Kategori arşivi: Seyir Defteri (2006-2011)

Seyir Defteri (Ağustos 2007)

> Bir ara internette “Amerikalılara göre dünya” başlıklı bir harita dolaşırdı, Amerikalıların cehaletini anlatan. “‘Transformers’a göre dünya” da işte öyle bir şey: Amerikalılar mazlum ve kahraman; İngilizler onların akıllı ve sadık yardımcıları; Çin, Rusya ve Kuzey Kore potansiyel düşman; Afrika tuhaf ve tehlikeli şeylerin ilk ortaya çıktığı uzak, gizemli bir yer; İranlılar zeki bir iş yapamayacak kadar aptal; Hintliler çağrı merkezinde çalışan tembel ve komik adamlar; Japonlar robotlardan filan anlayan tipler.

> “Hot Fuzz/Sıkı Aynasızlar” iddia edildiği gibi bir aksiyon taşlaması mı? Değil. Türe içerden sataşan “Scream/Çığlık”, “Last Action Hero/Son Muhteşem Kahraman”vari bir film mi? O da değil. Peki nedir? İngiliz mizahının alt seviyede örneği + Alan Parker ve Adrian Lyne’in bile hızlı bulacağı bir kurgu. “Transformers”ı seyrederken bu kadar yorulmamıştım.

> “Ocean üçlemesi”ne bakınca görünen manzara: “Ocean’s 11”de hem onlar (Soderbergh, Clooney, Pitt, Damon vs.) hem seyirciler eğlenmişti. “Ocean’s 12”de sadece onlar eğlenmişti. “Ocean’s 13”de kimse eğlenmiyor.

>  Sıradan bir işin altından kalkan bir filmi mi tercih edersiniz, yoksa kallavi bir işin altında kalan bir filmi mi? Birincisi diyorsanız “Vacancy/Boş Oda”ya buyrun. Her köşesinde bir klişe ama belli bir maharetle işlenmiş. (Son yarım saattaki çuvallamayı saymazsak.) İkincisini tercih ederseniz “Mr. Brooks”la tanışın, binbir yan hikayenin nasıl birbirine dolandığını görün. “Bakın biz farklı bir film yaptık, hiç Hollywood’a benzemiyor” diyebilirler ama film kötü olduktan sonra bir önemi yok.

> “Death Proof/Ölüm Geçirmez” yine oyuncaklı bir Tarantino filmi. Hatta filmden ziyade bir oyuncak. Tarantinoseverler için kare bulmaca. Kendi bilgilerinizi internetten öğrendiklerinizle birleştirip filanca kızın “Kill Bill”de Uma Thurman’ın dublörü olduğunu, falanca sahnenin “Rezervuar Köpekleri”ndeki kahvaltı sahnesinin kopyası olduğunu, telefonun zilinin “Kill Bill”deki melodi olduğunu görebilir, öğrenebilirsiniz. Hatta “Aaa bak, aynı o eski filmlerdeki gibi kare atlıyor, filmin üstünde de çizik var” diye sevinç çığlıkları atabilirsiniz. Eğleniyorsanız ne alâ, ben çok sıkıldım.

> Altyazı’nın şık tabiriyle “bilim-korku” dolu bir yaz geçiriyoruz. Başımızı öbür yana çevirince de seri filmlerin 3. veya 4. bölümleriyle burun buruna geliyoruz. Miyazaki Filmleri Toplu Gösterisi bu ortamda ilaç gibi geldi. Gerçi “İzlediğim ilk Miyazaki filmi (‘Spirited Away/Ruhların Kaçışı’) en iyi Miyazaki filmiymiş” hissimi kuvvetlendi ama olsun. Kiki’nin kedisi Jiji yeter.

Seyir Defteri (Haziran 2007)

> Örümcek bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde… artık yeter. Örümcek adamlığın genç bir adamın aşk ve iş hayatına metafor olması beni nasıl sıktı, anlatamam. Genç adam güçleniyor=Örümcek Adam oldu. Genç Adam büyüyor=Güçlerini kullanmasını öğrendi. Şimdi de genç adam kibirleniyor=Kostümü karardı. Kötü adamlar kiloyla, efektler daha az inandırıcı, Tobey Maguire toplam 5 mimikle oynamaya başladı… “Örümcek Adam, Jason’a Karşı” noktasına gelmeden şu işi bitirebilirler mi lütfen?

> Vay be! Bir film bu kadar mı kadın gösterip erkek vurur… “Perfect Stranger/Kusursuz Yabancı” 90 dakika boyunca “Hiçbir erkek masum değildir” diye getirdiği mevzuyu, son 5 dakikada “Her erkek bir kurbandır” diye bağlıyor. Sonunda bir de zeki ve psikopat “femme fatale”ini bir erkeğe sobeletmesin mi? Bak sen şu Hollywood’un işine.

> Danny Boyle’un 7. filminde dibe vuracağı kimin aklına gelirdi? “Sunshine/Günışığı” yılın en “Olduğundan Büyük Göstermeye Çalışan” filmi ödülünün adayı. Bir eda bir çalım, sanırsın yönetmen Tarkovski, konu hayatın anlamı. Oysa iki ayrı tür filmin kötü özellikleri itinayla bir araya getirilmiş: Duygusuz, imgesiz ve “iyi yönetmenlik”siz bir atmosfer filmi ile karakteri, heyecanı ve iniş çıkışı olmayan bir aksiyon filmi.

> “The Reaping/Hasat Zamanı”, usta olmasına gerek yok, sağlam bir yönetmenin, sıradan bir gerilim senaryosunu nerelere getirebileceğinin kanıtı gibi. Oturun, sırf Stephen Hopkins’in yaptıklarını izleyin, sıkılmazsınız.

> İnsan “Ya, bu aralar hiç güzel film yok” dediğini unutabiliyor ama Mayıs ayı gelip Sinema Yazarları Derneği’nin “sezonun en iyi 20 filmi” seçimi kapıyı dayanınca tablo tüm netliğiyle ortaya çıkıyor. Bugünlerde kendi “en iyi 10″umu belirlemeye çalışırken 10 tane adam gibi film bulmakta zorlanıyorum, “Vasattan hallice” diye düşündüğüm filmler 6., 7. sıradan listeye giriyor. Halbuki 90′larda “Şu güzelim filmlerin hangi birini listeye alacağım” diye dertlenirdim.

