Büyük Deniz Yükseliyor (1. bölüm)

Derya gitti.

Doğrusu, Derya gideli on bir ay oldu.

Doğrusu, Derya gideli on bir ay yedi gün oldu.

Ancak, Kürşat’ın bu gerçeği anlaması biraz zaman aldı. Kürşat bunu anlayalı bir gün oldu.

Dün gece içki şişesini buzluktan çıkardı, sekiz ayrı bardağa boşalttı, bardakları sırayla dikti, terledi, yandı, başının dönmesine ve midesinin bulanmasına aldırmadan suyun altına girdi, yıkandı, havluya uzandı, ayağı kaydı, başını duvara vurdu, aynaya baktı, aynayı örten buğuyu eliyle sildi, su damlalarının arasından bakan, 27 yaşında, uzak, ıslak, kanlı ve yalnız bir adam gördü ve ağzından iki sözcük döküldü: Derya gitti.

Sonra, dizlerini karnına çekerek, başını avuçlarının arasına alarak, şakaklarını yumruklayarak, gözlerini parmak uçlarıyla kaşıyarak, bilinmez kaç zaman boyunca ağladıktan sonra yatağa uzandığında, uykuya varmak üzere bulanık ve uçucu bir ülkeden geçerken, o iki sözcüğü düşünmekle yetinmediğini, aynadan yansıyan görüntüsüne söylediğini anlayacaktı.

“Niye yüksek sesle söyledim?” diye sordu kendine.

“İyice anlamak ve belleğine kazımak için olmasın?” dedi, göğüs kemiklerinden kopan bir ses.

Uzun zamandır içinden bir ses çıkıp böylesine düzgün konuşmamıştı.

 

Derya gitti.

Kürşat on bir ay yedi gün önce ellerinde buldu bu iki sözcüğü.

Ellerine yapışmışlar, gözlerinin önüne çekilen bir perdeye yazılmışlardı. “Gitmeyecekler” diye düşündü. “Elimin içinde, gözümün önünde kalacaklar. Benim bir parçam olacaklar. Beni parçalayacaklar.”

Öyle de oldu.

Daha kötüsü, “Derya gitti” demek durumu anlatmaya yetmiyordu.

Doğrusu şöyle olmalı: Derya başka bir adama gitti.

Kürşat işte bunu anlamadı.

“Kılığını, düzenini değiştirsem anlaşılır mı?” diye düşündü. Denedi.

Başka bir adama gitti Derya. Başka Derya adama gitti bir. Bir adama gitti başka Derya. Adama Derya gitti başka bir.

Olmadı.

Yanlış mı anımsıyordu?

Ay gökyüzünde parlak bir bilye gibi dururken ve Kürşat başını Derya’nın bacaklarına koymuş, Derya da ayaklarını Büyük Deniz’e uzatmışken “Kimseyi böyle sevmedim, sevemem” diyen Derya değil miydi? Bir geceyarısı kapıyı çalıp Kürşat’ı uyandıran ve “Daha fazla bekleyemedim” diyerek bir yüzük uzatan Derya değil miydi? “Senin söylemen gereken şeyleri ben söylüyorum. Senin yapman gereken şeyleri ben yapıyorum. Bu ilişkinin erkeği benim, kadını sensin” diye çıkışan Derya değil miydi?

Doğru. O sözleri söyleyen Derya’ydı. O yüzüğü veren Derya’ydı. Ama o mektubu yazan da Derya’ydı.

Evet, bir de mektup var.

 

Sinemaya gideceklerdi. Yedigünün yedincisi olmalı. Kürşat’la Derya’nın her anı önceden tasarlanmış yaşamlarında yedigünün yedincisi sinema günüydü.

(Günün geri kalanı da belliydi. Günün alışverişi: Derya’ya saat. Günün lokantası: Duvardibi. Günün etkinliği: Uzun yürüyüş. Günün konusu: Kürşat’ın işi. Her şeyi önceden tasarladıklarında, yaşamın istedikleri gibi işleyeceğini ve ilerleyeceğini sanıyorlardı.)

