A Beautiful Mind/Akıl Oyunları

Şunu sormamız şart: Nash’in hayatını perdeye aktarırken gerçekleri neden bu kadar çarpıtıyorlar?

“Akıl Oyunları”nı hepimiz çok sevdik. Uzun zamandır bu kadar güzel bir film izlememiştik. Salonda arkamda oturan hanımefendinin deyimiyle “duygu yüklü” bir filmdi.

Soru sormak için iyi bir zaman yani. Gelin, filmle ilgisi olan insanlar arasında şöyle bir dolaşıp, bol bol soru soralım.

Öyküsü gerçek hayattan alınan “Akıl Oyunları”nın kahramanı John Nash’den başlayalım. Nash aslında oldukça küstah ve huysuz biri. Biseksüel olduğu söyleniyor. Hastalığı nedeniyle 30 yıllık bir “uyku”ya daldıktan birkaç yıl sonra evliliği sona eriyor. Bu arada hemşiresiyle bir ilişki yaşıyor ve “evlilik dışı” bir çocuğu oluyor. “Uyandıktan” sonra ise, eski eşi Alicia’yla tekrar evleniyor.

Güya Nash’in hayatını konu alan “Akıl Oyunları”nda ise bunların hiçbiri yer almıyor. Aksine filmde, Alicia büyük bir aşkla ve sabırla eşinin yanından ayrılmıyor ve onun hayata dönmesinde en büyük rolü oynuyor. Hatta film bu tema üzerine kurulu. Yani, başta filmin ana hikayesi olmak üzere, birçok şey tümüyle yalan. İlginç, değil mi?

Şimdi, şunu sormamız şart: Neden? Neden Nash’in hayatı böylesine tahrif edilmiş? Sebebini söyleyeyim: Çünkü bizler, yani seyirciler, öyle istiyoruz. Çünkü biz hayatta da, sinemada da insanları yargılamaya, iyiler ve kötüler diye sınıflandırmaya bayılıyoruz. Böyle yaptığımızda, tepki vermek, anlamak, kendimizi aklamak, her şey çok kolaylaşıyor. Nash bize olduğu gibi anlatılsa büyük olasılıkla, ne Nash’i, ne de filmi severdik. Filmin arkasındaki insanlar bunu çok iyi biliyorlar, işleri bu. (Üstelik film belli ki, yönetmen Ron Howard ve ortağı Brian Grazer’ın “bugüne kadar yeterince para kazandık, şimdi sıra saygınlık, takdir ve ödülde” projesi.) O yüzden Nash’in hayatını evcilleştiriyor, bizim hazmedebileceğimiz ve duygusal bağ kurabileceğimiz, soru sormak zorunda kalmayacağımız, pozisyonumuzu rahatlıkla belirleyebileceğimiz bir şekle sokuyorlar. Şeker gibi. At ağzına, bak keyfine.

Peki madem bu kadar değiştirecekler, neden gerçek hayatta olmayan bir karakter yaratıp, onun filmini yapmıyorlar? Filmlerinin başına “gerçek bir hikayeden” cümlesini koymak neden onlar için bu kadar önemli? Cevabı basit. Çünkü hikayenin gerçek olduğu bilgisinin biz seyircileri etkileyeceğini, filmin bu haliyle bize çok daha fazla dokunacağını biliyorlar.

O zaman sıra en önemli soruya geliyor: Bizim sevdiğimiz, film mi yoksa Nash’in hayatı mı? Çünkü ikisi ayrı şeyler.

Dahası, “Akıl Oyunları”nın John Nash’in hayatını anlatırken hiçbir derdinin, kendine ait bir cümlesinin olmaması. “Akıl-kalp çatışması” diye bir teması varmış gibi yapıyor; o da Alicia’nın, kocasının kalbine dokunup “cevap belki buradadır” dediği bir sahneden ibaret. Bu kadar temel bir şeyin yokluğunda, bence bir filmden değil, görüntülerle anlatılmış bir hayattan bahsediyoruz.

Başka birine geçelim. Yönetmen Ron Howard’a… Bir usta olduğunu iddia edecek değilim, ama yönetmenliğinin belli bir tadı olduğunu düşünürüm. Hoş bir gözü vardır. Geniş kitleler için film yapmayı iyi bilir. Onun sınırlarını da hafiften esnetir. Fakat Howard bu filmde kendi gibi olmaktan vazgeçiyor, “iyi yönetmen” taklidi yapıyor, başka bir ligde oynamaya soyunuyor ve bütün bunların altında eziliyor. Kendi gibi olsa sonuç çok daha iyi olurdu eminim, ama bu haliyle filmin yönetmenliği için “hazin” diyebilirim. Son derece demode birtakım teknikler ve fikirler, yeni ve mühimmiş gibi karşımıza çıkarılıyor. Nash odasında çalışırken kameranın geri kayması ve mevsimlerin değişmesi, yerdeki gazete kupürlerine bakarken bazılarının yanıp sönmesi özellikle aklımda kalan planlar. İyi yönetmenlik bu mu şimdi? Sene 2002.

Senarist Akiva Goldsman. Koskoca bir hayatı, bir kadın, iki yakın arkadaş ve rekabet edilen bir başka arkadaşa indirgemiş. Bunların her biri o kadar eski senaryo klişeleri ki, Hollywood jargonunda isimleri bile var. Elbette senaryo bir yandan da matematik işidir. Ama karakter geliştirme, öykü kurma gibi unsurlar açısından. Yoksa gerçekleri çarpıtmak pahasına formüllerin üzerine oturmak açısından değil. Senarist, Nash’e kalbinin sesini dinlemesini öğütlüyor ama kendisi aklının sesini dinliyor.

Russell Crowe. Onun da “döktürdüğünü” düşünüyoruz. İyi de ne zaman bir oyuncu özürlü, sağır, dilsiz, ağır hasta birini oynadı da biz beğenmedik? Biz oyuncunun performansını mı beğeniyoruz yoksa rolün niteliği gözümüzü mü boyuyor? Bence Crowe, “Akıl Oyunları”nda, kendi ortalamasının hayli altında. Büyük oynamış, rolün dozunu kaçırmış. Filmle arasında sıkı bir duygusal bağ olmadığını öğrensem şaşırmam. “İnsanlıktan çıkarılan” karakterinin kendisine yeteri kadar malzeme sağlamaması da cabası. Crowe döktürmüştü, evet, ama döktürdüğü filmin adı “Köstebek”ti.

Ve Oscar Amca. Malum, iyi filmler vardır, bir de en iyi film Oscar’ına uygun filmler. Bazı yıllar iyi filmler Oscar’ın kriterlerine uymaz, Oscar’ın kriterlerine uyan filmler ise iyi değildir. Bu yıl da öyle bir yıl. Siz bu satırları okuduğunuzda Oscar’lar verilmiş olacak ve bir mucize olmazsa “Akıl Oyunları” salondan zaferle ayrılacak. Ve hepimiz çok mutlu olacağız. Film benim ben filmin, el ne karışır? Filmime de Akademi Ödülü ne güzel yaraşır.

(Sinema, Nisan 2002)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s