü bu mücadeleye girmekten her şeye rağmen kaçınmamak gerekir.

YAŞAM

The Hand-El

“Ben eski kafalı bir kızım. Yatakta sevişmeyi severim.”

Çizgi romancı Jonathan Lansdale (Michael Caine) hayal gücü geniş bir adam. Mesleğini, bu özelliğine borçlu. Ama herhalde o bile, bir süre önce trafik kazasında kopan elinin, son günlerde işlenen çeşitli cinayetlerin sanığı olacağını hayal edemezdi.

Lansdale’in kazada elini kaybetmesi, eşiyle arasının iyiden iyiye bozulmasına ve çok sevdiği “Mandro” isimli serinin çizerliği görevinden kovulmasına neden olmuştu. Geçimini sağlamak için öğretmenlik yapmaya başlayan Lansdale’le bağlantılı kişilerin birbiri ardına ölmesi, o günlere rastladı. Önce aralarında gizli bir ilişki olduğu iddia edilen güzel öğrencisi Stella Roche (Annie McEnroe), ardından aynı okulun öğretmenlerinden Brian Ferguson (Bruce McGill) hunharca öldürülünce gözler Lansdale’e çevrildi.

Polis tarafından yapılan açıklamada, Lansdale’in, cinayetlerin suçunu elinin üzerine attığı kaydediliyor. Ancak zanlının kafasının “karışık” olduğu da ekleniyor.

Suçlu Lansdale mi, yoksa eli mi? Bu sorunun cevabını çok yakında öğreneceğiz.

Belki de hiç öğrenemeyiz.

Editörün notu: Bu hikayeyi gazetemizin ilkeleri ve takıntılarıyla biz de bağdaştıramadık doğrusu. “Sanatçının bedeninin, ruhundan bağımsız hareket etmesi” ya da “Sanatçının hayal gücünün halüsinasyona dönüştüğü nokta” diyerek entelektüel düzeyi yükseltmek isterdik ama biraz zorlama olurdu. Ne yapalım, her gazeteye ürkütücü bir 3. sayfa öyküsü lazım.

DIŞ HABERLER

Salvador

“Gerçeğe yaklaşmak zorundasın. Ama gerçeğe çok yaklaşırsan ölürsün.”

Richard Boyle (James Woods) bir gazeteci. Richard’a “kötü bir insan” demek kolay değil. Hatta tanısanız belki onu sevebilir, “bir akşam bir yerlerde iki kadeh rakı içip muhabbet etsek” diye düşünebilirsiniz. Ama doğruya doğru: Bencil, kaba ve küfürbaz bir heriftir. Daha doğrusu, herifti. Ta ki Salvador’a gidene kadar.

Richard, Salvador’da savaşı, ölümü ve merhametsizliği gördü. Karşısındaki tutsakları gözünü kırpmadan tek kurşunla öldüren kadını gördü. Cesetlerle kaplı tepecikleri gördü. Ama ona en az bunlar kadar acı veren bir şey daha vardı: Ülkesinin bu savaştaki rolü.

Savaşın dışında kalmayı ya da haklının yanında olmayı değil, meşhur “Amerikan ideallarini” savunmayı da değil, sadece çıkarlarını korumayı tercih eden bir Amerikan dış politikasıyla karşılaştı Richard. Konsolosluklardaki süslü partilere kendine özgü vurdumduymazlığıyla daldı, CIA’cilerle tartışırken lafını sakınmadı, insan haklarından dem vurdu. Yazık ki buruk bir gülümsemeyle karşılandı ve zamanın insan haklarının değil, paranın ve gücün zamanı olduğu kendisine alaycı bir nezaketle hatırlatıldı.

Richard’ın dünyaya ve ülkesine ilişkin derin bir hayalkırıklığı duyması kaçınılmazdı. Yine de kendince mücadele etti. Sonuçta bunları değiştirmeye gücü yetmediyse de kendisinin değiştiğini fark etti. O bencil, kaba ve küfürbaz herif gitti; yerine, sevdiği kadını kurtarmak için canını ortaya koyan ve gereğinde acı çekmekten gocunmayan bir adam geldi.

İçki içmek, birkaç kadınla yatmak ve sıkı bir fotoğraf çekmek için Salvador’a gitmişti, Salvador’da yeni bir Richard buldu.