> “Next” eksiksiz bir Hollywood yemeği. İçinde bütün klişeler var. Kötü adamlar Fransız. (Fransa’da Bush’cu Sarkozy seçildi ya, kötü adamlar tekrar Arap ya da Doğu Avrupalı olmaya başlar şimdi.) “Devletin güvenliği bireysel özgürlüklerden önemlidir” şeklinde bir mesaj da araya sıkıştırılmış. Afiyet olsun.

> Philip K. Dick’in talihsizliği nedir Allah aşkına? Öykü ve romanlarından yapılan uyarlamalara baksanıza: “Impostor/İki Yüzlü”, “Paycheck/Hesaplaşma”, “Next”… Yazık yahu. Ridley Scott (“Blade Runner/Bıçak Sırtı”) ve Steven Spielberg’den (“Minority Report/Azınlık Raporu”) başkasının, Dick’ten uyarlama yapması yasaklansın bari.

> “Pars: Kiraz Operasyonu” son derece önemli bir film. Özellikle Türkiye’deki zenci meselesine değinmesi beni çok mutlu etti, çünkü daha önce bu konuya el atılmamıştı. Bu filmde Mehmet Kurtuluş konuya kelimenin tam anlamıyla el atıyor ve sokaktan geçen bir zenciyi bir temiz dövüyor.

> “Pars: Kiraz Operasyonu”nun 15-20. dakikalarında kendi kendime, hani sırf iyi vakit geçirmek için (film beceremiyorsa başının çaresine bakacaksın), “Bu filmde kötü adam çıkacak etnik gruplar” başlıklı bir liste yaptım. Listem Türkiye Cumhuriyeti’nin olağan şüpheliler listesi gibiydi: Amerikalılar, Avrupalılar, Kürtler, Rumlar, Ermeniler filan… Sağ olsun Pars yüzümü kara çıkarmadı, hepsini sırayla “kaçakçı, komplocu, üçkağıtçı” ilan etti. Yanımdaki gence döndüm, “Bu film çok fena ya” dedim, “Ya sev ya terk et” dedi.

> Bu aralar İstanbul Film Festivali’nde pişip vizyona düşen filmler bolluğu var. “The Fountain-Kaynak”ın zorlama âlemi ya da “The History Boys-Tarih Öğrencileri”nin teatral pozlarından ziyade, “Cashback-Zamana Güzellik Kat”ın zeki ve mütevazi dünyasının sürprizlere daha açık olduğunu hatırlatalım.

Seyir Defteri (Mayıs 2007) – İstanbul Film Festivali özel

> İki ay önce evde bir Fellini filmi seyrediyorum. “Play” tuşuna basıyorum. Film başlıyor. Ve bir iki saniyeliğine kendimi Festival’de, sinema salonunda sanıyorum. İstanbul Film Festivali (kısaca “Festival”) benim için, ve sanırım benim kuşağımdan birçok sinemasever için, böyle bir şey işte.

> “Mamma Roma” Pasolini sinemasından ziyade birkaç farklı sinemanın bileşimi gibi. Yeni Gerçekçilik dozu yüksek. İşçi sınıfının vaziyeti (burjuva değerler karşısındaki savunmasızlığı) yine filmin temel direği ama “Pasolini öfkesi”nin süzgecinden geçmemiş halde. İçinde bir de upuzun, gerçeküstü bir kaydırma var ki sanırsın Fellini.

> “Teorema-Teorem” ise Pasolini’nin dünya görüşünün billurlaştığı film. İnsanlar İsa’yla buluştuğunda işçi sınıfı özüne dönüp Assisi’li Francesco misali bir azizeye dönüşürken, burjuva sınıfı dağılıyor. Filmin yapısı bilimsel bir makaleye benziyor. Bir önsözün ardından, beşer kısımlık giriş, gelişme ve sonuç bölümleri. Tam olarak bir film değil, adı üstünde “Teorem”.

> Absürd bir mizah… Dokunaklı bir “parçalanan evlilik” öyküsü… Can yakıcı bir “kendinden kaçma-kendini bulma” serüveni… Bütün bunlar, gayet olgun bir yönetmenlik ve senaryo sayesinde “Prag”da bir araya geliyor. Havasından mıdır Dreyer’inden midir bilmiyorum ama Danimarkalılar bu işi biliyor.

> Fransızlar ise bu işi bilmiyor. Bkz. “Les Amities Malefiques-Kötü Arkadaş”

> “Candy”nin oyuncuları Heath Ledger ve Abbie Cornish o kadar iyiler ki, insan bu kadar emeğin böyle bir hikayeye harcanmış olmasına üzülüyor. (Hikaye=”Uyuşturucu batağına saplanmış” iki sevgili.)

> O uzun cümleler, zincirleme isim ve sıfat tamlamaları, pek zeki göndermeler tiyatro sahnesine yakışabilir ama beyazperdeye yakışmıyor. “The History Boys-Tarih Öğrencileri” bir tiyatro oyunundan uyarlanırken, tiyatro ile sinema arasında bir yerde sıkışmış.

> İşin tekniğine, taktiğine, matematiğine baktığında, “Dixie Chicks: Shut Up and Sing-Kapa Çeneni de Şarkı Söyle” çok başarılı bir belgesel değil. Ama salondan çıktıktan sonra, insana gecenin 12′sinde Beyoğlu’nda Dixie Chicks albümü arattırıyor.

> “Marie Antoinette” mi dediniz? Onu bırakın da “Lost In Translation” ne güzel filmdi, değil mi?

> “The Fountain-Kaynak”ın derdi “sevgilinin kaybının yarattığı acı ve suçluluk duygusu” ise attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmez. Eminim 4 dakikalık bir kısa film aynı konuyu çok daha çarpıcı ve doyurucu biçimde anlatır. (Hatta Tom Tykwer’in “True”su anlattı.)

> Bu sanatçıların böyle biraz çılgın olması filan normal tabii. Ama bunlar bir de onla bunla sevişiyorlar. Artı, uyuşturucu filan. Bencil de oluyorlar biliyo musun? Egoları büyük ya, o yüzden. Hııı, “Edie”yi izledim de oradan biliyorum. “Capote”yi seyretmiş miydin? O da öyle. Sorma.

> Sienna Miller’ın bu kadar iyi oynadığını niye kimse söylemedi? “Edie”de keşfettim. Sırf onun için “Interview-Görüşme”ye gittim. Değdi.