Her buluşmaya zamanında gelen Derya ortalıkta yoktu.

Kürşat bekledi. Aşağı yürüdü. Yukarı yürüdü. Yola baktı. Kitabına baktı. Yola baktı. Yok.

Derya’nın evini aradı. Yanıt yok.

Kürşat korkmaya başladı.

Kapıdaki görevliye, beklediği arkadaşının gelmediğini, kaygılanmaya başladığını, şimdi arkadaşının evine gideceğini söyledi ve “Ben yokken gelirse, buradan ayrılmamasını söyler misiniz” dedi.

Kürşat’ın başının içinde sessizce yatan ve tedirginlik, belirsizlik gibi durumlarda kendi kendine açılıp görevini yapan aygıt, yol boyunca durmadan çalıştı, yaşanmamış anların düşsel resimlerini çekti, Kürşat’ın beyninde yıkadı, ipe astı.

Bir arabanın hızla çarptığı Derya, boynu kırık, gözleri açık, sokağın ortasında yatıyor. Gece evine giren hırsızın ayak sesleriyle uyanan Derya, karnında bir bıçak yarası, evin ortasında yatıyor. Bedeninde yıllardır ölümcül bir yumru taşıdığını bilmeyen Derya yatağında, yüreği suskun, uyuduğunu sanarak yatıyor.

Kürşat bu resimleri aygıtın yanındaki deftere yerleştirdi, defterin kapağını kapattı, dayanamadı, yeniden açtı, karıştırdı, seçenekleri en iyiden en kötüye doğru sıraladı. (En iyisi hırsızın bıçak yarası, çünkü belki Derya ölmemiştir, Kürşat yetişir, onu sağlıkevine götürür, ölümün kapısından alır. Güzel olur.)

Delirmesine az kala Derya’nın evine geldi. Kapıyı dinledi.

Sessizlik.

Boşluk.

Ölüm?

Altı ay önce Derya’nın verdiği anahtarla (“Yaşamımdaki bütün kapıları açtın. Bu da sende kalsın” diyerek anahtarı uzatan Derya değil miydi?) kapıyı açtı.

Oturma odasında kimse yoktu. “Derya” diye seslendi, kimse yoktu. Yemek odasına gitti, kimse yoktu. Yatak odasının kapısını açtı, kimse yoktu.

Kürşat koşarak evine gitti. Derya’yı orada bulacağını umuyordu.

Sağ eliyle göğsünü ve sol kolunu ovdu, üşüyordu. Küçükken evi ısıtıcılarla donatan babasından kalan bir anı. En sıcak havalarda bile Kürşat’ı bırakmayan, öncesiz ve sonsuz bir üşüme duygusu. Korkunun ve güvensizliğin ipleri ele geçirdiğini bildiren bir uyarı.

Eve geldiğinde Kürşat’ı, ikiye katlanıp kapıya sıkıştırılmış bir kağıt karşıladı. Üstünde “Tatlım” yazıyordu.

Niye yazıyor? Kime yazıyor?

Bilmiyormuş gibi yapma, sana yalnızca Derya “Tatlım” der. Bir de annen derdi zaman zaman. Ancak annen şu anda sana yazı yazamaz. Sana söyleyeceği bir şey varsa düşlerine girebilir ama yazı yazamaz. Ayrıca annen yazı yazarken Derya’nın el yazısını kullanmıyor. Annenin kendi eli, kendi yazısı var. Tüm insanların bir yazısı var. Senin de yazın var. Bu yazıyı Tanrı, sen dünyaya gelmeden önce yazıyormuş. Bu yazı yaşamını belirliyormuş. İnanmıyorsan mektubu al, bak. Orada yazıyor.

Bu kötü oldu işte. Derya bıçaklansaydı, yüreği dursaydı, arabanın altında kalsaydı daha iyiydi. Kürşat’a mektup bırakması iyi olmadı.

“Açmasam” diye düşündü Kürşat. “Okumadım, desem. Yırtsam, yaksam, atsam, görmedim desem. Olmaz mı?”