Editörün notu: Amerika’nın masumiyetinin kaybettiğini gören adam, çoktan yitirdiği masumiyetini bulur. Amerika’nın özüne dair inancı tamdır, fakat Amerika’nın tavrından, savunduğu ve temsil ettiği değerlerden tiksinmektedir. Mücadele eder fakat fazla bir şey kurtaramaz. Olsun, artık aynı adam değildir; çünkü savaşı görmüştür bir kere.

SPOR

Any Given Sunday-Kazanma Hırsı

“Biz bu takımda o bir ‘inch’ için savaşırız.”

Son derece acımasız eğitimlerden geçirilerek birer savaş makinesine dönüştürülmüş adamlardan kurulu iki düşman ekip; ekiplerine yön ve taktik veren birer kumandan; bir tarafın galibiyetiyle sonuçlanacak amansız bir mücadele…

Vietnam Savaşı’ndan değil, bir Amerikan futbolu maçından söz ediyoruz. Eskiden, yani sporun araç değil amaç, paranın hedef değil sonuç ve galibiyetin ego tatmini değil onur belgesi olduğu günlerde, yukarda yaptığımız benzetmelerin tümünü abartı sayabilirdiniz. Oysa genelde profesyonel spor dallarının, özelde de Amerikan futbolunun bugün geldiği noktada gerçekleri dile getirmiş oluyoruz. Yolumuz yine aynı yere çıkmıyor mu? Eskinin güzelliği yok oluyor, yerini sığ ve açgözlü bir “yeni” alıyor.

Miami Sharks takımı bunun en güzel örneği… Bir yanda futbolu son derece saf duygularla seven ve fakat devirlerini tamamlayan teknik direktör Tony D’Amato (Al Pacino) ve emektar yıldız Jack Rooney (Dennis Quaid)… Diğer yanda hırslı, paragöz ve Makyavelist patroniçe Christina Pagniacci (Cameron Diaz) ve yükselen genç yıldız Willie Beamen (Jamie Foxx)… Yine bir yanda para, güç, çıkar, bireycilik, ahlaksızlık, merhametsizlik; diğer yanda dürüstlük, erdem, takım ruhu. Çağdaş Amerika’nın klasik ikilemi.

Her şeye rağmen, Jack’in Willie’nin “cehalet”ini anlayıp onu bağışlayabileceğine ve Willie’nin Jack’e saygı duyabileceğine inanmak istiyoruz. Galiba bu kadar yalanın ve karanlığın ortasında biraz umuda ihtiyacımız var.

Editörün notu: Savaş/mücadele, para hırsı, televizyon, şöhret, geçmişle bugünün çatışması… Bizim gazete olarak pek ilgilenmediğimiz futbolun, kafayı taktığımız temalardan çoğunu bünyesinde barındırması ne kadar ilginç.

ÖZEL DOSYA: VİETNAM

Platoon-Müfreze

“Bu savaşı kaybedeceğiz. O kadar uzun zamandır milletin ağzına sıçıyoruz ki, bizim ağzımıza sıçmalarının zamanı geldi diye düşünüyorum.”

Chris (Charlie Sheen) gibi genç ve masum bir adam nasıl olur da insana, Salvador’a giden gazeteci Richard Boyle’u hatırlatır?

Herhalde bu çağrışımın iki sebebi var. Bir kere, ikisi de zamanla “dünya hali”ne dair yeni fikirler ediniyor ve bu fikirler doğrultusunda kendi kavgalarını veriyor. İkincisi, bu değişim ve kavgalarının mekanlarının, Amerika’nın müdahale ettiği yabancı ülkeler olması.

Chris gönüllü olarak, “vatani görev” diye düşündüğü için bizzat eline silah aldı ve ülkesi adına savaştı. Sorun şu ki, “Bu savaş niye yapılıyor?”, “Kimler savaşıyor?”, “Asıl amaç ne?” gibi soruların cevapları, sandığından çok daha karmaşık ve belirsizdi.

Chris’in bu gerçeği anlaması zor olmadı. Katıldığı müfrezedeki komutanları, sırasıyla iyi ve kötünün cisimleşmiş halleri gibi duran Çavuş Elias (Willem Dafoe) ve Çavuş Barnes (Tom Berenger), Chris’e savaşta bile iki ayrı seçeneğin var olabileceğini gösterdiler. Elias o korkunç şartlar altında belli bir ahlaki duruşun sergilenebileceğine inanıyordu; halbuki Barnes’a kalırsa, karşı saftaki ulusun tüm mensupları ince eleyip sık dokunmadan öldürülmeliydi.