> “Reprise-Tekrar”ın Altın Lale alması çok normal ve çok şaşırtıcı. (Biliyorsunuz jüriler genellikle kazanması normal olan filmlere vermiyorlar ödülü.) Joachim Trier’nin (ilk) filmi, aşkı, dostluğu, yaratıcılığı ve egoyu alıyor, bunların hepsinin “zaman”la ortak ve gelgitli bir ilişkileri olduğunu saptıyor, tümünü capcanlı karakterlerin yaşamına boca ediyor ve filmin derdine denk düşen bir sinemayla aktarıyor.

> Bir yandan bakınca “gençlik filmi”; öbür yandan bakınca zamana ve aşka dair ilginç laflar eden, zeki bir film. Kah hafifleşiyor, kah derinleşiyor. Sıradan bir sinemasal anın arkasına taptaze bir kare yerleştiriveriyor. “Cashback-Zamana Güzellik Kat” garip bir film ama “seyir zevki” denen şeyden bolca sunuyor.

> Büyük lokma ye, büyük laf söyleme. Danimarkalılar bu işi biliyorsa “Efter Brylluppet-Düğünden Sonra” nedir? Melodramdan kötü bir şey varsa o da oryantalist melodramdır.

> Tsai Ming Liang’ın “Hei Yan Quan-Yalnız Yatmak İstemiyorum”u festivalin en iyilerinden. “Uzun plan-sabit kamera” denen tehlikeli ikili çok az yönetmenin elinde bu kadar anlamlı ve etkileyici oluyor.

> 15 gün çok kısa. Festival bir ay olmalı.

Seyir Defteri (Nisan 2007)

> Tom Tykwer’in “Paris Je T’aime-Paris Seni Seviyorum”daki 7 dakikalık şahane filmi “True”da, 2.5 saatlik filmi “Perfume-Koku”dan daha fazla derinlik, duygu ve sinema var.

> Başrollerinde Nicolas Cage ve Eva Mendesin Göğüsleri’nin oynadığı “Ghost Rider-Hayalet Sürücü”ye alternatif yorum: Şeytanla anlaşmaya yanaşmayan Teksaslı kovboy=Kuruluş dönemindeki saf ve temiz Amerika. Şeytanın oğlu Blackheart=Bugünkü vicdansız ve kötücül Amerika. Hayalet Sürücü=Kendi gücünden vazgeçmeyen ama onu olumlu yönde kullanmayı seçen hayali ve “ideal” Amerika.

> “The Queen-Kraliçe”nin adını yanlış koymuşlar. “Diana’dan Sonra” filan olması lazımmış. Öykünün ekseninde kraliçe değil, Diana’nın ölümünün ardından sarayın ve hükümetin (ve İngiliz halkının) haleti ruhiyesi var. Filmin ağzındaki baklaya gelince: “Ne değişimi? İngiltere’de hepimiz muhafazakarız.”

> “Flags of Our Fathers-Atalarımızın Bayrakları” kahramanlık kavramının altını oymuştu. “Letters From Iwo Jima-Iwo Jima’dan Mektuplar” ise ölümü kutsayan kültürle hesaplaşmaya girişiyor. Yazık ki sinemasal etkisi, tematik etkisinden geride.

> If Istanbul’dan geriye kalan en büyük miras Slavoj Zizek’in stand-up/makale/tez/filmi “Sapığın Sinema Rehberi”. Filmin en çarpıcı anlarından birinde Zizek sinema sanatına özetle “bok” diyor. Ama bunu iyi anlamda söylüyor. Ama “iyi” tırnak içinde… Böyle bir film işte.

> Mehmet Açar geçenlerde “Kurtlar Vadisi Irak”ın yönetmenliğinden bahsederken “D.W.Griffith’in sadece 10-15 yıl ilerisinde” demişti. Bu yaklaşımı mutlaka “Griffith Endeksi” adı altında kullanıma sokmalıyız bence. Hem eğlenceli, hem pratik. Hatta “Griffith+X” gibi kestirme bir kullanım da düşünülebilir. Şöyle yani: “‘Kurtlar Vadisi’ mi? Griffith+10”.

> “Notes On A Scandal-Skandal” sıradan psikolojik-gerilim kimliğini, İngiliz asaletinin altına gizlemeye çalışan bir film. Bayağı bir insanı da kandırdı nitekim. Demek ki psikopat kadını Judi Dench’e, hayatı zindan olan kadını Cate Blanchett’e oynatıp, pakete “Made In England” damgası basarsan bu iş oluyor. Gel de “Single White Female-Genç Bekar Bayan Aranıyor”un haline yanma.

> “Romantik”te Yasemin Kozanoğlu zeka özürlü bir kızı; Okan Bayülgen filmin ortasında aniden şiveli konuşan ve filmin sonunda aniden yaşlanan, ne idüğü belirsiz bir adamı; Teoman ne idüğü daha da belirsiz başka bir adamı oynuyor. Yapraklar uçuşup Yasemin kırmızı eteğini savurunca ve herkes ağır çekimde koşunca ne yazık ki ortaya güzel bir film çıkmıyor. (Şaşırdınız mı?)

> “Romantik” 60’ların Yeşilçam filmleriyle 80’lerin Yavuz Özkan filmlerinin karışımı tuhaf bir eser. Filmin “can alıcı” sorusunu sanırım Sinan Çetin’e de yöneltmeliyiz: “Ya hep inandığın şey gerçek değilse? Ya senaryo çok önemliyse?”

Seyir Defteri (Mart 2007)

> Doğu’yu egzotik, tehlikeli ve çekici bir orman bitkisi gibi gösteren Batılı filmlere alerjim var. “Beyond Rangoon/Burma’da Gözyaşları” deyin, gözüm John Boorman görmez; “Interpreter/Çevirmen” deyin, Sean Penn ve Nicole Kidman’ı defterden silesim gelir. Fakat “Blood Diamond/Kanlı Elmas” kontrpiyede bıraktı beni. Orta şekerli vicdan muhasebesi sinirime dokundu, insanlığın günah ve sevaplarını çeşitli milliyet ve renkler arasında adilce dağıtması gönlümü aldı.

> “Maskeli Beşler”de bir grup küçük hırsız olarak tanıyıp sevmediğimiz beşliyi, “Maskeli Beşler Irak”da Kerkük’teki bir Amerikan petrol tesisine hava indirme harekatı düzenlerken buluyoruz. Film buradan başlayarak “neden, nasıl, noluyo ya?” gibi en temel soruları bile yanıtlamıyor, mantıkmış tutarlılıkmış hiç aldırmıyor. Peker Açıkalın çalıyor, Şafak Sezer oynuyor.

