İtiraf

Adam korkak ve dürüsttür. Belki hem korkak hem de yalancı olmayı kaldıramayacağı için dürüstlüğüne büyük bir hırsla sahip çıkar. Kadınsa cesur ve bencildir. Hayatı, içinden geleni yapmak üzerine kuruludur. Bu bir sorun sayılmaz; etrafındaki insanları kırıp döktüğü zamanları saymazsak.

Kadın bir büyük hata yapar: Yalan söyler. Bir erkeğe aşık olur, onunla birlikte olmaya başlar, ama bunu adama söylemez, söyleyemez. Adamın kırılmaması için yapar bunu. Ve köprüleri atmamak için. Bu yalan bir kartopudur. Zamanla, hayatının üstüne düşecek bir çığa dönüşür.

Adam aslında olan bitenin farkındadır. Geç gelmeler, sessiz telefonlar, uzayan arkadaş ziyaretleri, birbirini tutmayan açıklamalar… Bunlar her zaman aynı şeyin işaretidir. Ama kadının suskunluğu, adamın “belirsizlik umudu”nu besler. Adam bir yandan her şeyi bilir, bir yandan da “Ya öyle değilse?” diye düşünür. Belirsizlik hem umutlanmasını sağlar hem de bütün olasılıkları düşünüp hepsinin birden acısını çekmesine neden olur.

Kadın susar. Susması aradaki mesafeyi büyütür. Artık köprüyü atmamaya çalışmasının bir anlamı kalmaz, çünkü hiçbir köprü o uçurumu geçebilecek kadar büyük olamaz.

Adamın yapması gereken gitmektir. Kalmak anlamsız olduğu için ve yalanın olduğu yerde başka bir şey barınamayacağı için. Ama korkaklığı çekip gitmesini engeller. Onun korkaklığı kadının suskunluğuyla birleşince hayat kilitlenir. Adamın çekingenliği saldırganlığa, sevgisi nefrete dönüşür. Kadına küfredip sonra yalvaran da, öldürmeye çalışıp sonra ayaklarını öpen de aynı adamdır. Bir uçta olmak aynı zamanda diğer uçta olmak demektir.

Adam kadını öldürmeyi beceremeyince kendini öldürmek ister. Nefreti yön değiştirmiştir. İntiharı başlatır ama sonunu getiremez. Bunu yeni bir korkaklık olarak görmek yanlış olur. Belki ilk cesur hamlesi budur: Hayatta kalma cesaretini gösterir.

Kadın bildiğini okumaya devam eder. Soluklanmaz, durup hayata şöyle bir bakmaz, yeni bir şey kurmayı düşünmez. Ama hayata göğüs germesini ve kendi yolunda yürümesini bilir. Bunlar da az şey değildir.

“İtiraf” bir aldatmanın, bir suçun veya bir çözülmenin hikayesi olarak okunabilir. Ama bana, hayatın içinde birbirinden farklı biçimlerde duran iki insanın hikayesi gibi geldi. Biri korkak ve dürüst, ikincisi cesur ve bencil iki kişinin yolları, “cesur ve dürüst” bir insanın ne kadar mükemmel bir karışım olduğunu anlamaları için kesişiyor belki de. Belki de “aldatma”, “anlama”nın yolunu açmaya çalışıyor.

Niyetim hikaye ve karakterler üzerine kısa bir giriş yapmaktı, başaramadım. Gerçi “İtiraf” gibi bir filmin senaryosuna bu kadarı çok görülmemeli. Tabii, Demirkubuz’un yönetmenliğini de yabana atmadan.

Demirkubuz’un başarısı, sinemayı “süslerinden” arındırmakla kalmayıp minimalist sinemanın parlak bir örneğini vermesinde. (Bunu Türk sineması özelinde değil, dünya sinemasından örneklerle kıyaslayarak söylüyorum.) Işık, müzik ve kurgunun neredeyse tüm olanaklarını bir kenara koyup sadece kamerasını kullanarak, hayattaki bekleyişleri, sıkıntıları, patlamaları, gerilimleri birebir filmine yansıtıyor. Çatışmanın kurulduğu, geliştiği ve çözümlendiği bir yapı yerine birkaç başlangıcı ve sonu olan, birkaç keskin viraj alan bir yapıyı tercih ediyor. Adeta hayatın bir kesitini değil bütün bir hayatı anlatmaya soyunuyor.

Filmin ilk 20 dakikası bu açıdan güzel bir örnek. Neredeyse “hiçbir şeyin olmadığı” uzun bir girişin ardından unutulmaz bir akşam yemeği sahnesiyle önceki 20 dakika anlam kazanıyor, filmin temasından kişiliklerine kadar her şey bir anda netleşiyor.

Burada sinema tarihimizin en iyi performanslarından ikisini çıkaran Taner Birsel ve Başak Köklükaya’nın oyunculuklarını da analım. İlerde “Türk sinemasında oyunculuk” gibi bir konudan bahsederken onların bu filmde çıkardıkları işten de söz edilmesi gerekecek.

Demirkubuz’un sinemasının yalınlığı, hayatı yansıtan ritmi, çerçevenin içine aldıkları ve (belki daha önemlisi) almadıkları, neredeyse bir kelime eksiği ya da fazlası bile olmayan diyalogları ve Birsel ile Köklükaya’nın muhteşem oyunculukları bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey “duygulandırmak”tan öte acıtan, can yakan bir gerçeklik.

(Haziran 2002’de Sinema dergisinde yayımlanan yazıdan kısaltılarak alındı.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s