Siz yine de birbirlerinden bu kadar keskin çizgilerle ayrılmalarına aldanmayın. Elias’ın gerçeklerle başa çıkamadığı için ilaçlara, uyuşturuculara başvuran bir adam olduğunu ve savaşın aslında Barnes’ın “gerçekçi” tarifine daha uygun bir ortam olduğunu da aklınızdan çıkarmayın.

Kaldı ki bu adamlar sonuçta aynı sonu paylaştılar ve öldüler. Kaderin cilvesine bakın, ölümlerinin sorumlusu düşmanları değil, kendi arkadaşlarıydı. Sadeleştirirsek: Düşman kendileriydi.

Olan Chris’e oldu. Yani, koca bir nesile.

Editörün notu: Vietnam’daki savaş, orada savaşanlara bir armağan ve bir lanet hediye etti. (Tecrübeyle sabittir.) Armağan, insanın büyümesi ve gözünün açılmasıydı. Lanet ise bir ömür boyu o cesetleri kabuslarında görmek.

Born On The Fourth Of July-Doğum Günü 4 Temmuz

“Her şeyin bir anlam taşıdığı günleri hatırlıyor musun? Hani güvenecek bir şeylerimiz vardı. Hani henüz kaybolup gitmemiştik.”

Chris’in hikayesini, “müfreze”sini bırakıp helikoptere bindiği ve gökyüzünden Vietnam’ı seyrettiği yerde bırakmıştık. Ron Kovic’in (Tom Cruise) hikayesi oradan başlıyor denebilir. Belki de Ron, Chris’in geleceğidir.

Neden olmasın? Geçmişleri çok benziyor. Ron da tıpkı Chris gibi vatanı için savaşmak ve “çekik gözlü komünistleri” tepelemek için askere gönüllü yazıldı. Vatanı için savaştığı söylenebilir ama komünistleri tepelemek yerine önce yanlışlıkla bir arkadaşını öldürdü, sonra da göğsünden yediği bir kurşunla sakat kaldı.

Ülkesine döndüğünde onu ikinci bir şok bekliyordu: Savaş karşıtları. Ron’a savaştığı için teşekkür etmek şöyle dursun, ondan nefret ediyorlardı.

Ron gün gelip onların arasına katılacağını, amansız bir savaş karşıtına dönüşeceğini tahmin edebilir miydi? Uğruna savaştığı değerlerin, onu cepheye sürmek için uydurulmuş safsatalar olduğunu inanacağını hesaplayabilir miydi? Tekerlekli sandalyedeki halinin birilerini, “eksiksiz” halinden daha fazla ürküteceğini?

Onun kaybettiği masumiyeti değil çocukluğuydu.

İyi oldu. Ron, Vietnam’da büyüdü.

Editörün notu: Ron’un, protesto amacıyla girdiği Cumhuriyetçi Parti kongresinden karga tulumba dışarı atılmasına karşılık, 4 yıl sonra Demokratik Parti kongresinde kürsüye çıkıp binlerce insana seslenmesinin altını da tekrar çizmek isteriz.

Heaven and Earth-Cennet ve Yeryüzü

“Cennetle yeryüzü arasında sıkışıp kalmak benim kaderim.”

Ülkesi Vietnam’da işkence gören, tecavüze uğrayan, fahişelik yapan ve bu sırada bir Amerikan askeri olan Steve Butler’la (Tommy Lee Jones) evlenerek Amerika’ya yerleşen Thi Le’nin (Le Ly Hiep) hikayesi, trajik başlangıcı ve görkemli finaliyle insanın bütün duygularını harekete geçirebilecek bir öykü.

Peki bu öyküyü bir de “Öyküdeki Adam=Amerika” ve “Öyküdeki Kadın=Vietnam” diye düşünerek özetlemeye ne dersiniz? Buyrun…

Adam kadına “sahip olmak” istedi. Adam kadını “kurtarmak” istedi.

Adam kadına sahip olarak onu kurtarabileceğini sandı, buna inanabilecek kadar ahmaktı. Yazık ki asıl kendisini kurtarması gerekiyordu.

Çünkü birkaç saniye içinde dünyanın en nazik ve masum adamından dünyanın en acımasız ve zalim adamına dönüşebiliyordu.

