Söyleşi: Ekşi Sinema

(Kaan Karsan’ın benimle Ekşi Sinema için yaptığı söyleşiden bazı bölümleri aldım buraya. Dileyenler en alttaki link’e tıklayarak söyleşinin tamamını okuyabilir.)

Kendisiyle konuşabildiğim, kendisine sorular sorabildiğim için çok mutlu olduğum bir sinema, senaryo ve roman yazarı olan Uygar Şirin röportajı var aşağıda. “Karışık Pizza” ve “Ses” gibi filmlerin senaryolarına imza atan, “Anne Tut Elimi” ve “Büyük Deniz Yükseliyor” romanlarının yazarı Uygar Şirin’e sorularıma cevap verdiği için teşekkür ediyorum. Kendisi aylık Sinema Dergisi’nde film yazıları yazmaya devam ediyor. “Seyir Defteri” köşesi de pek bir ünlüdür zaten. Kendisiyle yazdığı kitaplara, senaryolara ve sinemaya genel bir bakış attık:

Sorularımızı yanıtlayıp bizi kırmadığınız için çok teşekkür ederiz ilk olarak. Son dönemin en dikkat çekici film eleştirmenlerinden biriyle konuşmak bizim için büyük bir onur. İlk olarak sıradan bir anket sorusuyla başlamak istiyorum. Haftada kaç film izliyorsunuz?

Haftada 3-4 film izliyorum. 2-3 tanesi sinema salonunda, gerisi evde. Festival zamanları iş değişiyor tabii, günde 3-4’e çıkabiliyor.

Sinema üzerine yazma tutkunuz ne zaman başladı?

15-16 yaşımdayken sinemaya ve yazıya merakım şekillenmeye başladı. 21 yaşında, üniversite ikinci sınıftayken Antrakt dergisinin “Çevirmen aranıyor” ilanına başvurdum ve çevirmen olarak işe girdim. Bir iki ay sonra yazı işlerinde yarı zamanlı olarak çalışmaya başladım. 6-7 ay sonra da ilk yazım yayımlandı. Hikayenin başı özetle böyle.

Yazdığınız iki roman, “Büyük Deniz Yükseliyor” ve “Anne Tut Elimi”, okuyan kitle tarafından genel olarak çok beğenildi. Siz bu kitapları yazdıktan sonra, hedeflediğiniz kitleye ulaşıp, beklediğiniz tepkileri alabildiniz mi?

Hedeflediğim bir kitle yoktu, önce onu söyleyeyim… Satış rakamlarına bakacak olursak “Anne Tut Elimi” daha çok sayıda okura ulaştı. Bu mutlaka daha çok beğenildiği anlamına da gelmez kuşkusuz, ancak “Anne Tut Elimi” galiba sosyal çevresi, yaşı, dünya görüşü vb. açısından birbirinden çok farklı insanların sevebildiği bir kitap oldu. “Herkesi buluşturan” cinsten bir kitap… “Büyük Deniz Yükseliyor” ise, neden bilmiyorum, daha keskin tepkiler üretti. “Hayatımın kitabı oldu”, “Rüyalarıma girdi” diyen de gördüm, “Sonunu zor getirdim” diyen de.

Roman yazarlığını mı, yoksa film yazarlığını mı üst kimliğiniz olarak görüyorsunuz?

17 yıldır profesyonel olarak yazı yazıyorum. Bu süreçte film eleştirisinden romana, senaryodan reklam metinlerine, televizyon programından şarkı sözüne kadar pek çok şey kaleme aldım. Böyle olmasını istediğimden değil ama hayat bu şekilde gelişti. O nedenle “yazar”lığı üst kimlik olarak görüyorum. Ne yazarsam yazayım “Bir hikaye yazıyorum” gözüyle bakıyorum.

Yaratıcılığınızı gösterdiğiniz tek platform roman yazarlığı değil. Ümit Ünal’ın yönetmenliğini yaptığı “Ses” filminin senaryosunu yazdınız. Hem de Ümit Ünal’ın kendi senaryosunu kendi yazmadığı ilk filmiydi. Senaryoyu yazma sürecinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Birkaç yıl önce bir film şirketi “Anne Tut Elimi”yi filme uyarlamak istediğini söyledi. Görüşmeye gittiğimde yönetmenin bir korku filmi peşinde olduğunu ve romanı bile okumadığını, yönetmenin asistanının ise bir “Anne Tut Elimi” hayranı olduğunu ve romanı bir ay içinde iki kez okuduğunu öğrendim. Toplantı kısa sürdü tabii, asistan hanımefendiyi üzmek pahasına “Anne Tut Elimi’den korku filmi olmaz” demek durumunda kaldım… Fakat benden ısrarla bir korku filmi projesi istediler. Her ne kadar “Benim kalemim değil” dediysem de dinletemedim. İstanbul Film Festivali’nin ilk günüydü ve filme yetişecektim, o yüzden “Bana bir ay verin, düşüneyim” deyip çıktım.