Olmaz.

Kürşat kağıda uzandı.

Ellerinin titremesini istemezdi. Gerçi, kapısına “Tatlım” başlıklı bir mektup bırakılmasını da istemezdi.

Uzun bir mektup isterdin belki, ama kısa yoldan gitmek en doğrusu.

Ben başka birini seviyorum Kürşat. Senin gibi ben de böyle bir şey yaşayabileceğimizi düşünmezdim ve istemezdim ama oldu.

Bu insanın kim olduğu önemli değil. Tanıdığın biri değil. Kuzey’de yaşıyor. Ben de her şeyimi bırakıp onunla birlikte yaşamaya gidiyorum. Bundan sonrası ne olur bilmiyorum. Yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Sonrasını düşünmek istemiyorum.

Seni ne çok sevdiğimi anlatmayacağım, nasıl olsa biliyorsun. Kendini üzme, bana kızma, demek de saçma olur. Yalnız, inan seninle kalsam, başka birine duyduğum sevgiyi yok saymaya ya da senden saklamaya kalksam, daha çok üzülürdün, kızardın.

Ben bundan sonra mutlu olur muyum bilmiyorum. Ama senin, bugün ya da yarın değilse bile, bir gün mutlu olacağını çok iyi biliyorum.

Seni karşıma çıkardığı için Tanrı’ya borcum var. Umarım sen de benim için böyle düşünebilirsin.

Derya

Yalnızca resim çeken aygıt değil, başının içindeki tüm aygıtlar çalışmaya başladı. Yalnızca resim değil görüntüler ve sesler de var.

Demek son günlerdeki o sıkıntılı yüz hali… Demek o gün aradığımda sesinde hissettiğim, anlam veremediğim gerginlik… Demek o kırıklıkları (“Üşütmüşüm” derdi), işleri (“Yoğunuz” derdi), bunalımları (“Yorgunum” derdi)…

Mektuba tekrar baktı. Bakmaya çalıştı.

Gözlerine söz dinletemiyordu. Derya’nın söz dinlemediği yetmiyormuş gibi, yaşamın söz dinlemediği yetmiyormuş gibi, gözleri de gitmelerini buyurduğu yere gitmiyor, mektubun her yanından sözcükler topluyor, topladığı sözcükleri Kürşat’ın beynine saçıyordu.

Uzun birini seviyorum.

Kısa yoldan oldu.

İstediğim şeyi.

Yapıyorum.

Borcum var.

Yapıyorum.

Tanıdığın biri.

Değil.

İnan.

Kuzey’de kızardın.

Seviyorum.

Yapıyorum.

Umarım sen de böyle düşünebilirsin.

Kürşat düşünecek durumda değildi. Yere yığıldı.

On bir ay yedi gün önce yere yığıldı. “Derya gitti” diyebilmesi, bunu ağlayarak, bağırarak, kusarak, kendine acıyarak, kendini acındırarak, kendine öfke duyarak, Derya’ya öfke duyarak, dünyaya öfke duyarak değil, tüm doğallığıyla, neredeyse duygusuz bir tavırla, olumlu ya da olumsuz yargı içermeden, “Ağaçların yaprakları döküldü” ya da “Güneş doğdu” der gibi demesi on bir ay yedi gününü aldı.

 

Bugün şaşırarak uyandı. “Uyanmak istemiyorum” diye düşünmediği için, “Ölmek istiyorum” diye düşünmediği için şaşırdı.

Derin bir soluk aldı. İçini yaran acının cılız bir sızıya dönüşmesini izledi.

Bir derin soluk daha. Aldı. Verdi. Yaşamı içine aldı, korkuları geldikleri yere gönderdi.

Başı acıyordu. Önceki geceden kalan ufak bir acı. Kürşat’a yaşadığını anlatan, savaşı bir sıyrıkla atlattığını anlatan bir acı.

Yataktan kalktı, cama gitti. Perdeyi aralayınca yine şaşırdı.

Büyük Deniz maviydi.

İlginç… Neredeyse bir yıldır kapkara akmıyor muydu?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s