Mükemmel olmadığını biliyor ama sorunun ne olduğunu bir türlü çözemiyordu. Sorunun üzerine gitmektense, sorundan kaçmayı tercih ediyordu.

Sonunu kendi hazırladı. Öldü.

Adamın ölümü kadının yararına oldu. Adam öldükten sonra kadın canlandı, kendini buldu, kendini gösterdi.

Editörün notu: Budizm’in zıtları çatıştıran ve kaynaştıran dünyasını yansıtan bir hikaye bu. Amerika’ya karşı Vietnam, erkeğe karşı kadın, Toprak Ana’ya karşı Cennet Baba, harekete karşı dinginlik. Ve Thi Le’nin ülkesindeki, hep aynı vakarlı duruşu koruyan dağa karşı; Steve’in ülkesindeki, sürekli değişen hipermarket rafları.

EKONOMİ

Wall Street-Borsa

“Hırs iyidir. Hırs güzeldir. Hırs işe yarar.”

Vatanını savunmak için orduya yazılıp Vietnam’a giden, orada bir “müfreze”ye katılan ve sonra bildiği her şeyin yalan olduğunu anlayan Chris’in hikayesini “Önce masumiyet öldü” başlıklı haberimizde anlatmıştık. Bud Fox’ın (Charlie Sheen) hikayesiyle onunki arasında müthiş benzerlikler var.

İkisi de saf ve temiz çocuklar. İkisi de bir ideal uğruna varlarını yoklarını ortaya koyuyor, yepyeni bir yola koyuluyorlar. Gerçi Bud, Vietnam’a değil borsaya gidiyor ama borsa dediğiniz de başka bir “cangıl”, başka bir savaş.

Benzerlikler burada bitmiyor. Chris’in karşısında, peşinden gidebileceği bir iyi, bir de kötü duruyordu ya… Bud’ın da öyle.

Onun “kötü”sü Gordon Gekko. Gekko, tıpkı Chris’in çavuşu Barnes gibi, “Acıyacağımız kimse yok, utanacağımız bir şey yok” diyor. Ele geçiriyor, parçalıyor, yıkıyor. Yeter ki kazansın. Zamanın rüzgarıyla şişiriyor yelkenini. Bud’ın masumiyetini de elinden alıyor. Zaten Bud da vermeye hazır.

Ama Chris’in çavuş Elias’ı varsa, Bud’ın da babası Carl var. Gekko’yla gün ve gece kadar zıt. Gekko genç, Carl yaşlı. Gekko beyaz yakalı, Carl mavi yakalı. Gekko rantçı, Carl işçi. Gekko düzenin savunucusu, Carl isyankar. Gekko yeni Amerika, Carl eskisi.

Ama Bud’la Chris’in birbirlerinden bir farkı var ki, az buz fark değil: Chris gördüklerinden ötürü şaşkındı, fakat ne olursa olsun, hangi yolu seçeceğini biliyordu. Oysa Bud’ın kafası karışık. Masumiyetinin değerini anlaması için önce elinden düşürmesi ve kırması gerekiyor. Sonra parçaları toplaması ve yapıştırması gerekecek. Cahil çocuk…

Gekko’yla Carl arasındaki çelişkide, Bud’ın ruhunun ibresi Gekko’dan yana kaydı, çünkü birçok erkek çocuğun bir dönem başına geldiği gibi, kendi babasının daha güçsüz, “vizyonsuz” ve hatta akılsız olduğu düşüncesine kapıldı. Gekko’da öyle bir baba buldu ki, o kadar harçlığı hiçbir baba vermez! Ancak Bud bir tek şeyi atladı: Kanı babasından geliyordu. Ait olduğu yer orasıydı, sahip çıkması gereken varlığı oradaydı.

Editörün notu: “Vietnam, Amerika’nın mikrokozmosu” mu dersiniz, yoksa “hayatımız Vietnam” mı dersiniz bilemeyiz. Ancak şurası bir gerçek ki savaş filanca yılda falanca ülkede yaşanıp bitmedi. Savaş her gün, Amerika’nın her köşesinde yaşanıyor. O bakımdan, Bud tam bizim tipimiz: Kendisi bir asker. Hepimiz bir askeriz. Değerlerimize, insanlığımıza ve masumiyetimize yönelik bu büyük savaşta teslim olmamalı, mücadele etmeliyiz.