Bir ay sonra, “Ses”in temelini oluşturacak hikayeyi yazmıştım, fakat hikayeyi hiç sevmemiştim. Zaten tam anlamıyla bir korku hikayesi de olmamıştı. “Bu hikayeyi çekmezler, çekilse de ben yazmam” diye düşünerek metni yolladım, ama hiç olmazsa benden bir iz olsun deyip baş karaktere, o sırada yayımlanmak üzere olan “Büyük Deniz Yükseliyor”daki bir karakterin, Derya’nın adını verdim… Tahmin ettiğim gibi, filmi çekmediler. Gelgelelim geçen zaman içinde ben hikayeyi giderek daha çok sevmeye, bir süre sonra da aklımdan çıkaramamaya başladım. Sürekli “Ses”i düşünüyordum, notlar alıyordum.

O dönemde, Birfilm bir senaryo arayışındaydı. Birfilm’in kurucusu Ersan Çongar ve yapımcıları Tunç Şahin ile Kaan Ege eski arkadaşlarım; “Birlikte yapalım mı? Elinde bir hikaye var mı?” dediler. Birkaç hikaye anlattım, hem en sevdikleri hikaye olduğu için hem de bütçesel sebeplerle “Ses”i tercih ettiler. Sonra 1-1.5 yıllık bir senaryo yazım süreci başladı. Ben senaryoyu yazarken Ersan, Tunç ve Kaan da adeta editör gibi çalıştılar. Senaryoda büyük katkıları vardır üçünün de.

Filmi izledikten sonra edindiğiniz izlenim neydi? Eğer filmin senaryosu sizin olmasa Sinema Dergisi’ndeki “Seyir Defteri” köşenizde, o üslupla film hakkında ne yazardınız?

Yaptığı işin kusursuz olduğunu düşünenlerden değilim ama yine de kendi elimden çıkmış bir iş hakkında “objektif”, “mesafeli” bir fikir üretemem herhalde. Gerek de yok zaten, o işi benim yerime yapacak binlerce insan var. Dolayısıyla, konu “Ses” olunca sinema yazarı kimliğini bir kenara bırakıyorum.

Filmin beklentilerinizi karşılayan ve karşılamayan yönleri nelerdi?

Sinemada yönetmenin bile kafasındaki filmi perdeye tam olarak yansıtamadığını düşünecek olursak, “senaristin beklentileri” kavramı biraz lüks bence. Senaryo dediğimiz, perdeye aktarılmayı bekleyen bir metin ve her film bu anlamda bir “uyarlama” aslında. Senaryo yazacaksanız bu gerçeğe teslim olmak gerekiyor. Artık ne kadar becerebilirseniz… Benim yazdığım senaryoyla filmin son hali arasındaki “yapısal” farklardan bahsedebilirim sadece, çünkü bu sübjektif bir konu değil.

Benimkinde Mehmet Günsür’ün canlandırdığı Onur karakteri daha köşeli bir tipti. Ümit onun Derya’ya benzer bir şekilde, “kurban” denebilecek bir karakter olmasını tercih etti. Tek değişiklik buydu diyebilirim ama tabii bu, filmi pek çok açıdan etkileyen, önemli bir değişiklik. Mesela, Onur’un Derya’yla ilişkisini, karısıyla ilişkisini ve çocukluk hikayesini etkiledi. Mesela, “eski Onur” terastaki sahnede Derya’ya o sözleri söylemezdi. Bunun gibi birkaç örnek verilebilir…

İşin başka bir yanına değinmek için bir anekdot anlatayım: İki hafta önce Ankara Film Festivali’nde yaptığımız söyleşide bir kadın seyirci “Resmen feminist bir film olmuş” dedi. Ben de “Senaryonun ilk hali erkek düşmanıydı, yumuşayıp feminist oldu” diye cevap verdim.

Ümit Ünal ile çalışmak nasıl bir tecrübeydi?

14 yıl önce bir reklam ajansında çalışmaya başladığımda Ümit büyük bir tesadüf eseri karşımda oturuyordu. Ben yeni başlamıştım, o kaçma planları yapıyordu. Ben 2-3 senaryo yazmıştım, bir tanesi (“Karışık Pizza”) filme çekilmişti; o “Teyzem”in, “Hayallerim Aşkım ve Sen”in, “Arkadaşım Şeytan”ın senaristiydi. Kendisiyle karşılıklı oturduğumuz iki yıl boyunca ona usta gözüyle baktım, bir şeyler öğrenmeye çalıştım… Onca yıl sonra, yazdığım bir senaryoyu çekmek istemesi bile benim için büyük bir mutluluk oldu tabii.