> “La Marche de L’Empereur/İmparatorun Yolculuğu”nu Amerika’da Hristiyan gruplar sahiplenmiş ve taraftarlarını sinemalara yığmışlardı. Bu penguen belgeseli çekirdek ailenin önemini mi anlatıyormuş neymiş. Liberaller “Happy Feet/Neşeli Ayaklar”la, yine penguenler vasıtasıyla laf yetiştirdiler ezeli rakiplerine. Onların derdi de sürüden farklı olmak, etnik çeşitlilik ve çevrecilik… Rob Zombie penguenlerin katil olduğu bir korku filmi yaparak iki kesime de hak ettiği cevabı vermeli bence.

> Atilla Dorsay “Emret Komutanım: Şah Mat” adlı şey için yazdığı eleştiriden ötürü dava edilmiş. Sözkonusu eleştirinin, filmin hasılatına olumsuz etki yapıp yapmadığı incelenecekmiş. (Nasıl incelenecekse!) Hayır, sonra olumlu eleştiri alıp gişede iyi iş yapan filmlerden komisyon vereceklerse Atilla Bey kâra da geçebilir, sorun değil. Elde ettiği geliri de Türk sinemasının değerli ama sesi daha az çıkan/duyulan yapımcı, yönetmen ve oyuncularına bağışlar.

> “Barda”da orta-üst sınıftan Beyaz Türklerle, yoksul ve öfkeli Öteki Türkler karşı karşıya geliyor. Filmin ilk 15 dakikasında Beyazları tanıtırken, senarist/yönetmen Serdar Akar’ın sineması eski, kalemiyse tutuk ve şematik. Ne zaman ki Ötekiler sahneye çıkıyor, Akar’ın kamerası ve kalemi akmaya başlıyor. Belli ki Akar, Ötekileri daha iyi tanıyor.

> Favori yönetmenlerimin son filmlerini neden sevemiyorum? Cronenberg, Allen ve Spielberg’den sonra De Palma da “The Black Dahlia/Cehennem Çiçeği” ile bu hazin listeye dahil oldu. Romandan uyarlanAMAmış paramparça senaryo ve De Palma’nın “Dur şunu 40’ların filmlerine benzeteyim” ısrarı filmin tabutuna ikişer çivi çakıyor.

> “Polis” sahiden farklı bir film. Ama “farklı=başarılı” diye bir kaide yok tabii. Filmin iki ciddi sorunu var. Birincisi, Kitano ağırlığından yersiz göndermelere kadar birçok yanıyla, özgünden (veya “sentez”den) ziyade ithal ve “öykünme” duruyor. İkincisi, gerçeklikten yüz çeviren, hikayeden çok anlatıma öne veren bir filmin, “olay örgüsü” denen şeyi bir kenara koyması lazım. Oysa “Polis” bu tavrını, olay örgüsünü doğru dürüst kurmamak için mazeret olarak kullanıyor adeta ve fantastikle gerçeklik arasında sıkışıyor.

> “Polis”ten aklımda kalacak iki bölüm: İlk sahne ve Musa’yla Funda’nın yemek yedikleri sahne. Haluk Bilginer’in oyunculuğuna ise söyleyecek söz bulamamaya devam ediyorum.

> “Polis”e emeği geçen kimi isimlerin, sinemasever sıfatıyla internette “Polis”i “Türk sinemasını değiştirecek film” diye anmaları, sonra gazeteci sıfatıyla dergilerde eleştirmenlerin henüz var olmayan olumlu tepkilerinden bahsetmeleri, sonra da yazar sıfatıyla övgü dolu eleştiriler kaleme almaları en hafif tabiriyle nahoş. Alelade zamanlarda edep ve insaf sahibi olmak nispeten daha kolay. Bu meziyetler asıl böyle zamanlarda imtihandan geçiyor.

Seyir Defteri (Aralık 2006)

> “Masumiyet” ve “Kader”in güzellikleri, hem aynı mevzuyu (tutku) anlatıp, hem de adlarının işaret ettiği gibi iki ayrı mevzuyu anlatmaları. İlkinde tutkunun yarattığı suç, ikincisinde tutkunun kader misali kaçınılmazlığı. Yalnız “Masumiyet”, karakterlerinin meselesini memleket meselesi haline getiriyor, yan hikayeler ve karakterlerle bu durumu destekliyordu. “Kader” bu açıdan biraz zayıf.

> Ufuk Bayraktar’ın “Kader”deki performansı, artık magazin sütunlarına düşen oyunculukta alaylılık-mekteplilik tartışmasına son verebilir. Diğer oyuncuları geçtim, yönetmeninden bile rol çalıyor.

> Bu ay çok sinirliyim, çünkü Cem Yılmaz “Hokkabaz”ı benim bir senaryomdan çaldı. “Sizi Bize Sayıyla Mı Verdiler” adlı senaryomda bir kadın ve bir adam vardı ve kadın adamı kandırıyordu. Aynı “Hokkabaz”daki gibi… Nasıl çaldığını bilmiyorum. Yıllar önce bir gösterisini izlemeye gitmiştim, o sıralarda bu filmi düşünüyordum, herhalde o gün bir dümen çevirdi.

> Sevdiğim Pedro Almodovar filmleri 80’lerde kaldı. “Todo Sobro Mi Madre/Annem Hakkında Her Şey”den bu yana dünyayı saran Almodovar hayranlığını paylaşamadığım gibi (“Hable Con Ella/Konuş Onunla” hariç), kayda değer bir yanını da göremiyorum, günahı boynuma. “Volver/Dönüş”, dağınık senaryosu, neyi niçin yaptıkları anlaşılmayan karakterleri ve gözümüze soktuğu temasıyla sanırım bu sinemanın ulaşabileceği en alt nokta.

> Bu vesileyle Sight&Sound’un Eylül sayısında “’Dönüş’ abartılıyor mu?” başlıklı yazıyı kaleme alan Peter Matthews’a “Elinize sağlık” diyeyim. Almodovar’ı “terbiyeli, efendi, burjuva sinemacı” diye eleştirmesi çok şey açıklıyor.

