Türkiye’nin sınırında, sınırların kalktığı festival

Sinemacılar ve eleştirmenler sinemadan bahsederken sık sık “düş” ve “büyü” sözcüklerine başvururlar. Kullanmayı pek sevmediğim iki sözcük.

Belli bir filmden bahsederken neyse de sinemanın geneline böyle yaklaşmanın, bu sanatı incelemek ve anlamak yerine yukarılarda bir yerlere koyup gereksizce mistikleştirmeye yaradığını düşünüyorum. (Sinemada hislerin önemini göz ardı etmeden söylüyorum bunu.)Gelin görün ki Gezici Festival’le birlikte Kars ve Artvin’de geçirdiğim on günü düşününce aklıma ilk gelen kelimeler de bu ikisi oluyor.

Başka türlü bir yer

Festivallerin birbirleriyle kıyaslanması sinema çevrelerinin favori sporlarından biri. Fakat Gezici Festival’i başka (özellikle de büyük) festivallerle kıyaslamak doğru değil. Çünkü aralarında, Attila İlhan’ın tabiriyle söyleyelim, derece farkı değil mahiyet farkı var.

Gezici Festival’in amaçları, yöntemleri ve başarı kriterleri çok farklı. Festivalle seyirci ve festivalle şehir arasındaki çizgilerin ve sınırların kalınlaştırıldığı değil silikleştirildiği bir festival bu. Ahmet Boyacıoğlu’nun herkese örnek olmasını dilediğimiz sadelikteki açılış/kapanış konuşmalarından (“Festivalimiz açılmıştır” veya “Saat 20.15. Film başlar” gibi) törenlerin atmosferine, hatta konukların niteliğine (ve sanırım kişiliğine) dek yansıyan bir tavır.

Festivali düzenleyenler ya da katılımcılar bu tavrın sebeplerini ve sonuçlarını uzun uzadıya anlatmaya girişebilir ama ne kadar etkili olur emin değilim. O yüzden biz en iyisi Çiğdem Çebi’ye kulak verelim, derim.

Çiğdem festivalinseyircilerinden biri. Ordu’da yaşıyor, tiyatroyla ilgileniyor, amatör oyunculuk yapıyor. Ordu’dan kalkıp Kars’a gelmesinin iki sebebi var. Birincisi, festival denen şeyi bugüne kadar hep televizyondan izlemiş, artık bizzat tanık olmak istemiş. İkincisi, Kars’ta çekmek istediği bir belgesel film projesi var. (Konusunu bana anlattı ama, neme lazım, burada yazmayayım.) Bu yüzden bir yandan filmlere giderken bir yandan da belgesel ve oyunculuk atölyelerini takip ediyor.Önündeki sinema dergilerini büyük bir dikkatle incelerken, İstanbul dışında yaşayıp bu işlerle ilgilenmenin zorluklarından bahseden bu genç kadına festivali nasıl bulduğunu soruyorum, “Doğal” diyerek cevap veriyor: “Burada oyuncular var, yönetmenler var ama kimse kimseyi birbirinden üstün görmüyor. Giriyorsun salona, oturuyorsun, filmi izleyip çıkıyorsun. Bu kadar basit. Salondaki diğer insanlardan farklı olduğunu düşünmüyorsun. Kırmızı halı da yok.” (Gezici Festival’e ilişkin bir yazısına “Halımız kırmızı değil kardan olsun” başlığını atan Alin Taşçıyan’ın kulakları çınlasın.)

Sinemanın her hali

80 bin kişilik bir şehirde, 2 salonda, günde 4 gösterimle yapılan ve 7 gün süren bir festivalden söz ettiğimizi hatırlatayım. Rakamlar mütevazı görünebilir, buna karşılık festivalin Kars’taki programı geniş ve derin bir seçki sunuyordu.

Programın uzun metrajlı filmlerin yanı sıra kısa filmler, belgeseller, sahte belgeseller, canlandırmalar, klasikler ve çocuk filmlerinden oluştuğunu, atölye ve söyleşilerle desteklendiğini belirtirsem “geniş”ten ne kastettiğim anlaşılır sanırım. Politik, cinsel ya da sinemasal açıdan hayli cüretkar ve seyirciyi zorlayabilecek filmler içermesi ise derinliğinin göstergesiydi.

Sırf programın ortaya koyduğu bu tablo ya da örneğin uzun metrajlı filmlerin öncesine adeta “İnsanlar bunu da izlesin” düşüncesiyle kısa film koymak bile, bir sinema yazarı dostumun deyişiyle festivalin “aydınlanmacı” yaklaşımının göstergesi sayılabilir ve bu devirde “düş” sıfatını hak edebilir.

Ama Gezici Festival’le birlikte Kars ve Artvin’e gittiğinizde; 15 yıldır merak ettiğiniz ve nedense hiç karşınıza çıkmamış bir filmi Kars Şehir Sineması’nda seyrettiğinizde; sinema fuayelerinde Reha Erdem’i çevirip “Beş Vakit”teki müzik kullanımıyla ilgili soru soran veya Kars sokaklarında, meraklı bakışlar altında koştura koştura film çeken gençleri gördüğünüzde; Artvin’in bir süredir kullanılmayan sinema salonunun festival sayesinde hayata dönmeye hazırlandığını duyduğunuzda; Kars’ta ve Artvin’de insanların ayakta kalma, merdivenlerde oturma pahasına film seyrettiğine şahit olduğunuzda ve tabii Çiğdem’le konuştuğunuzda, pek başvurmadığınız bazı kelimeleri ister istemez raftan indiriyorsunuz.

Farklı şehirlere gidiyorsunuz, farklı filmler izliyorsunuz, filmler hakkında farklı düşüncelere sahip oluyorsunuz ama tuhaftır, sanki herkes aynı düşü görüyor.

(Sinema, Aralık 2008)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s