YAŞAM

Talk Radio-Sırdaş Radyo

“İnsanların sizi sevmesi kadar sıkıcı bir şey olamaz.”

Ünlü radyo programcısı Barry Champlain (Eric Bogosian) dün gece çılgın bir dinleyicisi tarafından öldürüldü.

Aşırı uçlar arasında salınmayı görev kabul eden bir zihni, dürüstlükte ve açıksözlülükte sınır tanımazken sinir bozmayı doğal karşılayan bir dili vardı. Bu özellikleri ona geniş bir dinleyici dinleyici kitlesi ve sayısız düşman kazandırmıştı.

Hal böyle olunca, tehditlerle ve tehlikeyle içiçe yaşaması kaçınılmazdı. Bir keresinde kendisine gönderilen bir kutuyu elinde tutarken, gönderici olduğunu iddia eden birisi telefonla programa bağlanmış ve kutuda bomba olduğunu söylemişti. Champlain ne telefonu kesti, ne yayını durdurdu, ne de polisi aradı. Canlı yayında kutuyu açtı.

Kutuda bomba yoktu. Patlama olmadı. Champlain ölmedi. Kimbilir belki de buna üzülmüştür, ne de olsa ölümü içten içe severek ve onunla flört ederek yaşadı. Nihayet sevdiği kadını dün gece tavladı.

Champlain’in ölümü, insanlığın tarihi boyunca gündemde olan birtakım soruları bir kez daha gündeme getiriyor: Düşünceye sınır konmalı mı? Kimilerini kızdıracak fikirler hiç dile getirilmemeli mi? Düşünce özgürlüğü başkalarını öfkelendirdiğiniz yerde biter mi?

Bizim cevaplarımızı biliyorsunuz.

Editörün notu: Gelin de “borsa”ya giren Bud Fox’ı hatırlamayın. “Savaş sürüyor, savaş her yerde” dememiş miydik? İşte buyrun, savaş bir radyonun canlı yayın odasında bile bizi buluyor.

ARAŞTIRMA

JFK

“Artık aynanın öbür yanındayız, beyler. Siyahlar beyaz oldu, beyazlar siyah.”

Amerikan başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963’te, Dallas’ta Lee Harvey Oswald tarafından öldürülmedi. CIA’in, FBI’ın, mafyanın ve askeri istihbaratın dahil olduğu bir komplonun parçası olarak, planlı bir şekilde, ikişer kişiden (bir tetikçi ve bir gözcü) oluşan üç ekip tarafından öldürüldü. Aksini gösteren sayısız kanıta rağmen, derin devlet ve onun maşalığını üstlenen Warren Komisyonu’nun raporu, bu suikasti milliyetçi bir meczubun işi olarak gösterdi ve gerçeklerin üzerini örttü.

Bu paragraf sizi şaşırttı, sarstı, öfkelendirdi ya da güldürdü mü? Kimilerinin “deli saçması” olarak kabul ettiği bu iddiaları, miş’li geçmiş zaman kullanmadan yazmamızı, “okuru yanıltmak” ya da “gücümüzü kötüye kullanmak” olarak mı nitelersiniz? Peki yıllardır bizi yanıltanlara ve ellerindeki gücü kötüye kullananlara ne diyeceksiniz?

Eğer bize çok görmezseniz, bir kez olsun onların yöntemlerini kullanmak istedik. Bir kez olsun habercilik etiğini bir kenara bırakmak ve tüm kalbimizle inandığımız, gerçek olduklarından şüphe duymadığımız bu olguları, “öne sürüldü”, “iddia edildi” klişelerine yaslanmadan haykırmak istedik. Çünkü demokrasinin Amerika için çok önemli olduğuna inanıyoruz. Dahası, Jim Garrison’a (Kevin Costner) bir borcumuz olduğunu ve bu borcu ödememiz gerektiğini düşünüyoruz.

New Orleans savcısı Garrison, ABD tarihinde Kennedy suikastine ilişkin dava açan tek savcı olma unvanını ne yazık ki koruyor. Kennedy’nin aracının bulunduğu konvoyun güzergahının son dakikada değiştiğinden Lee Harvey Oswald’la bağlantılı kişilerin şüpheli ölümlerine kadar birçok gerçeği gündeme getiren, gün yüzüne çıkaran veya kanıtlayan Garrison, kariyerini, sağlığını ve ailesini tehlikeye atma pahasına Kennedy suikastini yıllarca araştırdı.