> “Şaşkın”, kelimelerin yetersiz kaldığı, anlatılmaz yaşanır bir film. Bir ay daha var, büyük konuşmayayım ama herhalde yılın en kötü filmi. İlk andan sergilediği “80’lerde video için yapılmış film” havasını azimle sonuna kadar koruyor ve tabii o filmlerin arkasındaki inanca samimiyetle değil, -mış gibi yaparak sahip olduğu için atalarını bile mumla aratıyor.

> Dağarcığımıza “kıçındaki hipnoz halkalarıyla insan öldüren seri katil” gibi bir şeyi (neyi?) kattığı için “Şaşkın”ı ayrıca kınıyor ve teşekkür ediyorum. Öylesine karmaşık duygular içindeyim.

> “Abicim en kötü filmine bile gidersin, üç tane plan görürsün, aklın şaşar” düstüruyla her filmini izlediğim Ridley Scott’ın, ayağımın bir türlü gitmediği ilk filmi “The Good Year/İyi Bir Yıl” oldu. Acımasız işadamı güney Fransa’ya gidecek de, şarap işine girecek de, adam olacak, hayatın anlamını bulacak. Ridley usta bununla mı uğraşacaktı?

> “Modern İngiliz korku sineması” diye bir alt tür oluştu. Amerikan korku sinemasının (ve onun taklidi Avrupa filmlerinin) itinayla kaçındığı pek çok unsuru kucaklayan bu tür, iki şeyi asla ihmal etmiyor: Filmin altına modern toplumla ilgili bir mesele yerleştirmek ve bolca mizah şırınga etmek. “Severance/Kanlı Mesai” de bu kabileden. Meselesi silah endüstrisi ve büyük şirketler, mizahı ise abartılı ve acımasız.

> “Unutulmayanlar”a göre Türk sinema sektöründe 50 yaşın üzerindeki herkes birbirinden dürüst ve anlayışlı, 30 yaşın altındaki herkes ise birbirinden hödük ve şerefsiz kimseler. Yönetmen/senarist Ayhan Sonyürek böyle düşünüyorsa, karakterlerine söylesin, böyle bir memlekette film yapmak için canlarını dişlerine takmasınlar boşuna.

> Inarritu ve Arriaga’nın sinemasına karşı, adını açıkça koyayım, bir zaafım var. Eksiğini, yanlışını görsem de kendimi sevmekten alıkoyamadığım filmler yapıyorlar. Örneğin, “Babel/Babil”in 30 dakikalık fazlalığı olduğunu, hikayelerin derinlik ve boyut sıkıntısı yaşadığının farkındayım. Ama sorsanız “21 Gram kadar olmasa da güzel film” derim. Ahmet Kaya’nın dediği gibi “Nereden baksan kararsızlık, nereden baksan tutarsızlık”.

Seyir Defteri (Kasım 2006)

> “Araf”ın düşündürdükleri… 1. Bir karakterin arabasına binmesi ya da bardağa su doldurması, film için bir anlam ifade etmediği sürece gösterilmez. Bu eleme sürecine kurgu adını veriyoruz. 2. Beyaz pudra ve kömür karası, küçük bir kızı ürkütücü yapmaya yetmez. 3. Kamerayı sağa sola sallamak veya tuhaf alt/üst açılara yerleştirmek bir filmi ürkütücü yapmaya yetmez.

> İsminden, afişinden ve fragmanından anladığım kadarıyla “Araf”ta İslami bir atmosfer olması gerekiyordu. Halbuki film hiç oralı değil. Gerçi ben son 20 dakika boyunca “Yarabbim, nolur bitsin artık!” diye yalvardım, bilmiyorum sayılır mı?

> “DOA : Dead or Alive/Ölü ya da Diri” daha ikinci dakikada “Abi sen beni ciddiye alma, takılıyorum ben öyle” mesajını verip keyfine bakıyor, sizi de ortama davet ediyor. Unutulmuş ve özlenen bir tür olan erotik karateyi (80 çocukları, videoculardaki kasetlerden hatırlar bu ‘janr’ı) canlandırması ayrıca sevindirici.

> “Ölü ya da Diri” aynı anda hem bir “kadının fendi”, hem de bir “kadın vücuduyla erkek sömürüsü” filmi. Buna çelişki mi demek lazım, yoksa “Erkeği sömürmek de icabında kadınlığın şanındandır, yeter ki kadın kendi bedenine sahip çıksın” diye güya-feminist bir yorum mu getirmek lazım, orasını kestiremedim.

> Toplumsal açıdan önemli ve yakıcı olmakla birlikte, hakkında milyonlarca söz söylenmiş bir konuyu, ne tematik ne de sinemasal anlamda yeni bir soluk getirmeden “mercek altına almak”… Son dönem Ken Loach filmlerinin halini özetleyen bu cümle (son dönem dediğim, son 15 yıl filan) Duygudan da Öte için de geçerli.

> Ayın bilmecesi: Nuri Bilge Ceylan, Altın Portakal’da ödül alırken yaptığı konuşmada gerçekten söylediklerini mi kastediyordu yoksa ironi mi yapıyordu? (Yaptığım mini ankette gerçek-ironi oranı 50-50 çıktı.) “Jüri ilginç kararlar verdi, topu topu 300-400 plandan oluşan filmime en iyi kurgu ödülünü vermek çok cesur bir karar” derken, “ilginç” ve “cesur” sözcüklerini “saçma, abuk sabuk” anlamlarında mı kullanıyordu? Eğer öyleyse, kendisini temin ederim, geçen sene içinde bulunduğu jürinin Türev’i “en iyi film’ seçmesi çok daha ilginç ve cesur bir karardı.

> Eleştirmen dostlarımın “beş yıldız”lara boğduğu “Beş Vakit”, sevmediğim ilk Reha Erdem filmi oldu. Bugüne dek olağan hikayeleri net bir bakış ve incelikle işlenmiş bir estetikle sarmalayan Erdem, bu kez yapraklara sarmalayıp klasik müziğe bezediği köylü çocuklarıyla zorlama bir “plastik” sanat elde etmiş. “Kaç Para Kaç” ve “Korkuyorum Anne”nin kahramanları ne kadar canlıysa “Beş Vakit”inkiler o kadar yapay. Önceki filmlerde döktüren oyuncular bile burada sırıtıyorlar, belli ki o karakterlerin postunu giyememişler.

> “Beş Vakit”in “taşrada zaman”ı anlattığını söyleyenlere de itirazım var: Onu anlatmıyor, “Korkuyorum Anne”nin anlattıklarını aynen ve yeniden anlatıyor.

