Yumurta ve kader

Şairin kaderi: Nejat İşler ve Saadet Işıl Aksoy

İstanbul’da sahaflık ve şairlik yapan Yusuf, annesinin ölümü üzerine memleketi Tire’ye gidiyor. Niyeti cenazenin ardından hemen İstanbul’a dönmek. Uzaktan akrabası olan ve son günlerinde annesine bakan Ayla, “Olmaz” diyor, “annenizin adağı var, onu yerine getirmelisiniz.” Ama Yusuf’un öyle bir niyeti yok. O “böyle şeylere inanmıyor”.

Derken, evin sigortası bozuluyor. Camı kırılıyor. Yusuf tam yola çıkacak, eski bir arkadaşı zorla alıkoyuyor.

“Yumurta”yı izlerken, filmin buralarında önce “Bu film kaderden bahsediyor” diye düşündüm, sonra “Yok canım, olamaz” dedim.

Filmin açıkça değindiği bir konuyu görmezden gelmeme neden olan bu “Yok canım”ın bir nedeni Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinde bu temaya rastlamamış olmamsa, asıl nedeni Türk sinemasında inanç, kader gibi meselelerin entelektüelikle yan yana görülmemesi. Oysa sinemanın en önemli yönetmenlerinin birkaçı, örneğin Tarkovski, Bergman, Dreyer, Bresson, Kieslowski ve Scorsese, filmlerinin tamamında veya çoğunda bu temalara kafa yordu.

Düşüncemin hüsnü kuruntu olmadığını anlamak için birkaç Semih Kaplanoğlu söyleşisi okumam gerekti. Kaplanoğlu’nun “Altyazı”daki sözleri gayet açık: “Bizi kendi gerçekliğimize götüren deneyimler modern nihilizmin anlatım kalıpları dışında nasıl anlatılır? (…) Yaptığım filmlere bu düşünce süreçlerini katmaya çalışıyorum. Sinema, Dreyer, Bresson, Bergman ve Tarkovski sayesinde seküler dışı bir sanat olma özelliği de kazanmıştır ve bu yol ustalarımın izinde benim de yolumdur.”

“Yumurta”, diğer meziyetleri bir yana tam da bu nedenle, yani “seküler dışı bir film” olma özelliğiyle Türk sineması için büyük önem taşıyor.

Yusuf’un kaderi

“Yumurta”nın merkezinde kader var. Zeki Demirkubuz filmlerinin aksine, “insanın çekmeye yazgılı olduğu acı” anlamındaki kader değil bu, “hayatı dipten ve geriden kuşatan kozmik bir mekanizma” olarak kader. Kaçmaya çalıştığınız yerleri, insanları, duyguları, deneyimleri ısrarla önünüze seren, gitmeniz gereken yolu tekrar tekrar karşınıza çıkarıp bazen bir seçenek, bazen bir mecburiyet olarak sunan bir mekanizma. Yusuf’un annesinin ölümü işte böyle bir mekanizmayı harekete geçiriyor.

Yusuf kasabaya ilk gittiğinde, taşrayla arasındaki kan uyuşmazlığı had safhada. İnsanlara yabancı, uzak. Verilen terlikler ayağına uymuyor. Ölenlerin ardından ekilen çiçekler onu korkutuyor (Ayla “Çiçek onlar” diyerek farklı ve yalın bir bakışın ipucunu veriyor). Sabah kahvaltı için kümeste yumurta arandığında, yumurta yok. Yusuf’la taşra arasındaki irtibat kesik.

Sonra taşranın zamanı, Yusuf’u kuyu gibi içine çekmeye başlıyor. Ağaç altında ya da berber koltuğunda apansız bastıran uykusu, urgancıların çektiği urganın ritmi, sesleri veya görüntüleriyle her yere sızan saatler aracılığıyla varlığını hissettiriyor, kendini dayatıyor. Yusuf hayat üzerindeki kontrolünü yitirmeye başlıyor. Veraset işi “Avukat İzmir’e gitti, yarın döner”, adak işi “Sürü otlağa gitti, sabah gelir” cevaplarının duvarına çarpıyor.

Sonra banyoda bir diş fırçası beliriyor. Yerleşmenin, kalıcı bir hayat ihtimalinin ilk işareti. Yusuf’un anlamadığı işaretlerden biri. Ardından, bozulan sigortalar, “Hayatta bırakmam” diyen arkadaşlar ve Ayla’nın mahzun yüzü bırakmıyor Yusuf’u.

Taşra, Yusuf’un kaderi. Üstelik taşra da kader gibi: İçine çekiyor, teslim alıyor, teslim olunduğunda anlam kazanıyor.

Kuyunun halleri

Kuyu, “Yumurta”nın kilit sözcüklerinden biri. Hem taşrayı hem kaderi tanımlıyor ve her ikisini Yusuf’la buluşturuyor. Film boyunca farklı anlam ve çağrışımlarla karşımıza çıkıyor. Çocukluğunda çıraklığını yaptığı bir meslek olarak, rüyasında içinden çıkamadığı bir yer olarak, kitabındaki şiir olarak, şiirin yazıldığı eski sevgilinin kimliğinde aşkın tarifi olarak, ama en önemlisi kaderin simgesi olarak.

Yusuf önce İstanbul’a dönüşünü erteleyerek kendini (farkında olmadan) kadere bırakıyor. Sonra adağı yerine getirip kurban kesmeye karar vererek bir adım daha atıyor. Reddettiği, kaçtığı her şeyi usul usul kabulleniyor. Yusuf’un alnındaki kurban kanı, taşranın/kaderin damgası gibi. Silinebilir ama çıkmaz.

Finalde Yusuf son bir kez İstanbul’a dönmeyi denerken ortaya çıkıp onu bırakmayan köpek, kaderin gücünün doruk noktası. Yusuf’un köşeye sıkışmışlığı ve hayatın onu belli bir yoldan gitmeye zorlaması mecaz olmaktan çıkıyor. Yusuf burada çaresizliğine ya da annesinin ölümüne ağlamaktan çok, kadere ve hayata teslim olup içini döküyor. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi “Yumurta”da kader ve hayat aynı anlama geliyor.

Ve Yusuf kasabaya geri dönüyor. Artık o taşraya ait ve kadere teslim. Artık kahvaltıda yumurta var.

(Sinema, Aralık 2007)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s