Tarihimizdeki en meşum olaylardan birini aydınlatmaya uğraşan bu cesur savcı bugüne kadar “şöhret budalası”ndan “komplo teorisi mıknatısı”na kadar birçok suçlamayla karşılaştı. Doğrusu, çok değerli bilgiler içermesine ve birçoğu sonradan kanıtlanmasına karşın (örneğin CIA yıllar sonra Clay Shaw’un kendi adına çalıştığını kabul etti), bizim için önemli olan Garrison’ın söyledikleri değil yaptıkları. Tutkusu zaman zaman onu yanıltmış olabilir, fakat Garrison, bugün artık birçok kimsenin kabul ettiği bir inancı (“Kennedy bir komploya kurban gitti, bu suikast demokrasiye indirilmiş bir darbeydi”) ilk dile getirenlerden biriydi. Amerika’nın, kurulduğu günlerdeki gibi, “halkın iktidarı”na dayanan bir ülke olduğuna inanmak istiyordu. Kendisine sunulan sözde gerçeği yutmaktansa, “büyük gerçeğin” peşine düştü.

Editörün notu: “İyi de Kennedy öldürüldü de ne oldu, ne değişti?” diye soranlardan mısınız yoksa? Hemen söyleyelim: Yeni başkan Lyndon Johnson, Kennedy’nin ölümünden sadece dört gün sonra, 273 numaralı Milli Güvenlik Eylem Planı’nı imzaladı. Bu plan Kennedy’nin Vietnam’dan geri çekilme politikasını tersyüz ediyordu. Sonrası mı? Sonrası Vietnam Savaşı, sonrası masumiyetin kaybı, sonrası dünya jandarmalığı, sonrası Nixon, Reagan ve Bush… Ayrıntılar gazetemizin diğer bölümlerinde.

MÜZİK

The Doors

“Bir cinayet planlayalım ya da yeni bir din başlatalım.”

Çocuktu. Yoldaydı. Arabanın arkasında oturuyordu.

Yolun kenarında yaralı bir Kızılderili gördü. Çocuk aklının tuhaf düzeneği, bu görüntüyü belleğine sertçe kazıdı.

Jim Morrison (Val Kilmer) o görüntünün kendisini niye bu kadar çarptığını hiç anlamadı. Bir şeylerin avucundan kayıp gidişi? Onunla aynı toprakları paylaşan, fakat bambaşka bir kültüre, inanca ve dünya görüşüne sahip birilerinin varlığının yarattığı yeni bilinç? Basit bir acı, kalp kırıklığı?

Öyle çok soru soran bir adam da değildi herhalde. En azından konu kendisi olunca kurcalamayı değil yaşamayı tercih ediyordu.

Yoldaydı. Gidiyordu. Hızlanıyordu.

Ölümden korkmuyordu, ölümden büyüleniyordu. (Tıpkı radyocu Barry Champlain gibi.) Hayatını da buna göre yaşadı. Kendini yavaş yavaş yok etmeyi bir tercih, marifet ya da felaket olarak değil, bir yaşama biçimi olarak gördü. Şarkılarında da “son”ları daha güzel anlattı.

Öldüğünde hâlâ çocuktu (30’una gelmemişti). Nihayet yolun sonuna gelmişti.

Yolun kenarında Kızılderili’yi yine gördü mü, orası meçhul.

Editörün notu: 70’ler burnumuzda tütüyor. Dünyaya bambaşka bir pencereden bakmanın getirdiği ferahlığı ve dünyayı değiştirebilme ihtimalinin getirdiği coşkuyu özlüyoruz. Ama bazen de soruyoruz: Kendi büyüttüğümüz çiçeği acaba kendimiz mi öldürdük?

TARİHTE BUGÜN

Nixon

“Savaşı durduramazsın, değil mi? İstesen de durduramazsın. Savaşın sebebi sen değilsin çünkü. Sebebi sistem.”

“Yurttaş Kane” olarak da bilinen Charles Foster Kane’in ölmeden önce söylediği son söz “Rosebud”, bir gazetecinin onun yaşam öyküsünü didik didik etmesine yol açmıştı. Gazetecilik içgüdüsüyle çıkılan bu yolculuk, sır perdesinin aralanmasından çok, Kane’in dev bir bilmece olduğunun anlaşılmasıyla noktalanmıştı.