> Vizyon dışından tavsiye: “Birth-Doğum”. Yönetmen koltuğunda Jonathan Glazer, başrolde Nicole Kidman.

> Biri çıkıp “Ölümle burun buruna gelen bir adamın, beyaz ışıklara bürünmüş İsa Peygamber’i rüyasında göreceği bir Oliver Stone filmi (“World Trade Center/Dünya Ticaret Merkezi”) seyredeceksin” deseydi hayatta inanmazdım. Beyaz ışıklarla ya da İsa’yla bir sorunum olduğundan değil ama normalde bir Oliver Stone filminde biri halüsinasyon görüyorsa ya şizofrendir, ya triptedir ya da Vietnam gazisidir.

> Bu “The Night Listener-Gecenin Sesi”ni alacaksın, Brian De Palma’ya vereceksin, “Abi, şunu yeniden yazıp çeksene” diyeceksin. Mırın kırın ederse “Ama bak, hikayede eşcinsel bir radyocu ve kimlik meseleleri nedeniyle sürekli saçlarını boyatan kör bir kadın var” diyeceksin, hemen ikna olur. Çok da güzel çeker.

> Tabii “Gecenin Sesi”ni De Palma yönetse Robin Williams’ı oynatmazdı, o kesin. Çünkü Williams canı fena yanmış insanları oynayamıyor ne yazık ki. Yüzünde hep o aynı buruk, acı tebessüm.

> 13’te güzel bir fikir var, bir de… O kadar.

> Vizyondaki filmlerden illallah deyip Filmekimi’nin yardımını istemiştim geçen sayıda. Filmekimi gerçekten hızır gibi yetişti. Bir başyapıta rastlamadıysam da (kolay mı?), “Brick/Asi Gençlik” şöhretini haklı çıkaran bir liseli kara filmi, “Fast Food Nation/Hamburger Cumhuriyeti” misyon filmlerini de sevebileceğimi hatırlatan bir “ajit-prop”tu. “Il Caimano/Timsah” ise Nanni Moretti’nin zeki ve fakat dağınık senaryolarıyla hasret gidermemizi sağladı. En kötüsü bile vizyonun yanında altın değerinde.

Seyir Defteri (Ekim 2006)

> “The Illusionist-Sihirbaz”ın sürpriz sonunu açıklıyorum: Meğerse film alelade bir polisiyeymiş.

> “Yazıya meraklı insanların seveceği filmler” diye bir kategori var kafamda. Bilimsellikten uzak, fevkalade uydurma bir kategori. (“Kiss Kiss Bang Bang” geçen yılın onursal üyesi.) “Heights-Gizli İlişkiler”i de, insanların hayatlarını yukarda biri tarafından yazılmış gibi gördüğü ve rastlantı denen şeye “hayatın dramatik yapısının bir parçası” muamelesi yaptığı için ekibe dahil ettim.

> “The Sentinel-Fedai”nin arada verdiği ince mesajlara dikkatinizi çekmek isterim.

Mesaj 1: Beyaz Saray’da Aziz isminde Arap asıllı biri çalışıyor. (Düşünün yani, Amerika öyle özgürlükçü, öyle güzel bir yer.)

Mesaj 2: Amerikan Başkanı hem terörizme karşı çıkıyor, hem de Ortadoğu’da barışı sağlamaya çalışıyor. (Amerikalıların hayalindeki, Cumhuriyetçi-Demokrat karışımı süper başkan.)

> Fedai ne kadar geri kafalı, pimpirik ve uyuzsa, “Crank-Tetikçi” de o kadar yeni, rahat ve komplekssiz. Dijital kameranın hakkını vermesinden tutun, fırlama esprilerine ve enfes finaline kadar acayip sempatik bir hava var üzerinde. Bir insan olsa, delikanlı ve matrak bir arkadaş olurdu.

> Tetikçi’nin ortasında, kahramanımız Chev Chelios’un (Jason Statham) sevgilisiyle geçirdiği 15 dakikalık bir bölüm var ki antolojilere girse yeridir. “Kadınlar Mars’tan, erkekler Venüs’ten” (yoksa tersi miydi?) klişesine yaslansa da, kadının gevezeliği ve ilgi açlığıyla, erkeğin iş bitiriciliği ve düpedüz hayvanlığının kolkola gezdiği bu bölüm, zamane ilişkilerini 15 dakkada dürüp büküp bir kenara koyuyor.

> Filme adını veren konuya kırk beşinci dakikada gir… Ve 11 Eylül hakkında bir film yap, 11 Eylül üstüne iki çift laf söyleme… “United 93″ bu iki başarının altına imzasını atıyor. Böyle bir filme ne denir? 11 Eylül simülasyonu. Uzun ve sıkıcı bir haber bülteni. Öfke ve nefret gibi duygulara benzin dökme pervasızlığı.

> “Lemming-Kuzey Faresi” bir Haneke filmi gibi, yani buz gibi başlıyor. Soğuk ve katı. Kamerasını çevirdiği cilalı banliyo yaşamının altında bir şeylerin (değerlerin, ilişkilerin, duyguların) çürüdüğünü ima ediyor. Yazık ki bu umut vaad eden başlangıcın ardından, en korkunç kavgaların bile “Tuzu uzatır mısın?” tonlamasıyla yapıldığı tipik “modern Fransız filmi”ne dönüşüyor.

> Haneke filmlerinde yönetmen seyircisine mesafelidir, “Kuzey Faresi”nde yönetmen karakterlerine mesafeli.

> “Ils-Onlar”a bir yandan “bilinmeyen”in üzerine giderek tedirginlik ürettiği için saygı duydum, diğer yandan “Bu devirde böyle bir film çekmek çok mu matah bir şey” diye düşündüm. Film bittikten sonra, senaryoya kaynaklık eden gerçek olayın ayrıntıları verilince duygularım netleşti: Bu hikayeden, çok daha ürkütücü ve akılda kalıcı bir film elde etmek mümkünmüş.

> Ayın Seyircisi Ödülü’nün sahibi, “Onlar”dan çıkarken arkadaşına “Çok fena bir film. Yani böcekler, uzaylılar filan olsa daha az şey olurdu, anladın mı?” diyen genç bayan. Bu kadar güzel özetlenir.

