Moulin Rouge/Kırmızı Değirmen

Luhrmann, seyircisinin dikkatini hikaye yerine görselliğe çekmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.

Konu “Kırmızı Değirmen”se, mecburuz, yönetmeni Baz Luhrmann’dan ve onun sinemasından bahsedeceğiz. Zira üçüncü filminin ardından artık iyice belli ki, “Baz Luhrmann sineması” diye bir şey var. “Kırmızı Değirmen” bu sinemanın tüm özelliklerinin en bariz şekilde sergilendiği film.

Luhrmann’ın sineması, her şeyden önce, perdenin içine girmek için can atan seyirciye “Otur oturduğun yerde” diyen ve her fırsatta bir film izlemekte olduğunu hatırlatan bir sinema.

En etkili silahlarından biri, birbirleriyle yapısal olarak uyuşmadıkları varsayılan veya düpedüz farklı zamanlara ya da mekanlara ait olan kimi ögeleri bir araya getirip, özdeşleşilmesi imkansız bir yapaylık yaratması. Shakespeare’in Romeo’sunun arabalarda gezip tabanca çekmesi; yüz yıl öncesinin Paris’inde, The Police’in “Roxanne”inin, tango formatında söylenmesi veya “slapstick” mizahla ağdalı bir dramın yanyana durması, Luhrmann’ın “fusion” sinemasında rastlayacağımız türden sürprizler.

Filmlerinin temel malzemelerini, çok iyi bilinen bir türün (“Strictly Ballroom”), dünyanın en ünlü metinlerinden birinin (“Romeo & Juliet”) veya kökeni Orpheus mitine dayanan, klişe bir hikayenin (“Kırmızı Değirmen”) oluşturması da boşuna değil. Üstelik “Kırmızı Değirmen”de iyice ileri gidip, filminin anlamı üzerine kafa yormaya hazırlanan seyirciye “Hiç zahmet etme” diyor ve ilk sahnede, Elton John’un “Nature Boy”undaki “Hayatta öğreneceğin en önemli şey, sevmek ve karşılığında sevilmektir” dizeleriyle “mesaj”ını da açık ediyor.

Bütün bu silahları kullanarak hem çok sevdiği popüler kültürün sularından uzak düşmemiş oluyor, hem yerleşik kalıplarla oynamanın tadını çıkarıyor, hem de seyircinin hikayeyle ilgilenmesini anlamsız hale getiriyor. Zaten onun bütün derdi görsellik. Seyircisini de bu derde ortak olmaya çağırıyor, ona başka çare bırakmıyor.

Görselliğe geldiğimizde ise, hiç utanmadan en beylik klişelerden birini kullanalım, tam bir sinema şöleni karşılıyor bizi.

Bir kere, Luhrmann’ın filmlerinde bariz bir “yapaylık” ön plana çıkıyor. Gerçekliğin yeniden yaratılmaya çalışılmadığı, her şeyin bir yönetmen tarafından tasarlanmış ve kurulmuş olduğunun adeta gözümüze sokulduğu bir dünya bu. Bu nedenle Luhrmann filmlerinde, görüntü yönetimi, yapım tasarımı, sanat yönetimi ve set dekorasyonuna fazlasıyla iş düşüyor. Grotesk mekanlar; işlevleri umursanmadan, sinematografik açıdan üzerlerine düşen görevi yerine getirmek üzere yerleştirilen nesneler; stilize olmaktan öte neredeyse komik kostümler ve illa ki canlı, parlak renkler. “Kırmızı Değirmen” ise masalları hatırlatan mekanları, mizahın, trajedinin ve aşkın dozunun bilerek kaçırılması, insanların hareketlerine eşlik eden ses efektleri gibi unsurlarla, bir çizgi filmi andıracak kadar uçlarda dolaşıyor.

Luhrmann, bir durumun/atmosferin altını kalınca çizmek istediği anlar hariç, filmini yakın plan ve hızlı kurgu üzerine kuruyor. (Burada, Luhrmann’ın “opera yönetmeni” kimliğinin izlerini görmek de mümkün.) “Kırmızı Değirmen”de ise iş, oyuncuların konumundan eşyaların yerlerine kadar hiçbir devamlılığı umursamayan, atmosfer ve görsel etki dışında her şeyden bağımsız bir kurguya varmış durumda.

Tabii müzik de, onun filmlerinde mutlaka başrolde. “Kırmızı Değirmen”in bu açıdan da ayrıcalıklı bir yeri var. 19. yüzyılın sonunda, Paris’in meşhur gece kulübü ekseninde geçen hikayesi, pop/rock tarihinin nadide parçalarıyla anlatılıyor. O çok iyi bildiğimiz, her biri farklı bir telden çalan şarkıları, bir araya gelip aynı hikayeyi anlatırken izlemek/dinlemek ve hayattaki birtakım halleri ne kadar iyi tercüme ettiklerini görmek, nereden baksanız etkileyici. Luhrmann ve ekibinin eve kapanıp, geceler boyunca içki içip şarkı söylemeleri işe yaramış görünüyor. “Smells Like Teen Spirit” hiç bu kadar ironik, “Roxanne” hiç bu kadar can yakıcı, “The Show Must Go On” hiç bu kadar dokunaklı olmamıştı herhalde.

Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan, 20th Century Fox’un meşhur jeneriği dahil her şeyi bir “hammadde” olarak gören ve görselliğine malzeme eden, sinemanın tüm öğelerinin son derece yoğun ve yetkin biçimde bir araya geldiği, sayısız renkten, melodiden, plandan oluşan bir film. Ve işin ilginç tarafı, tüm popüler bileşenlerine rağmen (daha doğrusu onların bu şekilde birleştirilmeleri nedeniyle), seyirciden çok şey talep eden ve bu nedenle popüler olamayan bir film.

“Batı Yakasının Hikayesi” ve “Neşeli Günler”in yönetmeni Robert Wise, “Böyle bir müzikal gördüm ya, artık rahat ölebilirim” demiş. Ben olsam Luhrmann’ın bir sonraki filmini beklerdim.

(Sinema, Aralık 2001)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s