Nixon’ın bu anlamda Kane’e benzediğini söylemek yanlış olmaz. Dönemin Beyaz Saray yöneticisi Harry Robbins Haldeman’la yaptığı önemli bir konuşmanın 18.5 dakikalık bölümünün, kaydedildiği teyp bantlarından silinmiş olması da Nixon’ın hayatındaki büyük kara delik, yani onun Rosebud’ı.

Nixon’ın en önemli özelliği kendi sınıfsal ve toplumsal kökenlerinin aksine Amerika’nın doğu yakasının gözde üniversitelerinden mezun bürokratların ve Wall Street’teki çakal spekülatörlerinin oluşturduğu “gizli hükümet mekanizması”ndan (kendi deyişiyle “Canavar”) nefret etmesiydi. Fakat o mekanizmayı alt edebilecek ya da ehlileştirebilecek bir birikime ve güce sahip olmadığını da içten içe biliyordu (bu eksikler tüm hayatını özetliyordu zaten). Herhalde bu yüzden sözkonusu mekanizma onu asla dişli bir düşman olarak görmedi.

Tıkır tıkır işleyen “Canavar”ın ördüğü ve kendi güçsüzlüğünün genişlettiği bir örümcek ağına yakalandığını fark ettiğinde tek yapabildiği koltuğuna sımsıkı yapışmaktı. Watergate skandalı hem sonunu getirdi, hem hayatındaki kara deliği Amerikan başkanlık tarihindeki bir kara deliğe dönüştürdü, hem de dünya üzerindeki tüm politik skandallara isim babalığı yaptı.

Beyaz Saray’daki Kennedy resmine bakıp “Sana baktıklarında ne olmak istediklerini görüyorlar, bana baktıklarında ne olduklarını görüyor” dediğini hayal ediyoruz. Belki de Nixon’dan bu kadar nefret etmemizin sebebi, o yarı-kurnaz ve acınası yüzüne baktığımızda kendimizle yüzleşmemizdi.

Editörün notu: Kennedy’ye duyduğu hayranlığı gizlemeyen bizlerden, Nixon’a ağıt yakmamızı beklemezdiniz, değil mi? Adam, Kennedy’nin tam zıddı ne de olsa. Hatta politik düşmanı… Bütün bunlar doğruysa bile biz Nixon’a baktığımızda, hayatı baştan aşağı acı, hayalkırıklığı ve başarısızlıkla dolu bir orta-sınıf çocuğu görüyoruz ve o çocuğa acımaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

GÜNDEM

Natural Born Killers-Katil Doğanlar

“Mickey ve Mallory doğruyla yanlış arasındaki farkı bilmiyor değiller. Sadece umursamıyorlar.”

Kan görmek istemez misiniz?

İstersiniz, istersiniz.

Silah ve kan, bu aralar piyasanın en iyi giden malları. Cayır cayır satılıyor, bildiğiniz gibi değil. Markette değil, televizyonda satılıyor. Eminiz siz de almak istersiniz.

Çok iyi mallar var elimizde. Mickey (Woody Harrelson) var, Mallory (Juliette Lewis) var.

İkisi de gençler, güzeller. Tam televizyonun istediği gibi.

Bir tek kusurları var: Şiddeti çok seviyorlar. Cinayet işliyorlar.

Adam öldürmelerinin belli bir neden yok. Nedensizce. Öylesine. Durup dururken. Canları istediği için öldürüyorlar.

Cinayetlerinin karşılıksız kalmasını da istemiyorlar üstelik. Karşılığında şöhret bekliyorlar. Kamerayı şahit yazıyorlar.

Ve bütün bir ülke ekran başına kilitleniyor.

Yandaki sehpada cips ve kola. Kınıyorlar, lanetliyorlar. Hayranlıklarını bu duyguların ardına gizliyorlar.

Kamera güya Mickey ve Mallory’nin cinayetlerini kaydediyor. Aslında biz ekran başında kendimizi öldürüyoruz.

Başkalarının cinayeti kendi intiharımızdan daha çok ilgimizi çekiyor.

Editörün notu: Hayat bazen bir sit-com kadar gülünç, bir “reality show” kadar yapay ve bir çizgi film kadar canice görünüyor.

(Filmartı, Ekim 2006)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s