> “Kuzey Faresi”ni seyrederken böyle bir filmi (yani, bunun iyisini) ne kadar özlediğimi fark ettim. Benim festival vaktim gelmiş, belli. Allahtan, Filmekimi’ne az kaldı.

Seyir Defteri (Eylül 2006)

Adam ve onun hayatını değiştiren kız: “Angel-a” ve “Leon”

> “Angel-a”da Besson yine hayatın rutinine kapılıp gitmiş yalnız adamla onun hayatını değiştiren tuhaf kadının hikayesini anlatıyor. (“Nikita”, “Leon” ve “Beşinci Element”te olduğu gibi.) Güzelim kamerası yine nerede duracağını çok iyi biliyor. Fakat senaryo akıl almaz derecede basmakalıp ve Besson’un genellikle iyi ayarladığı duygu dozu bu kez öldürücü miktarda.

> Bunu (“Angel-a”) izleyenler eve gidip bunu (“Leon”) izlemek istediler.

> “Göl Evi”nin yaratıcıları, Kore filmi “Siworae”yi yeniden çekerken güzel bir Hollywoodizasyon kıvamı tutturmuşlar. Bir istisna var: O berbat final. “Zorlama mutlu son”dan çok daha feci bir şey bu. “Göl Evi” sırf bu final uğruna kendi koyduğu kuralları ihlal ediyor. Son dakikaya kadar “zaman bir çemberdir” derken, aniden zamanın düz bir çizgi olduğuna karar veriyor. Değer mi?

> Amerika’da son on yılın en heyecan verici filmlerinden “Akıl Defteri” ve “Olağan Şüpheliler”i çeken yönetmenlerin biri (Christopher Nolan) şimdi Batman’den, diğeri (Bryan Singer) Superman’den sorumlu. İnsanın içi acıyor. Genç yönetmenlerin Hollywood’u değiştirdiği zamanlar 1970’lerde kaldı herhalde. Bugünlerde Hollywood genç yönetmenleri değiştiriyor.

> “Gwai Wik-Hayalet Dünya” “hikaye hiçbir şey, stil her şey” diye düşünen ve kamerayı itip kakmayı stil zanneden zihniyetin ürünü. Bir de “küvetin suyu taştı”, “asansörün kapısı kapanmıyor”, “uzun saçlı küçük bir kız geldi” gibi numaraları da yeni zannediyorlar.

> “Hayalet Dünya”yı korku tüneline benzettim. Hani eski lunaparklarda vardır, uyduruktur, “kitsch”tir ve nihayetinde ürkütücü olacağına komiktir. Tam öyle işte. Bir korku tünelinde ne kadar hikaye ve estetik varsa “Hayalet Dünya”da da o kadar, hadi bilemediniz bir ölçü fazlası var. Filmin genel tutumu da bir tırnağın karatahtaya sürtülmesine benzetilebilir. Korkutucu değil, yeni ve yaratıcı hiç değil, olsa olsa sinir bozucu.

> Robert Zemeckis ve Steven Spielberg “Monster House-Canavar Ev”de yapımcılıkla yetinmemişler mi ne? Hatta bence Zemeckis gizli yönetmen. Film Zemeckis usulü “bir objeyi yerde gökte takip etme” planıyla başlıyor. (“Forrest Gump”taki yaprak ve “Kutup Ekspresi”ndeki tren bileti misali.) Ardından “Yeni Hayat”taki Wilson’a benzer bir basket topu ve “Duel-Bela”daki “canavar kamyon-eski püskü araba” kavgasına benzer bir kavga geliyor (“canavar ev-eski püskü vinç” biçiminde).

> “Canavar Ev”in ergenlik tasviri son derece taraflı ve sevimli. Çocukların saf, gençlerin şapşal, yetişkinlerin ise ne idüğü belirsiz olduğu bu dünyada, 12-13 yaşındaki buluğ çağı mensupları bir yandan geçiş dönemi sorunlarıyla boğuşurken, bir yandan hayal gücüne sahip tek insan türü olmanın getirdiği yükleri sırtlıyorlar. Sonuçta “Canavar Ev” bir ergenin heyecanıyla “Büyümek zor ama güzel, di mi lan?” diyor.

> “Korkusuz” Çin milliyetçiliğini Büyük Asya İmparatorluğu rüyalarına dek götürmüş. Bir nevi “Kara Jet Li, Kahpe Bizansa Karşı”.

> Joe Dante’yi özlemişim. Hollywood’un son yıllardaki “yaz filmleri”ni gördükçe “Gremlinler”in, “Küçük Askerler”in, “İçimde Biri Var”ın değerini daha iyi anlıyorum.

Seyir Defteri (Ağustos 2006)

> “Domino” acayip bir film. Tony Scott’ın son birkaç filminde suyunu çıkardığı yönetmenlik stili ve kurgu düzeni (saniye başına 1 plan) nihayet burada kendini bulmuş. Basın sözcüsünden “Tony Bey o filmleri ‘Domino’nun antrenmanı niyetine çekmişti” diye bir açıklama gelse inanırım. Paramparça (hem “kırık dökük”, hem de “bol parçalı” anlamında) bir hayat yaşamış Domino Harvey’ye paramparça bir hikaye/film kurgusu gayet yakışmış.

Asıl acayip olan şu ki “Domino” o hipnotik renkleri, uçan kaçan sesleri ve görüntülere bindirme yapan yazılarıyla bir başka filmin “remix”i gibi duruyor. Türk Pop âleminin tabiriyle “Extended Club Version”.

> Benim için “Domino”dan geriye bir de, “Donnie Darko”nun mimarı olarak bildiğimiz Richard Kelly’nin yazdığı çalımlı diyaloglar kaldı. En kralı şu: “Her hikayenin sonu aynıdır: Hepimiz düşeriz.” Keira Knightley söylediği zaman daha da güzel duruyor. (Keira Knightley’yi bile sevdirdi bana bu film, düşünün.)

> “Karayip Korsanları”nın ikincisi, ilkinden katbekat iyi bir film, bana sorarsanız. Klişelerden özgün bir hikaye çıkarma işini iyi kıvırıyor, karakter gelişimine elinden geldiğince dikkat ediyor, türleri yağmalama/harmanlama merasimini nazikçe yerine getiriyor. Komedinin de zekisini yapıyor çoğunlukla. 15 yaşında olsaydım ve pazar sabahı TRT-1’de seyretseydim daha makbule geçerdi ama olsun.

