Seyir Defteri (Mayıs 2006)

> “Match Point/Maç Sayısı” neden bu kadar beğenildi acaba? Karakterler tek boyutlu, film sündükçe sünüyor. Daha fenası, safraları atılsa aynı hikaye 30 dakikada anlatılırdı. “Şans hayatımızda çok önemli bir rol oynuyor” demek için lafı bu kadar dolandırmaya gerek var mı?

> Hele filmin bir sahnesinde kahramanın elinde “Suç ve Ceza”yı gördüğümde şöyle demek istedim: “Anladık. Anladık.”

> Son bir not: Woody Allen ne zaman “Tanrı’nın yokluğundan” bahsetse, ironik bir şekilde insanın acizliğinden dem vurmuş ve daha büyük bir gücün varlığına işaret etmiş oluyor. Bir tenis maçında topun fileye çarptıktan sonra hangi tarafa düşeceğini belirleyen “şey”e bir isim koymak (örneğin “şans” demek), başka bir isim koymaya davetiye çıkarıyor. “Suçlar ve Kabahatler”de de durum aşağı yukarı böyleydi.

> Bruce Willis beş filmde bir iyi oynar ya, “16 Blok” işte o film. Biz onu alkolik ve/veya travma yaşamış ve/veya gözden düşmüş polis olarak izlemekten sıkıldık, o oynamaktan sıkılmadı. “16 Blok”u Richard Donner bile kurtaramamış ama Willis uzun bir aradan sonra vasatın üstünde.

> “Mürekkep Balığı ve Balina”, Fransız Yeni Dalga’sının getirdiği ve 40 yıl önce devrim niteliği taşıyan yeniliklerin, bugün nasıl sinemanın olağan bir parçası haline geldiğini hatırlamak için de izlenebilir. Yönetmen/senarist Noah Baumbach herhalde bu bağlantıya dikkat çekmek amacıyla araya bir Godard muhabbeti sıkıştırmış.

> “Capote”nin, elindeki iki muhteşem malzemeyi (yazar Truman Capote ve onun enfes romanı “Soğukkanlılıkla”) çarçur etmesini izlemek önce üzücü, sonra sinir bozucu. Filmin, Truman Capote’yi “kitabını yazmak için her türlü üçkağıdı çeviren, çıkarcı, manipülatif bir sanatçı” olarak ele alması dert değil. Asıl dert koskoca 115 dakikanın sadece bu cümle üzerine kurulu olması. Bir de “adi yazar belasını buldu” minvalinde bir final var ki, düşman başına.

> Keşke “Capote”yi Michael Mann çekseymiş. Ne de olsa kendisi, işini iyi yapmaya çalışan adamların (tercihen iki tane adamın)” ve “insan” oldukları her hallerinden belli olan kanunsuzların hikayelerini anlatmakta ustadır. “Capote”de bu karakterlerin tümü mevcut: Yazar Truman Capote ile polis Alvin Dewey ikilisi ve katil Perry Smith.

> Nisan’dan bahsedip Festival’den bahsetmemek ne mümkün. Geleneğe uyup favorilerimi sayayım: Dardenne Kardeşler’in “Çocuk”u, Park Chan Wook’un “İntikam Meleği” ve Michael Winterbottom’ın “Tristram Shandy”si. Hayalkırıklıklarımı da ilave edeyim: Abel Ferrara’nın “Mary”si, François Ozon’un “Veda Vakti”, Hou Hsiao Hsien’in “Üç Defa”sı ve Terry Gilliam’ın “Gelgit Ülkesi”. Bayılmadığım yönetmenlerin filmlerin sevip, gözde yönetmenlerimden eli boş döndüm, diye de özetleyebilirim.

> Biri bana 6 ay önce “David Cronenberg ve Woody Allen’ın son filmlerini değil, Dardenne’lerinkini seveceksin, dolayısıyla 2005 Cannes Altın Palmiye’sinin doğru bir seçim olduğunu düşeneceksin” deseydi, güler geçerdim. Büyük konuşmamak lazım. Sinema daha büyük.

> Hep söylenir, bir daha söyleyeyim: Bizim kuşağın (60’ların sonu ve 70’lerin başlarında doğanlar) sinemayla sağlam bir ilişki kurmasında, hatta kimi zaman sinemanın nasıl bir şey olduğunun ayırdına varmasında İstanbul Film Festivali’nin büyük katkısı oldu. Sırf “en büyük ve en kapsamlı” unvanlarından ötürü değil, biraz da bu nedenle ondan kısaca ve büyük harfle “Festival” diye bahsediyoruz. “Niye bunları anlatıyorsun şimdi?” derseniz, Hülya Uçansu çeyrek yüzyılı bulan görevinden ayrıldı da ondan. Kendisine “Elinize sağlık ve teşekkürler Hülya Hanım” demek boynumuzun borcu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s