Sinema izleyicisinin sinemadan “yalnızca eğlence bekleyen” tavrı, nasıl bir tutum sayesinde değişebilir? Sinema, bazen ciddi olmak istediğini, bunun sinema açısından bir gereksinim olduğunu  Türk halkına nasıl gösterebilir?

Umutsuz ya da yılgın görünmek istemem, o anlamda söylemiyorum, ancak seyircinin bu tavrını değiştirmeye çalışmak anlamlı gelmiyor bana. Seyirci dünyanın her tarafında ve her zaman sinemaya öncelikle eğlence aracı olarak bakmıştır. Bunun dozu ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişir ama bu temel gerçek değişmez. Manzara budur diye dövünmenin, ya da “Ama şekerim, halkımız da çok şey” elitizmine kapılmanın alemi yok. Kaldı ki ben de tür sinemasından (gerilim, komedi, bilim-kurgu, aksiyon vs.) hoşlanan bir seyirciyim. Son birkaç yılda çok az sayıda iyi örneğinin çıktığını düşünüyorum, o ayrı. Eğlencenin de iyisi kötüsü var sonuçta.

“Sanatı toplum için yapmak” için, toplumu sanatsever hale getirmek gerekmez mi? Bu değişim sizce nasıl gerçekleşebilir?

Ben Türkiye’de son yıllardaki asıl büyük meselenin “sinema kültürü”ndeki gerileme olduğuna inanıyorum, ama “sinema kültürü” derken kesinlikle sinema bilgisini ya da kimilerinin “sinemadan anlama” diye ifade ettiği şeyi kastetmiyorum. Şu iki şeyi kastediyorum: Birincisi, insanların beğenisinin belli gettolara hapsolması; kimsenin kendi “sevdiği” türler, ülkeler, biçimler vs. dışında farklı şeylere kapı aralamaması ve diğer dünyalara “Ama o filmlerde hiçbir şey olmuyor, herkes uzaklara bakıp susuyor” veya “Ama Hollywood da çok salak” gibi üstünkörü ve toptancı tariflerle yaklaşması. İkincisi, buna bağlı olarak, seyircinin “Niye o filmi sevdin/sevmedin?” yerine “Neyi sevdin? Neyi sevmedin?” diye sormakla yetinmesi ve başka fikirlere kulaklarını tıkaması, hatta öfkelenmesi.

Kişisel olacak ama önemli olduğunu düşündüğüm bir örnek vereyim. 5-10 yıl önce okurlardan gelen mail’ler başlıbaşına birer sinema yazısı gibi olurdu. İncelemeler, analizler, sorular, cevaplar ve en önemlisi ilgi, merak, arayış. Son birkaç yılda ise “There Will Be Blood’ı sevmediğinize göre sinemadan anlamayan adamın tekiymişsiniz” ya da “There Will Be Blood’ı sevmediğinize göre harika bir sinema yazarısınız” türü mail’ler geliyor… Beğenilerimizin nedenini niçinini konuşmayacaksak sinema üstüne konuşmanın, yazmanın ne anlamı var, çözebilmiş değilim.

Türkiye’de film eleştirmenleri hak ettikleri ilgiyi görüyorlar mı sizce?

“İlgi” diye bakacak olursak ciddi bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Fakat “Sinema yazarının görevi, amacı, işlevi nedir?” gibi sorularda Türkiye’de ciddi bir kafa karışıklığı, hatta bilgisizlik olduğunu düşünüyorum. Bir cümlede yıkılabilecek, hiçbir temeli olmayan safsatalar yıllardır tekrar ediliyor (eleştirmenlerin halktan kopuk olduğu, seyredilmeyen filmlere ödül verdiği, genç eleştirmenlerin daha katı olduğu gibi laflar, örneğin). Artık pek çoğu “kalıp”, “inanç” halini aldı. Zamanında, Radikal’in yaptığı bir soruşturmada “Sinema Yazarlığının Basit Gerçekleri” başlıklı bir yazıyla bunlardan bahsetmeye çalışmıştım, “Seyir Defteri”nde de her fırsatta yazıyorum, o yüzden burada lafı uzatmayayım.

Genç Türk yönetmenler arasında, “heyecan verici” olarak nitelendirebileceğiniz birisi var mı?

Pelin Esmer, Özcan Alper, Ozan Açıktan, Seyfi Teoman, Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy yeni filmlerini merakla beklediğim yönetmenler.

(Ekşi Sinema, 4.4.2011)

http://eksisinema.com/roportaj-uygar-sirin/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s