> Gore Verbinski kadar hakkı verilmemiş yönetmen az gördüm. (Biraz abarttım.) Adamcağızın her filminde enfes bir işçilik, son derece dikkat ve özenle kurulmuş bir atmosfer… Kimsenin umurunda değil. Hadi onu geçtim, filmleri dünyanın parasını kazanıyor, son olarak “Karayip Korsanları 2”nin kırmadığı rekor kalmadı, buna rağmen para kazandıran yönetmenleri seven Hollywood’da bile adı yeterince anılmıyor. Nasıl oluyorsa, filmlerinin oyuncu ya da yapımcıları daha çok konuşuluyor. Hiçbir filminin “başyapıt” olmadığını bilmiyor değilim ama belki zamanı gelmek üzeredir. Allah ona Ron Howard tahtı değil, Robert Zemeckis bahtı versin.

> “Bandidas”ın “Kurtlar Vadisi Irak” tarzı ve tadında bir anti-Amerikancılık sergilemesi ne ilginç, değil mi? Bir yanda zengin, gözükara ve acımasız Amerikalılar; diğer yanda fakir, onurlu ve çaresiz Meksikalılar. Amerikalı bankacılar gelir, Meksikalı köylüleri öldürür, topraklarını işgal eder. (Evet, Meksika=Irak diye düşünebilirsiniz.) Sözde amaçları onların bankalarını kurtarmaktır (=özgürlüğe kavuşturmak), ama asıl amaçları demiryolu inşasıdır (=petrol). “Bandidas” bu bayrağı “Yaşasın devrim, yaşasın Meksika!” çığlıkları atacak kadar ileri taşıyor. Helal olsun valla. Ya da pes valla.

> Bu manzaraya bakınca “Salma Hayek ve Penelope Cruz durdular durdular, o kadar yıl sonra beyazperdede bir araya gelince niye bu filmi yaptılar?” diye bir soru akla gelmez mi? Soruya iyiniyetli cevap: Politik hassasiyetleri tuttu, fırsat bu fırsat deyip dünya üzerindeki adaletsizlikleri dile getirmek istediler. Soruya öküz altında buzağı cevap: Kendi vatandaşlarına “Biz birer İspanyol ve Meksikalı oyuncu olarak ünlü olduk, Hollwood sayesinde iyi de para kazandık, ama bakın özümüzü, nereden geldiğimizi unutmadık” mesajı vermek. Bu durumda denklem şöyle değişiyor: Bandidas = Jennifer Lopez’in meşhur şarkısı “Jenny From The Block”un film versiyonu.

> Uzun zamandır bir filmde “Aşk ve Sigara”da olduğu kadar eğlenmemiştim. John Turturro’yu takdir etmek lazım. İnsanın bunca saçma fikri, diyaloğu ve mizanseni bir araya getirip, bundan iyi bir film, hatta bir film çıkacağını görebilmesi az buz maharet değil.

> Radikal’deki yazılarını beğeniyle okuduğum Zeki Coşkun’un Turturro’ya ve filmine yönelik öfkesi biraz fazla kaçmış gibi geldi bana. “Aşk ve Sigara” konu aldığı karakterleri, onları “iyi göstermediğinde” bile (tırnak içine aldım, zira hepsi tartışmaya açık laflar) seviyor. Eğer “Bu herif karıya kıza düşkün” demenin, bir adamı aşağılamak olmadığında hemfikirsek durum böyle. Ayrıca hayatında ağzına sigara koymamış insanım, sigaranın bir filmde bu kadar “şık” durduğunu görmedim. Adam öldürdüğünde bile.

> Geçenlerde Krzysztof Kieslowski’nin bir daha film çekemeyeceğini hatırladım. Kötü bir his.

> “Vampirlerin Şafağı” beni birkaç kez ters köşeye yatırdı. Sinemaya giderken fazla bir beklentim yoktu. Rivayetlere bakılırsa bir korku parodisi izleyecektik. Fakat film 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın saflarında savaşan bir İsveç birliğinin görüntüleriyle başlayınca dumura uğradım, filmi birlikte izlediğim arkadaşım Engin Ertan’a dönüp “Alt metinlere hazırlıklı değildim” dedim. Şöyle bir silkindik, hafiften umutlandık. Derken, bayağı iyi çekilmiş ilk 10 dakikanın ardından sanıyorum filmin yönetmeni değişti, hatta bütün ekip komple değişmiş olabilir, akıllara ziyan bir yönetmenlik ve ne idüğü belirsiz bir hikaye başladı. Sonra 90 dakika öyle gitti.

> “Vampirlerin Şafağı” paralel kurgu kavramına yeni bir boyut getiriyor. İki ayrı sahne arasında gidip gelirken birinde dakikalar harcıyor, diğerine döndüğümüzde hayatın bir saniye bile ilerlemediğini görüyoruz. Buna ben “asimetrik paralel kurgu” adını vermek istiyorum izninizle. Yeni bir buluş da değil aslında, pembe dizilerden tanıyoruz.

> Yine de alt metin meraklısı tarafım “Vampirlerin Şafağı”ndaki vampirlerin, İsveç toplumunun derinliklerinde yatan faşizmi simgelediğine inanıyor. O tarafım çok tuhaf şeylere inanabiliyor.

> Yılın bombası “Bubba Ho-Tep”tir, bunu buradan açıkça ilan ediyorum. Fazla konuşmaya ne hacet, şu sahneyi gözünüzün önüne getirmeye çalışın: Kendini Elvis sanan ve yürüteçle yürüyen bir adamla, kendini Kennedy sanan ve tekerlekli sandalye kullanan zenci bir adam, koridorda iki kahraman edasıyla yürümekte ve dirilmiş bir mumyayı öldürmeye gitmektedirler. Mükemmel değil mi?

> “Bubba Ho-Tep”in asıl zirveye ulaştığı noktayı sonraya sakladım. Sinema sanatındaki bu tarihi ana tanıklık ettiğim için son derece mutluyum: Kahramanlarımızın kovaladığı mumya ağzını açar, konuşmaya başlar. Konuşurken ağzından hiyeroglif yazılar fışkırır ve bu yazılar kadrajın altına dizilip altyazıyı oluştururlar. Tekrar ediyorum: Ağızdan çıkan hiyeroglif altyazı. David Lynch, Ed Wood ve Jean Luc Godard bile bu kadar ileri gitmemişti.

> Ayın en değerli oyuncusu Christopher Walken. (“Domino” ve “Aşk ve Sigara”)