“Vicdan”: Film değil zaman makinesi

Sinemamızın yakın tarihine yolculuk: Nurgül Yeşilçay, Tülin Özen ve Murat Han “Vicdan”da

“Vicdan”ı, yapabildiklerinden çok yap(a)madıkları yüzünden ve üstünü gizemli bir şekilde örten “Türk filmi” örtüsü yüzünden sevdim. Bir film değil de sanki seyircisini Türk sinemasının geçmişine, daha çok 1975-85 arasına, oradan alıp daha da eskilere, Yeşilçam’ın özüne götüren, sonra tekrar bugüne taşıyan bir zaman makinesi.

Filmin ilk dakikalarında bir kiremit fabrikasından ayrıntılar görüyoruz. Çarklar, dişliler; işçilerin mutsuz, yorgun ve yoksul yüzleri; o yüzlerin önünden yeknesak bir hızla akıp giden üretim bandı; üst üste yığılan ürünler. Dumanlar, uğultular, tıkırtılar. Ve bizi bütün bunların arasında dolaştıran, anlamsızca hızlı bir kurgu.

Sinema koltuğundan bu manzaraya baktığınızda 30 yıl öncesine ışınlandığınızı sanabilirsiniz. Kamera açıları, çerçeveleri, rengi ve kurgusuyla, 70’lerin sonlarında çekilmiş “toplumcu” bir filmi izliyoruz sanki.

Ki bu bir Erden Kıral filmi de olabilir. İşte şu, Kıral’ın 30 yıl önce çektiği “Bereketli Topraklar Üzerinde”de olan bir sahnenin (işçinin kolunu makinaya kaptırdığı sahne) aynısı değil mi?

Bu arada Mahmut’un, Songül’ün kocası, Aydanur’un ise sevgilisi olduğunu ve bu üçlünün çocukluk arkadaşı olduğunu öğreniyoruz. Bu aşk üçgeni sayesinde hikayenin çerçevesi de Yeşilçam’a oturuyor.

Film ilerledikçe ana ve yan karakterleri tanıyoruz, zamanda yolculuğumuz ilerliyor. Kocasının ilişkisini bilen ama susan kadın, kasabanın “hafif kadın”ı olarak bilinen diğer kadın, kocası tek kolunu kaybedince gece gündüz çalışmak zorunda kalan genç kadın, kadının sıkıntısından faydalanmaya çalışan ustabaşı… Herkesin bildiği sırlar ve her şeyi kuşatan, varlığı yoğun bir sis bulutu gibi hissedilen cinsellik.

Gördüğünüz gibi artık 80’lerin ilk yarısında, “şehirli aydın taşraya bakıyor” filmlerinin diyarındayız. Kasabanın boğucu, ataerkil mengenesininin sıkıştırdığı kadınların ve/veya aşıkların dünyası. Erkeklerin sadece emir kipiyle konuştuğu (“Evlen benimle”, “Dön bana”, “Gel yatağıma” deyip duran Mahmut gibi) bir dünya. Songül ve Aydanur bir rakı sofrasında bağıra çağıra “Lale Devri”ni söylerken, Ömer Kavur’un “Ah Güzel İstanbul”undaki rakı sofrasında “Pencereden Kar Geliyor”u söyleyen Kamil ile Cevahir’i seyrediyoruz sanki.

Sonra “Vicdan”ın kadınları Songül ve Aydanur, sevgililiği ima eden bir dostluk geliştirir ve bütün kasabaya kafa tutmaya başlarken, bizi de getirip 80’lerin ortasına bırakıyorlar. Bir köprünün üstüne çıkıp yaşadıkları kasabaya ana avrat küfreden bu iki kadın, Ömer Kavur ve Atıf Yılmaz’ın kasabalarındaki kadınları hatırlatıyor. Diyelim “Kırık Bir Aşk Hikayesi”nde kasabaya (ve aşık olduğu adama) inat, aşkını yaşamaya çalışan Aysel’i. Ya da etrafını bir duvar gibi çevreleyip onu yargılayan gözlere inat başını kaldıran “Mine”yi.

Film ortalarda bir yerde ani bir viraj alıyor. Hâlâ aynı dönemde, bu kez Bekir Yıldız ya da Osman Şahin’in kitabından uyarlanan bir filmdeyiz. Tıpkı o filmlerdeki gibi, baştan beri usul usul kaynayan hikaye patlıyor, bu kesif havayı kan dağıtıyor ve beklenmedik bir cinayetle hikayenin seyri değişiyor. Üstelik cinayet aleti de fabrikanın ürünü olan bir kiremit. (Altyapının üstyapıyı nasıl etkilediğini görüyorsunuz! Bu durumda “Vicdan”ın Marksist bir film olduğu da söylenebilir sanırım. Ya da 30 yıl önce söylenebilirdi.)

“Vicdan”ın ikinci perdesinde kasabadan büyük şehre taşınıp bir pavyon ve çevresine yerleşiyoruz. Büyük şehir ve pavyon Türk sinema tarihini boydan boya kesen iki unsur. 50 ve 60’ların “has” Yeşilçam filmlerinde ya da 80’lerin “şarkıcı türkücü” filmlerinde ya da günümüzün “taşraya dönüş” filmlerinde (mesela Zeki Demirkubuz’un “Kader”inde) çevredeki şehirlerden merkezdeki büyük şehre göç edenler ya da büyük şehrin merkezinden çevresine (yolu) düşenler illa ki bu mekanlardan geçer.

“Vicdan” böylece Türk sinema tarihindeki yolculuğunu 60 yıllık bir zamana yayıyor. Artık filmde biri şarkı söylediğinde ağzı şarkıya uymazsa şaşırmıyoruz, çünkü 50’lerdeyiz. Bir devlet memuru bir konsomatrise aşık olduğunda şaşırmıyoruz, 60’larla 80’ler arası bir yerdeyiz. Bir kadın yıllardır kaçtığı belalısının şu anda tam arkasında durduğunu, hiç arkasına bakmadan anladığında şaşırmıyoruz, çünkü herhangi bir yılda ama muhakkak bir Türk filmindeyiz.

Filmin finalinde ise cinayet, tecavüz ve intiharın kol gezdiği Yeşilçam’ın (ve bu arada yine Zeki Demirkubuz’un) gözde mekanlarından karakoldayız. Yine tıkır tıkır bir ses. (Artık daktilo değil, bilgisayar.) Yine bir polis, bir zanlı. Ve Yeşilçam’ı özetleyen meşhur soru: “Neden yaptın?”

Eh, bize de bu yakışır: Türk sineması karakolda biter.

“Vicdan”ın bu tuhaf yolculuğunda Nurgul Yeşilçay ve Tülin Özen’in dört dörtlük oyunculuklarının payını teslim etmek gerek. Özellikle, her filminde kuşağının en iyi oyuncularından olduğunu kanıtlayan Tülin Özen, mağdurla mağrur arasında kolayca gidip gelen yüzü ve isyanının olduğu kadar hüznünün de altında yatan güçle, Süreyya Duru filmlerindeki Semra Özdamar’ı ve Yılmaz Güney filmlerindeki Melike Demirağ’ı hatırlatıyor. “Vicdan”ın afişindeki resmine bu gözle bakarsanız 70’lerden kesilip yapıştırılmış bir anlam görebilirsiniz.

(Sinema, Kasım 2008)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s